Eylül 2006, Vuslat dergisi
Vahşette sınır tanımayan, kendinden olmayan herkesi yaşına bakmadan öldürebileceğine inanan, bu konuda rahatça dinî fetvalar alabilen bir askeri gücün elinde modern askeri teknolojinin, gelişmiş silahların ve tahrip gücü yüksek bombaların bulunması elbette son derece tehlikelidir. Moğollar ve Hitler bu tehlikenin örneklerini sergilediler. Bu iki önemli felaketi yaşamış insanlığın siyonist vahşete bu kadar geniş fırsat vermemesi gerekirdi. Ama ne yazık ki tarihte farklı zamanlarda ortaya çıkmış iki büyük felakete insanlık günümüzde aynı dönemde şahit oluyor. Moğol zihniyetinin örneği ABD ile Hitler zihniyetini temsil eden siyonist vahşet tam bir ittifak halinde insanlığa, insanlığın kazandığı değerlere, ahlâkî ölçülere, kısacası kendilerinin tasallut ve tahakküm politikalarına ayak bağı oluşturan her şeye karşı savaşıyorlar. Bozacının şahidi şıracı misali aynı zamanda birbirlerinin vahşetlerini meşrulaştırarak insanlığın tepkilerinin önünü kesmeye çalışıyorlar.
İşgalci siyonistlerin sürdürdüğü saldırgan politikanın sadece bundan etkilenen halkları ilgilendirdiği düşünülüyor. Oysa yukarıda zikrettiğimiz sebeplerden dolayı siyonist vahşetten kaynaklanan tehlike ve tehdit gerçekte bütün insanlığı ilgilendirmektedir. Siyonist vahşetin sadece İslâm âlemi için değil tüm insanlık için ciddi bir tehdit olduğunu kesin bir dille ve çok rahat bir şekilde söyleyebiliyoruz. Dolayısıyla insanlığın geleceğini düşünen herkesin siyonist vahşete karşı tavır koyması, bu vahşetin elindeki tüm imkânları ve gücü almak için çalışması gerekmektedir. Nasıl dünyanın herhangi bir yerinde kuş gribi ortaya çıktığında veya zehirli kene tehlikesi görüldüğünde tüm uluslar arası sağlık organları alarm durumuna geçiyor, ortaya çıkan riskin yayılmasını önlemek, var olanı da yok etmek için çaba harcıyorlarsa siyonist tehdide karşı da aynı duyarlılığın gösterilmesi gerekirdi. Ama çağımızda dünya üzerindeki beşeri saltanatı emperyalist güçlerin ve onların kuklalarının ele almış olması siyonist tehdidin işine yaramakta, toplumlarda var olduğunu farz ettiğimiz duyarlılık pratiğe yansımamaktadır.
Çağımızdaki askeri stratejilerin en önemli boyutunu psikolojik savaş oluşturmaktadır. Yıllarca Amerikan emperyalizminin dünyayı uzaydan gözetleyen ve geliştirdiği akıllı bombalar vasıtasıyla yerin derinliklerindeki hedefleri bularak yok edebilen güç olarak lanse edilmesi işte bu psikolojik savaş taktiklerine dayanıyordu. Ne yazık ki İslâm âlemi isimler ve kavramlar konusunda yanıltıldığı gibi psikolojik savaş konusunda da yanıltılmıştır. Emperyalizmin hizmetindeki medya organları sürekli bu psikolojik savaş stratejilerine hizmet etti. Onlarla ilişki içinde olmadıklarını tahmin ettiğimiz bazı kişiler de kendilerince tehlikenin büyüklüğüne dikkat çekmek amacıyla söz konusu stratejiye bilinçsizce hizmet ettiler. Bu bilinçsiz hizmetin bugün hâlâ devam ettiğini ve emperyalist Amerika'yı adeta bir hayal ülkesi gibi sunan kitaplar neşredildiğini görüyoruz. Psikolojik savaş taktikleri ve medya organlarının bu konuda izlediği tutum ABD kadar işgalci siyonist devlete de yaradı. Bu alanda uygulanan tüm taktikler onun planlarına ve hesaplarına hizmet etti. Siyonist devletin yenilmez güç olarak lanse edilmesi ve her tarafta bu sıfatla tanınması işte bu stratejinin bir sonucudur.
