Şimdi de Uluslar arası İşgal mi?

Eylül 2006, Ribat dergisi

Son dönemde yaşanan gelişmeler bir kez daha gösterdi ki Filistin toprakları üzerine kurulan siyonist işgal hem kendisi o topraklara ait olmamanın sıkıntısını, zorluğunu yaşıyor hem de bu yüzden çevreyi rahat bırakmıyor. Bu açıdan İsrail'in durumu bedendeki bir urun durumuna benzer. Ur bedeni sürekli huzursuz ettiği gibi bedenin yapısına uygun olmadığından hiçbir zaman onunla uyumlu hale de gelemez. Bedenin rahata kavuşması ondan tümüyle kurtulmaya bağlıdır. Ama bazı urlar tehlikelidir ve temizlenmeleri durumunda bedenin dengesini bozabilirler. İsrail işgal devleti hakkında sürekli bu tehdidin zihinlere yerleştirilmesine çalışıldı. Onun temizlenmesinin mümkün olamayacağı, böyle bir şeye kalkışılması durumunda bölgenin hatta tüm İslâm âleminin dengesinin kökten bozulacağı dolayısıyla onunla birlikte yaşamanın yollarının bulunması için formüller üretilmesi gerektiği kanaatinin hâkim kılınmasına çalışıldı. Onunla birlikte yaşama formülleri üretilmesi çabalarına da "barış çabaları" adı verildi. Oysa sürekli büyüme ve etrafa yayılma, etki alanını genişletme azmi içindeki urla "barış" içinde yaşanamayacağı tecrübelerle sabit olmuştu. Son gelişmelerin buna ek olarak verdiği önemli bir mesaj olmuştur: İsrail urunun temizlenmesinin pek de zor olmayacağı ve ondan kurtulmanın bölgenin istikrarını bozmayacağı, tam aksine bölgenin ve İslâm âleminin istikrara kavuşabilmesi için ondan kurtulmanın şart olduğu.

İsrail Balonunun Söndürülmesi

Herkesin bildiği üzere işgalci siyonist devlet sürekli "yenilmez güç" olarak lanse edilmiştir. Onun böyle lanse edilmesinde kendi halklarına ihanet eden Arap rejimlerinin büyük paylarının olduğunu da hepimiz biliyoruz. 1948, 1967 ve 1973 savaşlarında yapılan ihanetlerle işgalci siyonistlerin önemli askeri başarılar elde etmeleri tüm dünya kamuoyunda böyle bir kanaatin oluşmasını sağlayan en önemli etken oldu. Tabii bu arada uluslar arası siyonizmle ve onu himaye eden emperyalizmle işbirliği içindeki medya organları vasıtasıyla yürütülen psikolojik savaş da bu konuda kamuoyunu yönlendirdi. Oysa işin gerçeğinde işgalci siyonist devlet şişirilmiş bir balondur. Onun balon olduğu ilk kez ortaya çıkmıyor. Bundan önce de iman, ihlâs ve kararlılık ile yürütülen mücadeleler karşısında işgalci siyonist devlet hep acziyet içinde kalmıştır. Biz bunun örneklerini muhtelif yazılarımızda sıraladık.

Siyonistlerin Lübnan'a yönelik son saldırılarında askeri yönden büyük bir darbe almaları tahmin ediyoruz hadiseleri iyi bir muhakeme ile takip edenlerin nazarında İsrail balonunun tamamen patlatılmasına vesile olmuştur. 1967 Haziran savaşında sadece altı gün içinde Gazze, Sina yarımadası, Doğu Kudüs, Batı Yaka ve Golan tepelerini işgal eden siyonistler son Lübnan saldırılarında 33 gün süren savaşta karada hiçbir ilerleme gerçekleştiremedikleri gibi söz konusu savaşta verdiklerinin birkaç katı kadar kayıp verdiler. Bizzat İsrail basın organlarında yer alan haberlere göre en az 200 askerleri öldürüldü. Bağımsız kaynaklara göre ise öldürülen askerlerinin sayısı 300'ü aştı. 124 tankları imha edildi. Bunlar dünyaya en modern ve güçlü tanklar olarak yutturulan Mirkava tanklarıydı. Asker naklinde kullanılan 12 zırhlı araçları imha edildi. İki savaş gemileri ve askeri yönden oldukça önemsedikleri, psikolojik savaş stratejilerinin malzemesi olarak değerlendirdikleri Superdivora tipi bir hücum botları batırıldı. Savaş süresince Hizbullah mücahitleri İsrail hedeflerine 3970 adet füze fırlattı. Bu füzeler yüzünden binlerce ev, 57 fabrika veya atölye, 570 ticari iş yeri, 1200 araba, 42 tarla, 10 bin ağaç zarar gördü. 300 bin İsrailli evini terk ederken, bir buçuk milyon İsrailli de sığınıklarda yaşamaya mecbur kaldı. Kırk bin kişi bedensel ya da psikolojik yönden zarar gördü. Büyük çoğunluğu da savaş havasının sebep olduğu korku ve endişeden kaynaklanan psikolojik rahatsızlıklara maruz kalanlardı. Bunlardan bazıları yakın bakımı ve rehabilitasyonu gerektirecek derecede etkilenmişlerdi.

