21 Temmuz 2006 Cuma, Vakit gazetesi
Vahşette sınır tanımayan, kendinden olmayan herkesi yaşına bakmadan öldürebileceğine inanan, bu konuda rahatça dinî fetvalar alabilen bir askeri gücün elinde modern askeri teknolojinin, gelişmiş silahların ve tahrip gücü yüksek bombaların bulunması elbette son derece tehlikelidir. Moğollar ve Hitler bu tehlikenin örneklerini sergilediler. Bu iki önemli felaketi yaşamış insanlığın siyonist vahşete bu kadar geniş fırsat vermemesi gerekirdi. Ama ne yazık ki tarihte farklı zamanlarda ortaya çıkmış iki büyük felakete insanlık günümüzde aynı dönemde şahit oluyor. Moğol zihniyetinin örneği ABD ile Hitler zihniyetini temsil eden siyonist vahşet tam bir ittifak halinde insanlığa, insanlığın kazandığı değerlere, ahlâkî ölçülere, kısacası kendilerinin tasallut ve tahakküm politikalarına ayakbağı oluşturan her şeye karşı savaşıyorlar. Bozacının şahidi şıracı misali aynı zamanda birbirlerinin vahşetlerini meşrulaştırarak insanlığın tepkilerinin önünü kesmeye çalışıyorlar.
Sınır tanımaz vahşet stratejilerinin ittifakından doğan büyük zararın gizlenecek yanı yok. Ama öbür tarafta bazı gizlenen gerçekler olduğunu bilmek gerekir. Bir önceki yazımızda bazı örneklerden söz ettik. Dünya basınına yansımayan daha pek çok örnek saymamız mümkün. Ama bugün örnekler sıralamak yerine işgalci devletin bu konudaki amaçlarından söz etmek istiyoruz.
Siyonist saldırgan bir yandan savunmasız insanları hedef alan bombalar yağdırırken bir yandan da güdümündeki medya vasıtasıyla stratejik yalan bombaları atmakta ve bu yolla kendi yaralarını kapatmaya çalışmaktadır.
Bunda öncelikli amacı kendini her zaman "yenilmez güç" kabul ettirmek ve böylece halkların direnişe destek vermelerini önlemektir. Çünkü böyle bir kanaat oluşması kalabalıkların "İsrail'e bir şey yapamazsınız, boşa kürek çekmeyin; sonuçta İsrail ve ABD'nin dayatmalarını kabul etmek zorunda kalacaksınız" diye düşünmelerine yol açmaktadır. Bu ise özellikle kitlelerin direniş güçlerini ve kararlılıklarını kırmaktadır. Gerçekte siyonist saldırganlar 58 yıllık tarihlerinde önemli yenilgiler yaşamış ve yaralar almışlardır. Onların psikolojik yıpratma taktiklerinde malzeme olarak kullandıkları 1948 ve 1967 savaşları birer ihanet savaşıdır. Oysa 1968 Kerame savaşında samimiyet ve kararlılıkla mücadele edenlerin karşısına çıkmaları sebebiyle on bin askerleri 400 mücahide yenilmişti. Ne var ki 1967 Haziran savaşını bütün dünyanın bilmesine rağmen 1968 Kerame savaşından kimsenin haberi yoktur. Çünkü işgalci orada ağır yenilgi almıştır. "Nice az topluluk vardır ki, Allah'ın izniyle, kalabalık topluluğu yenmiştir. Allah da sabredenlerle beraberdir." (Bakara, 2/249)
Siyonistin 2000'de Güney Lübnan'dan, 2005'te de Gazze'den çekilmesi birer yenilgidir. Ne var ki İsrail'in işine gelecek komplo teorileri üretenler bu çekilmelerin yenilgi değil taktik olduğu fikrini işleyen teorilerle siyonist işgalcinin "yenilmez" vasfını korumaya çalıştılar.
Siyonist saldırgan 2003 Cibaliya kuşatmasında 1967 Haziran Savaşı'nda kaybettiğinden fazla asker kaybetti ve 19 gün süren kuşatmaya rağmen mülteci kampının içine giremeyerek çekilmek zorunda kaldı. Ama bu olayda işgalcinin aldığı yenilgi dünya kamuoyundan gizli tutuldu.
Bugün de, meselenin tamamen İsrail'in ileri sürdüğü şartlara göre sonuçlandırılması için işgalcinin aldığı yaralar gözlerden uzak tutuluyor. BM ve AB İsrail sözcülüğü yaparak bölgede ateşkes sağlanabilmesi için öncelikle esir askerlerin serbest bırakılmasının şart olduğunu söylüyor. Yani siyonist vahşet onun pazarlık gücünün etkin olması için değerlendiriliyor. Oysa gerçekler hiç de dışa yansıtıldığı gibi değil. Bu savaş bir ihanet savaşı olan 1967 Haziran savaşının değil onur savaşı niteliğindeki 1968 Kerame savaşının benzeridir.
İşgalcinin önemli amaçlarından biri de kendi kitlesinin ve askeri birliklerinin moral kayıplarını önlemektir. Onlarda sabır gücü zayıftır. Bu sebeple olumsuz gelişmeler karşısında hızla yıpranmaktadırlar. Siyonist devlet de yıpranmaya sebep olacak olumsuzlukları gizli tutmaya özen göstermektedir.
Bir diğer amacı insan gücü kaybının artmasına yol açacak havanın yayılmasını önlemektir. Çünkü işgal devletinin karşı karşıya olduğu güvenlik sorunu dışarıdan göçü durdurmakta, tersine göçü hızlandırmaktadır. Bu ise işgal devletinin insan potansiyelinin hızla erimesine sebep olmaktadır.
Peki, siyonist saldırganların psikolojik savaşlarına karşı bizim de psikolojik savaşımızın olması gerekmez mi? İnşallah müteakip yazımızın konusu da bu olacak.