Lübnan direnişinin en önemli başarısı işgalci siyonist devletin emperyalist güçlerin hizmetindeki medyayı da kullanarak oluşturduğu psikolojik sanal tabuyu yıkmasıdır. Tabii bu tabunun oluşturulmasında Arap dünyasındaki işbirlikçi rejimlerin gerçekleştirdiği hainliklerin de önemli payı oldu. Özellikle 1948 ve 1967 savaşlarında siyonistlerin büyük askeri başarılar gerçekleştirmelerine imkân tanımaları ve bunun için bir bakıma altyapıyı da hazırlamaları uluslar arası platformda bir "yenilmez İsrail" tabusunun oluşturulmasına yol açmıştı. Gerçi Filistin direnişinin bu tabuyu bayağı yaraladığı bilinmektedir. Fakat işgalci devlet yine söz konusu medyanın imkânlarını değerlendirerek bu yaralarını gizlemeye çalışmıştır. Lübnan direnişi karşısında aldığı yaraları gizleyebilmek için de muhtelif yollara başvurdu. Ancak bunda başarılı olamadı. Çünkü artık mızrak çuvala sığmıyordu ve gizlenmesine çalışılan yaraları en başta işgalci siyonist devletin yahudi göçmenlerden oluşan toplumu çok yakından görmüştü.
Bununla birlikte işgal devletinin itiraflarının yine de gerçekleri yansıtmadığını özellikle vurgulamakta yarar görüyoruz. Asker kayıplarıyla ilgili olarak verdiği rakamların gerçek kayıplarının üçte birini bile oluşturmadığı kesindir. Yaralanan asker sayısının da verilen sayıların birkaç katına çıktığı tahmin edilmektedir. Savaşın toplumsal ve ekonomik etkileriyle ilgili gerçek bilgiler de büyük ölçüde gizlenmiştir. Çünkü olumsuz etkilerin dışa yansıtılmasının yeni olumsuz etkileri beraberinde getireceği, özellikle tersine göçü artıracağı, dışarıdan yahudi nakli işlemlerini zorlaştıracağı tahmin edilmektedir.
Siyonist saldırganların son Lübnan saldırılarında verdikleri kayıplarla ilgili bilgilerde genellikle işgal devletinin resmi açıklamaları esas alınmaktadır. Oysa işgal devletinin bu konuda gerçekleri gizli tuttuğu bilinmektedir. Fakat siyonist devletin resmî açıklamalarına güvenmemekle birlikte bu konuda kesin bilgileri ortaya çıkarma imkânına da sahip değiliz. Çünkü işgal devleti özellikle kendi askeri birlikleriyle ilgili gelişmelerin takibi konusunda sadece askeri ve akredite muhabirlere imkân tanıyordu. Onların düzenlediği haberler de gözden geçiriliyor, kamuoyuna yansımaması istenen bilgilerin geçmesine müsaade edilmiyordu. Bu sebeple işgal devletinin resmi açıklamalarında verilen bilgileri, İsrail kaynaklarının verdiği bilgileri ve bağımsız kaynakların verdiklerini bir araya getirerek bir tahminde bulunmak zorundayız.
İsrail'in resmi açıklamalarına göre Lübnan savaşı boyunca öldürülen İsrailli sayısı 157'yi buldu. Bunun 117'sini askerler oluşturuyor. İsrail News adlı bir İsrail haber kaynağına göre ise öldürülen asker sayısı en az 200'ü buldu. Buna resmi açıklamadaki sivil sayısını eklediğimizde sayı 240'ı buluyor. Suriye Haber Ajansı (SANA)'nın verdiği bilgiye göre ise öldürülen asker sayısı 343'ü buldu. SANA bu bilgiyi Amerika'da gündeme gelen bir rapora dayandırdığını yazdı.
İsrail kaynakları ordu içinde, ağır, orta veya hafif nitelikte en az dört bin kişinin yaralandığını dile getirdiler. Bu, saldırı için bilfiil harekete geçirilen her on askerden birinin yaralanması demektir.
Toplam 33 gün süren silahlı çatışma esnasında Hizbullah, İsrail hedeflerine 3970 füze fırlattı. Bu füzelerden en az kırk bin kişi doğrudan zarar gördü. Bin kişi hastaneye yatmayı gerektirecek derecede bedensel yara aldı. 20 bin kişi etkin psikolojik rahatsızlığa maruz kaldı. Kalan kısmı da düşük derecede bedensel yaralanmaya veya psikolojik rahatsızlığa maruz kaldı.
Savaş esnasında 300 bin İsrail vatandaşı tamamen evini terk ederek başka yerlere göç etti. Bir buçuk milyon İsrail vatandaşı da sığınaklara girerek hayatlarını buralarda sürdürmek zorunda kaldı.
