Ağustos 2006, Ribat dergisi
İnsanlık siyonist vahşetin yeniden azgınlaşmasından kaynaklanan sıcak gelişmelere şahit oluyor. Fakat dünyaya hükmeden anlayışın adalet ve hukuktan uzak bir anlayış olması mağdur edilenlerin, haksızlığa uğratılanların haksız taraf ilan edilmesine sebep oluyor. Aynı anlayışın kitleleri bilgilendirme görevini üstlendiklerini ileri süren medya organlarının da birçoğuna hükmetmesi sebebiyle gerçekler hep çarpıtılarak, ters yüz edilerek kamuoyuna yansıtılıyor. Bu çarpıtmalar da haklının haksız, haksızlık eden tarafın ise haklı veya en azından yaptıklarından dolayı "mazur sayılabilecek (!)" taraf gösterilmesi gibi bir sonuç doğurmaktadır. Bütün bunların yapılabilmesi aslında sadece Filistin'in değil tüm dünyanın ciddi bir işgal ve tahakkümle karşı karşıya olması anlamına gelmektedir. Üstelik zihinlerin, beyinlerin, kafaların işgal edilmesi toprakların, evlerin, yurtların işgal edilmesinden daha tehlikelidir. Çünkü zihinleri işgal edenler aynı zamanda o zihinlerin sahiplerinin hayat çizgilerine hükmetmekte, kendi haksızlıklarını onlara onaylatmak suretiyle onları suçlarına ortak etmektedirler. Bir insan veya topluluk zulme uğrasa bile onu onaylamadığı ve onuruna sahip çıktığı takdirde kaybı zulmü onaylayanların, zalimlerle aynı safta duranların kayıplarına nispetle çok daha azdır. Çünkü diğerleri bütün dünyevi varlıklarından değerli olan şereflerini kaybettikleri gibi zulme ortak olmak suretiyle ağır bir hesap ve sorumluluğun altına girmektedirler. Bu açıdan onurlu insanların emperyalizmin bilgi üzerindeki tahakkümüne karşı savaşarak doğruya ulaşmanın yollarını araştırmaları ve konumlarını haktan, haklıdan yana belirlemek suretiyle en önce kendi şereflerini, değerlerini, inançlarını kurtarmaları gerekir.
Bilindiği üzere Filistin ve Lübnan'daki son sıcak gelişmelerin ateşleyicisi olarak 25 Haziran 2006 tarihinde gerçekleştirilen Gazze sınırındaki bir işgal karakoluna yönelik esir alma eylemi gösterilmektedir. Filistin'deki üç direniş grubunun ortaklaşa düzenlediği bu eylemde resmi açıklamaya göre iki işgalci asker öldürülmüş bir asker de esir alınmıştı. Üç mücahidin şehit olduğu eylemde gerçekte daha fazla askerin öldürüldüğü tahmin edilmektedir. Tabii sıcak olayların ateşleyicisi olarak bu eylemin gösterilmesi yüzünden eylemin İsrail'in bir komplosu olabileceği yönünde görüş beyan edenler de oldu. Oysa eylemin kimler tarafından, ne amaçla ve ne şekilde gerçekleştirildiği belliydi. Herhangi bir komplo olması ihtimali yoktu. Asıl üzerinde durulması gereken husus ise işgalci siyoniste her türlü zulmün mubah görülmesine rağmen Filistinlilerin kendi haklarını arama amaçlı eylemlerinin, mücadelelerinin garipsenmesiydi.
Ayrıca burada dikkat çekilmesi gereken bir husus da işgalci siyonistlerin son saldırılarının gerçek sebebinin esir alma eylemi olmadığıdır. İşgal devleti bu eylem gerçekleştirilmeden önce de, Filistin hükümetini tamamen işlemez hale getirmek ve çökertmek amacıyla bir askeri operasyon hazırlığı içine girmişti. Bu sebeple söz konusu eylem gerçekte onun önünü açan bir gerekçe değil tam aksine çok daha geniş çaplı ve kapsamlı bir operasyon planının önünde engel ve ayakbağı oluşturmuştur.