İsrail'in Vahşet Pazarlaması

Askeri yönden hiçbir başarı elde edemeyen, kara çarpışmalarında sürekli kayıp veren, Güney Lübnan'ın sınır bölgelerinden yaptığı kara saldırılarının tümünde Hizbullah milislerinin tuzaklarına düşerek ağır kayıplar veren işgalci siyonist devlet her şeye rağmen yenilen taraf olmamak için tam anlamıyla vahşet sergilemeye çalıştı. Bunun için de hiçbir insanî değere ve ölçüye saygı duymama özelliğini kullanarak hava gücünden istifade etti. Ona en önemli avantaj sağlayan iki önemli özelliği de işte bunlardı zaten. Gerçekleştirdiği toplu katliamlar vasıtasıyla karşı tarafı yıldırmaya ve askeri acziyetinin aleyhine kullanılmasını önlemeye çalıştı. Bu yüzden siyonist işgal devletinin saldırılarında hayatlarını kaybeden 1200 insanın yüzde doksandan fazlasını sivil savunmasız insanlar, yüzde 35'ini de çocuklar oluşturuyordu. Bunların içinde on günlük bebeklerin, anaların kucaklarında can veren emzikli yavruların olduğunu biliyoruz. Siyonist devletin böyle vahşet sergilemesinin öncelikli amaçlarından biri savaşın durdurulması için aranacak formüllerin onu tavize zorlamasını engellemekti. Lübnan halkının büyük saldırılara, katliamlara ve yıkımlara maruz kalması dünya kamuoyunda savaşın durdurulmasının öncelikli olarak bu halkın işine yarayacağı dolayısıyla İsrail'i bir şeylere zorlamadan onun kabulleneceği bir ateşkes formülü üretilmesi gerektiği kanaatinin oluşmasına sebep olacaktı. Emperyalist politikalara hizmet eden medya organlarının yürüttüğü propaganda faaliyeti de işgalci siyonist devletin bu yöndeki stratejisine yaramıştır. Yani kısacası siyonist devlet cephede mağlubiyete uğramasına rağmen vahşet pazarlama yoluna gitmiş ve bu yolla sonucu lehine çevirmeye çalışmıştır.

İsrail'i Kurtarma Ateşkesi

Ne kadar ilginçtir ki siyonistler vahşet pazarlamak amacıyla katliam ve yıkımlarını sürdürürken ateşkes için söze gelir bir gayret sarf edilmezken, onların askeri zaaflarının, cephedeki yenilgilerinin iyice ortaya çıkmasından, özellikle de işgal devleti vatandaşlarının yüzde ellisini etkileyen olumsuz şartların uzamasından doğacak risklerin hissedilmesi üzerine ateşkes için hızla harekete geçilmiştir. Dolayısıyla üretilen ateşkes formülü Lübnan halkını değil işgalci siyonist devleti kurtarma amacına yönelik bir formüldür. Normalde şartların işgalci siyonist devletin aleyhine gelişmesine ve ateşkesin asıl onun kurtarılması için istenmesine rağmen yine de mahiyeti onun çıkarlarına ayarlanmıştır. Böyle olmasının en önemli sebebi formülün savaşta taraf olan, hatta İsrail işgal devletinin yanında bilfiil savaşın içinde yer aldığını söyleyebileceğimiz ABD tarafından ya da onun gözetiminde hazırlanmış olmasıdır. Ama burada sadece ABD değil ateşkes formülünün ortağı olarak öne çıkan ve kendini Lübnan'ın dostu gibi göstermeye çalışan Fransa başta olmak üzere bütün emperyalist güçler işgal devletinden yana yontmuş, onun çıkarlarını öncelemişlerdir.