İşgal devletinin maddi yönden en büyük kaybı askeri teçhizat alanında oldu. SANA'nın yine Amerika'da gündeme geldiğini söylediği rapora dayandırdığı haberine göre Hizbullah 161 adet Mirkava tankı imha etti. Bağımsız bazı kaynaklarda ise Hizbullah'ın 124 tank imha ettiği dile getirildi. Hizbullah mücahitleri ayrıca İsrail'in iki savaş gemisini, bir hücum botunu batırdı, asker nakliyesinde kullanılan 12 zırhlı aracını tahrip etti ve birkaç helikopterini düşürdü. Batırılan hücum botu İsrail'in en çok önem verdiği ve Mirkava tankları gibi askeri prestij malzemesi saydığı Superdivora tipiydi.
Savaşın İsrail işgal devletine maliyetinin en az 5 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. Askeri harcamaları günde ortalama 22 milyon doları buluyordu. (33 günde 726 milyon dolar). Tahrip edilen askeri teçhizatından doğan zarar en az 1 milyar dolar. Bank İsrail'in verdiği bilgilere göre savaş sebebiyle kuzeyde sanayi ve turizm sektörü başta olmak üzere muhtelif sektörlerin durmasından doğan zarar 1.5 milyar dolar. İsabet eden füzelerin yol açtığı maddi zarar da yaklaşık 1.5 milyar dolar. Toplam maddi zarar yaklaşık 5 milyon nüfusa sahip İsrail işgal devleti için kişi başına bin dolarlık ekonomik külfet anlamına geliyor. Bu zarar zaten açık veren İsrail bütçesine yeni dönemde yansıtılacağından ciddi sıkıntı doğuracağı tahmin ediliyor. Ona en büyük maddi desteği sağlayan ABD de Irak'taki direniş karşısında sürekli kayıp verdiğinden zaten ekonomik açıklarını kapatabilmiş değil.
İsrail'in en önemli kaybı ise askeri imajının ve psikolojik tehdit gücünün yok olmasıdır. Onun bu kaybının askerlerin moral durumunu etkileyeceği ve Filistin direnişi karşısındaki yıpranma paylarının artacağı tahmin ediliyor.
İşgalci siyonist devletin Lübnan'daki kararlı mücadele karşısında aldığı yenilgiyi çok iyi değerlendirmek gerekmektedir. Çünkü daha önce muhtelif yazılarımızda da dile getirdiğimiz üzere çağımızda psikolojik savaş sömürgeci politikaların temel eksenini oluşturmaktadır. Bu alanda geliştirilen stratejiler sayesinde "yenilmez güçler" ve tabular oluşturuldu. Lübnan direnişi işte bu tabuları devirmiş oldu. Ama bu tabuların devrilmesinin toplum psikolojisine yansıtılabilmesi ve kitlesel yaklaşımların değiştirilmesi için ortaya çıkan reel sonuçların çok iyi değerlendirilmesi gerekir. Aksi takdirde uluslar arası emperyalizm ve onun himayesindeki siyonizm medyatik imkânlarını ve toplumları yönlendirme stratejilerini değerlendirerek eski konumlarını yeniden kazanma yönünde faaliyetler yürütebilir hatta başarılı da olabilirler. Nitekim bu yöndeki çabalarını savaşın hemen ardından başlattıklarını ve bu amaçla İsrail'in İran'a ve Suriye'ye saldırı hazırlıkları başlattığı, hatta bazı hücumbotlarını Basra körfezine doğru yola çıkardığı iddia ettiklerini gördük. Oysa Lübnan'da sadece bir gerilla gücünden yukarıda sıraladığımız ağır yaraları alan ve vatandaşlarının her birine bin dolarlık ek borç yükleyen maddi zararla burnu yere sürtülmüş vaziyette geri dönen işgalci siyonist devletin böyle bir saldırı planı yapması imkânsızdır. Ama ne kadar ilginçtir ki söz konusu kurgulara, senaryolara en önce bizim insanlarımız, bizim insanlarımıza yön veren yorumcularımız aldanmakta, bu senaryoları ciddiye alarak işgalci siyonist devletin yeniden tabu haline getirilmesi planlarına bilinçsizce hizmet etmektedirler.