Siyonist işgal güçleriyle tam bir dayanışma ve işbirliği içinde olan çağdaş haçlı dünyasının ikiyüzlülüğünü demokrasi ve insan hakları konusunda gördüğümüz gibi Filistin'deki esir alma eylemi karşısında da çok bariz bir şekilde gördük. İşgalci siyonistler tarafından aralarında kadınlar, çocuklar, hastalar ve sakatlar olmak üzere on bin Filistinlinin rasgele esir edilmesine sessiz kalan emperyalist Batı dünyası bu insanların özgürlüklerine kavuşturulması amacıyla bir esir alma eyleminin gerçekleştirilmesi yüzünden Filistin tarafını "gerginliğe yol açan taraf" ilan etti. Oysa bu olaydan önce insanlığın dikkate alması gereken bir husus vardı. Şubat 2005'te kabul edilen ateşkes anlaşması gereğince işgalci siyonistlerin Filistinli tutsakları serbest bırakmaları gerekiyordu. Kendilerini Ortadoğu dörtlüsü olarak isimlendiren BM, ABD, AB ve Rusya ile Mısır da bu işin garantörlüğünü üstlenmişti. Ne var ki işgalci siyonist devlet sadece birkaç yüz kişiyi serbest bıraktıktan sonra anlaşmayı yok saydı. Sözde garantörler anlaşmanın gereğinin yerine getirilmesi için işgalci siyonist devlete hiçbir baskı yapmadıkları gibi bu devletin yeni tutuklamalar yapmasına ve zindanlarını Filistinli tutsaklarla doldurmasına sessiz kaldılar. Filistin tarafının kendi iradeleriyle bu şekilde oynanmasına tepki göstermesini ve kendi hakkını kendi imkânlarıyla aramasını ise gerginliğe sebep olma olarak nitelendirdiler.
İşin gerçeğinde Filistinlilerin talebi son derece insani olduğu gibi çağdaş emperyalizmin ikiyüzlülüğünü hatta yüzsüzlüğünü ortaya çıkaracak nitelikteydi. Çünkü esir aldıkları işgalci asker karşılığında İsrail zindanlarındaki Filistinli kadınların, çocukların, hastaların, sakatların, yaşlıların ve yirmi yıldan fazla süredir zindanda tutulanların serbest bırakılmasını istiyorlardı. BM başta olmak üzere güya insan haklarının ve uluslar arası anlaşmaların takipçisi olduklarını ileri süren kuruluşların bütün bu insanların savaş esiri olarak zindanda tutulmasının savaş suçu olduğunu ve bunların serbest bırakılması için herhangi bir esir pazarlığına dahi gerek olmadığını işgalci siyonistlere bildirmeleri, o insanların serbest bırakılması için baskı yapmaları gerekirdi. Oysa siyonist devlete hiçbir baskı yapmadıkları gibi herhangi bir çözüm üretilebilmesi için her fırsatta, önce Filistinlilerin ellerindeki işgalci askeri serbest bırakmaları gerektiğini vurgulamaya çalıştılar. Kendilerinin geçmişteki garantörlüklerinin arkasında durmadıklarını hiç akıllarına bile getirmek istemediler.
Dediğimiz gibi işgalci siyonist devletin zaten bir saldırı planı vardı ve bunun gerekçesini normalde hazırlamıştı. Sderot yahudi yerleşim merkezinin yaşadığı güvenlik sorununu bu amaçla değerlendirecekti. Dolayısıyla İsrail medyası gerekçeyi oluşturmak amacıyla bu olayı yoğun bir şekilde gündemde tutmaya başlamış, Sderot yerleşim merkezine yerleştirilmiş göçmen yahudiler de muhtelif eylemlerle tahrik faaliyetlerini başlatmışlardı. Fakat askerin esir alınması eylemi üzerine dikkati bu olaya çekerek gerekçeyi değiştirmiş oldular.