Bilindiği üzere ateşkes formülünün ilk şekli tümüyle İsrail işgal devletinin amaçlarına ayarlanmıştı. Öyle ki siyonist saldırganların askeri saldırı yoluyla gerçekleştiremediklerinin "ateşkes" formülü olarak öne çıkarılan plan vasıtasıyla gerçekleştirilmesi amaçlanmış gibiydi. Buna Lübnan yönetiminin, halkının ve bu ülkedeki tüm siyasi grupların itiraz etmesi üzerine bazı değişiklikler yapıldı. Söz konusu değişiklik merhalesinde ABD ile Fransa arasında göstermelik ihtilaflar, tartışmalar da oldu. Ama bunların danışıklı dövüş türünden olduğu dikkatten kaçmıyordu. Yapılan değişikliklerden sonra öne çıkarılan formülde de Lübnan'ın ve bu ülke halkının çıkarlarının değil işgalci siyonist devletin çıkarlarının öncelendiği inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. Fakat ne yazık ki yukarıda sözünü ettiğimiz, İsrail'in vahşet pazarlama politikası ve emperyalist güçlerin bu politikayı psikolojik savaş aracı olarak kullanmaları sebebiyle yine İsrail lehine olan bu formülün BM Güvenlik Konseyi'nde kabul ettirilmesi mümkün olabilmiştir.

1701 Nolu Karar

Lübnan'da "ateşkes" sağlanmasına dair BM Güvenlik Konseyi kararı 1701 nolu karar olarak kayıtlara geçti. Karar iki önemli yönüyle öne çıktı. Birincisi savaşan tarafları ateşkese zorlama. İkincisi ise Lübnan topraklarına bir uluslar arası askeri güç yerleştirme. Fakat ateşkes ağırlıklı olarak Lübnan tarafı için bağlayıcı hale getirilmiş asıl saldırgan taraf durumundaki işgalci siyonist devlete gerek gördüğünde kendini Hizbullah'a karşı savunma "hakkı (!)" tanınmıştı. Oysa çıkan çatışmada saldıran tarafın İsrail savunmada olan tarafın ise Lübnan olduğu bilinmektedir. Her şeyden önce çatışmaların mekânının Lübnan toprakları olması, Lübnan tarafında binlerce sivil savunmasız insanın hava saldırılarıyla katledilmesi, yolların ve altyapının tahrip edilmesi bunun açık bir ispatıdır. İkinci olarak siyonist devletin böyle bir şeyi istismar edeceği ve asılsız iddialara dayanarak da yeni saldırılar düzenleyebileceği tecrübelere dayanılarak çok kolay tahmin edilebilir. Nitekim işgalci siyonistler kararın, kendilerinin Hizbullah hedeflerine yönelik saldırılar düzenlemelerine engel teşkil etmediğini rahatlıkla söyleyebildiler. Ateşkesin başlamasından çok kısa süre Ba'lebek'e havadan bir komando indirimi ve bombalı saldırı düzenlemeleri, ardından da: "Ateşkes ihlaline cevap verdik" demeleri bu konudaki tutumlarının nasıl olabileceğini gözler önüne serdi. Oysa söz konusu saldırıda gerekçe olarak kullanılmaya müsait hiçbir gelişme olmamıştı.

Öte yandan normalde asıl tehdit oluşturan tarafın işgalci siyonist devlet olmasına rağmen uluslar arası askeri gücün Lübnan tarafına yerleştirilmesi isteniyordu. Oysa bu gücün ya saldıran tarafın kontrolündeki bölgeye ya da sınıra eşit mesafelerle her iki tarafa birden yerleştirilmesi gerekirdi. Nitekim Hizbullah da konuyla ilgili açıklamasında sınıra iki km mesafelerle iki tarafa birden uluslar arası güç yerleştirilmesini teklif etmişti.

Uluslar arası Barış Gücü mü Uluslar arası İşgal Gücü mü?

İşin gerçeğinde BM kararıyla Lübnan'ın güneyine uluslar arası askeri güç yerleştirilmesinin öncelikli amacı bölgeye barış ve istikrar getirmek değil İsrail'i kuzeyden sağlama almaktır. İsrail işgal devleti Hizbullah mücadelesi karşısında askeri yönden aciz kaldığından, onun bu konuda rahatlatılması ve Hizbullah'ın hareket imkânının daraltılması hedeflenmiştir. Yani yapılması istenen, işgalci siyonist devlet hesabına bir tampon bölge oluşturmaktır. Ürdün yönetimi doğudan İsrail'e yönelebilecek tehlikeler karşısında kendi askeri gücünü kullanıyor ve bir tampon devlet görevi görüyor. Bu işi batıdan Mısır yapıyor. Ama kuzeyde Hizbullah'ın silahlı gücü ve Lübnan hükümetinin bu gücü dağıtmaması sebebiyle işgalci siyonist devlet kendini güvende hissedemiyor. İşte bu tarafta da tampon bölge oluşturma görevinin BM gözetiminde yerleştirilecek uluslar arası güce verilmesi amaçlanmıştır.