Siyonist saldırganların Lübnan'da insanları kitleler halinde katlettiği, süt çağındaki bebekleri öldürdüğü, kasabaları yerle bir ettiği, altyapı tesislerini tamamen kullanılamaz hale getiren vahşi saldırılar düzenlediği sırada hiç telaşa kapılmayan çağdaş emperyalizmin siyonist işgalci devletin gizli imdat çağrıları yapmaya başlaması üzerine hemen telaşa kapıldığını gördük. Lübnan'ı ziyareti esnasında ateşkes için zamanı erken bulan ABD Dışişleri bakanı Condoleza Rice, siyonist devletin geniş çaplı kara operasyonu başlattığını açıkladığı 12 Ağustos'ta bir günde 21 tankının imha edildiğini ve Hizbullah'ı dağıtmak için yola çıkan siyonist askerlerin kendi arkadaşlarının cesetlerini toplamakla meşgul olduklarını duyunca ateşkes telaşı içine girdi. Bu durum başta ABD olmak üzere çağdaş emperyalist güçlerin ateşkes ve barış anlayışlarının gerçek yüzünü yansıtmaktadır. Emperyalizmin Lübnan'da ateşkes telaşı içine girmesinin kesinlikle insanî değerlere ve insan hayatına saygıyla bir ilgisi yoktur. Özellikle işgalci siyonist devletin 12 Ağustos'ta kara operasyonunu genişletme kararı almasından sonra aldığı ağır darbe artık işgal devletinin bu savaşı götüremeyeceğini ortaya çıkarmış ve yeni darbelerin bu devletin askeri prestijini tamamen sıfırlayacağı anlaşılmıştır. Bu arada savaş şartlarından dolayı tersine göçün hızlanması ve sığınaklarda yaşamaya mecbur kalan bir buçuk milyon göçmen yahudinin bu hale uzun süre sabretmeye zorlanması durumunda siyonist devletin ciddi bir sosyal patlamaya maruz kalabileceği tahmin edilmiştir. Bu ve benzeri sebeplerden dolayı siyonist işgal devletinin geleceğinin kurtarılması amacıyla ateşkes planı hazırlanmasının zorunlu olduğu anlaşılmıştır.
Ne kadar ilginçtir ki ateşkes planıyla gerçekte Lübnan'ın ve bu ülkenin halkının değil işgalci siyonist devletin geleceğinin kurtarılması hedeflendiği halde yine BM adına hazırlanan planda siyonist devletin kârlı çıkarılmasına, vermek zorunda bırakılan tarafın Lübnan olması için oyunlar oynanmasına çalışıldı. Böyle yapılmasının sebebi tabii ki güya bir uluslar arası kuruluş olarak lanse edilen BM'nin tamamen emperyalist devletlere ve bu devletlerin çıkarlarına hizmet eden bir kuruluş olmasıdır.
BM adına hazırlanan 1701 sayılı ateşkes planının temel eksenini Güney Lübnan'a uluslar arası askerî güç yerleştirilmesi oluşturmaktadır. Plandaki diğer sinsi oyunları bir yana koysanız, sadece bu yönü bile tümüyle işgalci siyonist devlet hesabına ve onun geleceğinin kurtarılması amacıyla hazırlandığını tahmin etmenize yeter. Ne kadar ilginçtir ki saldırgan ve tehdit oluşturan taraf işgalci siyonist devlet tarafı olduğu halde uluslar arası askeri gücün Lübnan tarafına yerleştirilmesi kararlaştırılmıştır. Oysa bu gücün asıl tehdit oluşturan tarafa yahut sınırın her iki tarafına eşit mesafelerle yerleştirilmesi gerekir. Böyle bir karar alınmasının amacı Hizbullah milislerinin hareket alanını daraltmak ve siyonist işgal devletini bu konuda güvenceye kavuşturmaktır. Yani Amerikan emperyalizminin güdümündeki BM yine ABD ile onun işbirlikçisi Fransa tarafından hazırlanıp kabul ettirilen planla taşları bağlayıp köpekleri salma çabası içine girmiştir. Böyle bir planın hayata geçirilmesinin amacı gerçek anlamda bir ateşkes değil siyonist devletin işgal edemediği bölgenin BM askerleri tarafından işgal edilmesini sağlamak olabilir.
Fransa'nın böyle bir planda ABD ortakçısı olarak hareket etmesinin amacı kendi emperyalist emellerini gerçekleştirmektir. Fransa bir dönem Lübnan sömürgecisiydi ve izlediği sömürgeci politikalarla bu ülkeden epey menfaat elde ettiği gibi büyük çapta kültürel asimilasyon da gerçekleştirdi. Ancak emperyalist güçlerin ortaklaşa gerçekleştirdikleri ilk Körfez savaşı esnasında ABD'nin zorlamasıyla bu ülkeden elini çekmeye mecbur edilmişti. Daha sonra Refik Hariri'nin ABD planlarına karşı Fransa'yla ekonomik işbirliği yapması bu ülkenin Lübnan üzerindeki hesaplarının önünü açtı. Ama ABD - İsrail ortak planıyla Hariri'nin tasfiye edilmesi uluslar arası emperyalist mafyada Fransa çetesinin ekonomik planlarını biraz riske sokar gibi oldu. Şimdi bu çete Lübnan'la ilgili hesaplarını sağlama almak amacıyla ABD - İsrail çetesiyle perde arkasında anlaşma yapma ve çorbaya kaşık atma ihtiyacı duymuştur. Nitekim bu gerçeği şu anki Lübnan cumhurbaşkanı Emil Lahud da dile getirmiş ve Fransa'nın kendi emperyalist emelleri için Lübnan'a el atmaya çalıştığını vurgulamıştır.