Saldırının asıl amacı da asker kurtarma değildi. Eğer öyle olsaydı Gazze'de esir alınan askere önem verdikleri kadar Batı Yaka'da esir alınan askeri öğrenciye de önem vermeleri gerekirdi. Dikkatleri belli bir nokta üzerine yoğunlaştırmak amacıyla Batı Yaka'da esir alınan ve sonra da yakın takip sebebiyle öldürülen askeri öğrenciyi hiç gündeme getirmek bile istemediler. Hatta Gazze'de esir alınan askerin ailesinin evine en üst kademedeki devlet yetkilileri tarafından ziyaretler düzenlenirken Batı Yaka'da esir alınan askeri öğrencinin cesedini bulduklarında ailesine sadece telefon etmiş ve gidip çocuklarının cesedini almalarını istemişlerdi.
İşgalcilerin asıl amaçlarının ne olduğunu saldırılarında izledikleri tutum da gözler önüne seriyordu. Esir alınan askerlerini kurtarma amacına yönelik girişimlerde bulunmak yerine Filistinlilere büyük hasarlar verme amacına yönelik saldırı ve yıkımlara ağırlık verdiler. Öncelikli olarak Filistin hükümetini işlemez hale getirme amacıyla birçok bakanlarını ve parlamento üyelerini tam bir eşkıya usulüyle tutukladılar. Hava saldırılarında elektrik, su, kanalizasyon ve köprü gibi altyapı tesislerini hedef aldılar. Altyapıyı tahrip amaçlı saldırılar yüzünden Gazze'nin önemli bir kısmında elektrikler kesildi. Tabii elektriklerin kesilmesi başta su şebekeleri olmak üzere birçok zorunlu hizmet tesislerinin de durması anlamına geliyordu. Bütün bu aksamalar ise salgın hastalıkların habercisiydi.
İşgalci siyonist devlet Gazze bölgesinin dünyaya açılan tek kapısı durumundaki Rafah sınır kapısını kapatarak oradan giriş yapmaya çalışan binlerce insana yirmi gün süreyle işkence etti. Bu süre içinde yaşanan kötü şartlar sebebiyle altı Filistinli hayatını kaybetti.
Siyonist devlet kuşatmaya alınan kalabalıkları aç bırakmak, her bakımdan perişan etmek ve bu yolla teslim olmaya zorlamak için dışarıdan zorunlu ihtiyaç maddelerinin sokulmasını engelledi. Örneğin Türkiye Kızılayı'nın Filistinlilere yardım amacıyla götürdüğü zorunlu ihtiyaç ve gıda maddelerinin ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasını, dağıtılmasını engelledi. Bazı yerlerde yardım araçları saldırılara maruz kaldı. Gazze'ye dışarıdan giden tüketim maddelerinin sokulmasında kullanılan Asyut limanından Filistinlilere herhangi bir şey nakledilmesi günlerce engellendi. İzin verildiği zamanlarda da çok kısıtlı miktarda mal sokulmasına imkân tanındı.
Siyonistlerin zulüm ve vahşetlerinin bu dereceye varmasına rağmen kendini "uluslar arası toplum" olarak nitelendiren çağdaş emperyalizmin hâlâ siyonisti haklı Filistin tarafını ise haksız çıkarma çabalarında ısrarlı davrandığını gördük.
Siyonist vahşetin zulümde sınır tanımazlığına rağmen Filistin direnişi işgalcilere teslim olmayarak haklarını savunma konusundaki kararlılığını sürdürdü. Çünkü teslim olması ona bir şey kazandırmayacak aksine işgalcinin kendini, gücünü ispat ederek istediğini yaptıran taraf kabul ettirmesi böylece yeni zulüm uygulamaları için önünü açık görmesi sonucunu doğuracaktı. Bu sebeple Filistin direnişi işgalcinin ileriye dönük zulüm hesaplarının önünü kapatmak ve siyonist saldırganı çekilmeye, geri adım atmaya zorlamak için sabretmek zorundaydı. O da bunu yaptı. Dolayısıyla işgalci saldırgan Filistin direnişine istediğini yaptıramadığı gibi askerlerinin yılgınlık göstermelerine sebep olabilecek güçlü bir direnişle karşı karşıya gelmenin zorluğunu hissetmeye başladı.