Normalde siyonist devlet böyle bir tampon bölgeyi 1982 Lübnan işgali sonrasında oluşturmuştu. Hizbullah'ın askeri kanadının uzun süren mücadelesi neticesinde 2000 yılında bölgeden çekilmek zorunda kaldı. Ondan sonra Hizbullah bölgedeki askeri altyapısını daha da güçlendirdi ve siyonist devleti korkutmaya başladı. Bu korkudan dolayı işgal devleti, önümüzdeki sonbahar aylarında bölgeye yönelik bir askeri operasyon düzenlemek için hazırlık yapıyordu ve bu konuda ABD ile işbirliği içindeydi. Ama iki işgalci askerin esir alınması siyonist devleti saldırı planının tarihini erkene almaya zorladı. Ama bu durum onun hazırlıksız yakalanmasına yol açtı. Ayrıca Hizbullah'ın tahmin ettiğinden daha güçlü, kendi askerlerinin ise kara cephesinde beklediğinden çok daha zayıf olduklarını gördü. Bu yüzden Hizbullah'ı dağıtma, onu sınırdan 35 km geri çekilmeye zorlama ve bu alanda yeniden tampon bölge oluşturma planı fiyaskoyla sonuçlandı. Böyle olunca ABD, güdümündeki BM vasıtasıyla devreye girerek söz konusu tampon bölgeyi uluslar arası güç yoluyla oluşturma çabaları başlattı.

Bundan dolayı Lübnan'a yerleştirilecek uluslar arası askeri gücün bir "barış gücü" olarak nitelendirilmesi yanlıştır. Aksine buna "uluslar arası işgal gücü" denmesi belki daha yerinde olur. Afganistan ve Irak'ta bulunan işgal güçlerinin "uluslar arası" olması neyse Lübnan'a yerleştirilecek ve amacı İsrail işgal devletini güvenceye almak olan işgal gücünün "uluslar arası" olması da odur. BM ise uluslar arası emperyalizmin bir meşrulaştırma mekanizması olduğundan onun vasıtasıyla alınan kararlar gayri meşru işgallere meşruiyet kazandırmada kullanılmaktadır.

Bütün bu sebeplerden dolayı Türkiye'nin Lübnan'a yerleştirilecek asker göndermesi Türkiye ve Lübnan halkının yararına bir sonuç doğurmayacak, işgalci siyonist devletin BM kanalıyla hayata geçirmeye çalıştığı planlarına yarayacaktır.

İrtibatlı Yazılar

  • "Dağıtan Hayalet" İsrail'i Dağıttı
  • HAMAS İsrail'i Tanımadı ve Pes Etmedi
  • İsrail'in Amacı
  • Direniş ve İhanet
  • İnsanlık Hedefte
  • İsrail Vahşet Pazarlıyor
  • Komplo Teorileriyle Başetmek
  • Hizbullah Cesareti
  • Onlar da Yara Aldı
  • Zalimler ve Mazlumlar Cephesi
  • Psikolojik Savaş
  • Bombalar ve Balonlar
  • Bizim Psikolojik Savaşımız
  • Aptal Bush'un Akıllı Bombaları
  • BOP, GOP, YOP ve Sonunda HOOOP!
  • İlmi Fitneye Alet Etmeyin
  • Yeni Bir Kara Eylül Planı: YOP
  • Filistin'de Durum
  • Canbulat'tan Yine Dürzilik
  • Siz Hâlâ Olmert'in Dostu musunuz?
  • İsrail Hesabına Diplomasi
  • İsrail'i Kurtarma Diplomasisi
  • Kiralık Ka(til/lem)ler
  • Dünyanın Merkezinde Sıcak Gelişmeler
  • Siyonizmin Yeniden Azgınlaşması
  • Ümitler Canlı
  • 1701 Nolu Tuzak
  • İsrail'in Kayıpları
  • Mahzun Mescidi Aksa
  • Gül'ün Ziyaretleri ve Türkiye'nin Yeri
  • Siyonizmin Lübnan Hezimeti
  • html">Siyonizmin Lübnan Hezimeti