Lübnan ve Filistin cephesinde meydana gelen gelişmeler konusunda Türkiye'nin tutumunun da çok yakından irdelenmesi gerekmektedir. Türkiye özellikle 1701 sayılı BM kararının çıkarılmasından sonra gerçekleştirdiği ataklarında iyi bir performans ortaya koyamamıştır. Dışişleri bakanı Abdullah Gül söz konusu kararın çıkarılması sonrasında bölgeye gerçekleştirdiği ziyaretlerinde bağımsız bir dış politika tavrı ortaya koymaktan ziyade İsrail'in hesabına gelecek mesajları taraflara ileten girişimlerde bulunmuştur. Gül'ün gerçekleştirdiği ziyaretlerde Hizbullah ve HAMAS'ı tamamen yok sayması ve bunlardan herhangi bir yetkiliyle görüşme yapmaması da kesinlikle onaylanacak bir hareket değildir. Hükümetin asker gönderme kararı alması da halkın tercihine ters düşmektedir. Türkiye'deki resmî yönetime yakışan tavır bu ülkenin halkıyla aynı paralelde hareket ederek Filistin ve Lübnan halklarının meşru mücadelelerine sahip çıkmak, onların hukuklarını savunarak işgalci siyonist devletin haksız uygulamalarına ve vahşi saldırılarına tepki göstermektir.
Filistin ve Lübnan'da onca vahşet sergilendikten sonra Türkiye parlamentosunda hâlâ bir Türkiye - İsrail Parlamentolar arası Dostluk Grubu'nun varlığını koruması, böyle bir heyetin tümüyle lağvedilmemesi bu ülkeye hiç de iyi bir imaj kazandırmamaktadır. Bazı istifalarla bu heyet içindeki üye sayısının azalmış olması söz konusu olumsuz imajı ortadan kaldırmak için yeterli değildir.
Ne kadar ilginçtir ki Türkiye'deki bazı medya organlarının Lübnan savaşı esnasında İsrail medyasından çok daha fazla İsrailci olduğunu gördük. İsrail medya organlarının birçoğu işgalci Olmert hükümetini sert dille eleştirirken Türkiye'deki İsrailci medya onu savunmakla, onun on günlük bebekleri katletmesini bile haklı çıkarma çabalarıyla meşguldü. Bu tutum arsızlıkta iyice sınırı aşmaktan başka bir anlam taşımaz.
Bütün bunlara rağmen halkımızın gayet açık ve net bir şekilde Filistin ve Lübnan direnişinin yanında yer alması, siyonist vahşetin saldırılarından yara alan insanların yaralarının sarılması amacıyla düzenlenen yardım kampanyalarına büyük ilgi göstermesi yüreklerimize su serpen ve göğüslerimizi kabartan bir durum oldu.
Uluslar arası emperyalizmin Lübnan'la ilgili planının amaçlarından biri de işgalci siyonist devlete Filistin direnişini yıpratması ve buradaki İslâmî harekete ağır darbe vurması için fırsat tanımaktır. Siyonist devletin Lübnan cephesindeki askerlerini çektikten sonra Filistin'e yüklenmeye ve yeni katliamlar gerçekleştirmeye başlaması da bu amaca işaret etmektedir. Dolayısıyla Lübnan'daki ateşkes ve sonrasındaki gelişmelerle meşguliyetin Filistin gerçeğinin unutulmasına sebep olmaması gerekir. Siyonist saldırganlık karşısında kale muhafızlığı yapanların ve ümmetin geleceğiyle ilgili sinsi planlara karşı göğüs gerenlerin başında Filistinli direnişçiler gelmektedir. Lübnanlı mücahitlerin işgal devletine karşı yeni cephe açmalarının amacı da zaten Filistin direnişine destekti. Bu desteğin tüm ümmet tarafından sağlanması ve siyonist vahşetin Filistin direnişi karşısında emellerine ulaşmasının engellenmesi için gereken her şeyin yapılması zorunludur.