İşgalcinin bütün saldırganlığına rağmen Filistin direnişinin kararlı mücadelesinin devam ettiği sırada Lübnan'dan Hizbullah'ın askeri kanadı durumundaki İslâmî Direniş mücahitlerinin örnek bir eylem gerçekleştirmeleri siyonist saldırganı yeni bir açmazla karşı karşıya getirdi. Bazıları bu eylem üzerine siyonist saldırganın Lübnan'a yönelik yoğun bir saldırı gerçekleştirmesi sebebiyle Hizbullah'ı suçlama yoluna gittiler. Oysa İslâm dünyasındaki yönetimlerin sessizliğinden, zilleti kabullenmiş hallerinden cesaret alan siyonist devlet böyle bir eylemin gerçekleştirilmemesi durumunda Filistin halkını daha geniş operasyonlarla kıstırmanın çabaları içine girecekti. Muhtemelen Rafah sınır kapısı açılmayacak ve Gazze gerek salgın hastalıklar, gerekse yeni saldırılar sebebiyle büyük bir felakete sahne olacaktı. Batı Yaka'da zaten gettolara sıkıştırılmış durumdaki kitlelerin dünyayla tüm irtibatları kesilecekti. Bu itibarla Lübnan direnişi işgalci siyonist devlete karşı Lübnan sınırından yeni bir cephe açmakla bir bakıma Filistin halkının imdadına koşmuş, bunun için bedel ödemeyi, fedakârlıkta bulunmayı da göze almıştır. Ama ne yazık ki kendileri bu fedakârlığı gösteremeyen, Filistinli çocukların çağrılarına kulak tıkayan zillet içindeki yönetimler bunu anlayamadıkları için kendi zilletlerine izah bulmak amacıyla Lübnan direnişinin fedakârlığına dil uzatma edepsizliği yapmışlardır.
İşgalci siyonistlerin saldırganlıkta sınır tanımamaları sebebiyle gerek Filistin ve gerekse Lübnan halkı ciddi zorluklarla karşı karşıyadır. Ancak bu savaş siyonistlerin daha önce ihanet içindeki Arap liderlerle danışıklı dövüş yoluyla gerçekleştirdikleri savaşlardan çok farklıdır. Bu savaşta siyonist saldırganlar da ciddi yara almışlardır ve almaktadırlar. Siyonistleri zora sokan en önemli sebeplerden biri de her fırsatta imdadına koşan Amerikan emperyalizminin Afganistan ve Irak'ta bataklığa saplanmış, orada aldığı yaralar sebebiyle tehdit gücünün iyice yıpranmış olmasıdır. Bu yüzdendir ki siyonist saldırgan devletin arkasında duran tüm emperyalist güçler onunla birlikte telaşlanmakta, ciddi endişeler içine düşmektedirler.
Siyonist işgal devleti sadece Filistin ve Lübnan için değil tüm İslâm âlemi için bir tehdittir. Dolayısıyla orada bu tehdide karşı mücadele edenler sadece kendi toprakları için değil tüm ümmetin onuru, güvenliği ve değerleri için bunu yapmaktadırlar. Ümmetin de bu mücadeleyi yürütenlere sahip çıkması ve işgalci siyonist devlete, onun şahsında tüm çağdaş emperyalizme karşı verilen savaşın kazanılması amacıyla katkıda bulunması gerekir. Ümmet bu savaşı kazanmak zorundadır. Aksi takdirde siyonist işgal devletinden ve onu himaye eden emperyalizmden kaynaklanan tehdit tüm ümmetin geleceğini ipotek altına alacaktır.