4 Ağustos 2006 Cuma, Vakit gazetesi
İşgalci siyonist devlet ve onun arkasında duran ABD Lübnan'da 1975 fitnesini hıristiyan Maruniler üzerinden oynamıştı. Tabiî genel anlamda Marunilerden ziyade o zaman Maruniliği bir etnik taassup aracı olarak kullanan Falanjist Parti'yi ve bu partinin silahlı kanadı durumundaki Falanjist gerillaları yönlendirerek fitne oyununu oynuyordu. O dönemde "sağcı hıristiyanlar" diye anılanlar işte bunlardı. 1989 Taif Anlaşması'na kadar devam eden o fitnenin Lübnan'a ne kadar pahalıya mal olduğunu belki o ülkeyi ziyaret etmiş olmayanlar bilmeyebilir. Ama ben yedi kez ziyaret ettiğim Beyrut'ta o fitnenin izlerini gördüm.
ABD emperyalizmi ve ona yön veren işgalci siyonizm, Irak işgali sonrasındaki önemli hedefleri arasında yer alan Suriye ve Lübnan'la ilgili hesaplarını devreye sokamayınca 1975 fitnesi benzeri bir fitnenin ateşini alevlemeye çalıştı. İşi yine hıristiyan Marunîler üzerinden yürütmek istiyorlardı. Bu yüzden onların yoğun olduğu sanayi bölgesinde Müslümanlara mal etmeye çalıştıkları birkaç bombalama eylemi gerçekleştirdiler. Ancak Falanjist Parti'nin çizgisi bayağı değişmiş ve geçmişte yaşananlardan ibret almıştı. Ayrıca söz konusu değişim sebebiyle hâlâ Maruniliği etnik taassup malzemesi olarak kullanan militan grup da partiden ayrılmıştı. Bu yüzden Falanjist Parti ABD - siyonizm işbirliğiyle kazılan kuyuya girmedi ve bombalamaların İsrail işi olduğunu açık dille ifade etti.
Bu durum karşısında emperyalist - siyonist ittifak fitne oyununu Dürziler üzerinden oynama çabası içine girdi. Dürzîlerin siyasi hareketi İlerici Sosyalist Parti'nin genel başkanı Velid Canbulat da muhtemelen kendisine vaad edilenlerin çekiciliğine kapılarak söz konusu kuyuya balıklama atladı. Bu yüzden özellikle Refik Hariri cinayeti sonrasında emperyalist - siyonist ittifakın uzaktan kumandasıyla organize edilen karışıklıklarda hep ön safta yer aldı. Bütün bu faaliyetlerinde halkı, Suriye'yi Lübnan'dan çıkarmayı amaçladığına inandırmaya çalışıyordu. Bunu yaparken ülkesini Amerikan emperyalizminin kucağına ittiğini belki farketmiyor, belki de farkettiği halde böylesi işine geliyordu.
Dürziler normalde Müslümanlardan sayılıyorlar. Ama itikadî yönden İslâm'ın temel ilkelerinden tamamen uzaklaştıkları bilinmektedir. Merkezleri ve dinî otoriteleri Lübnan'dadır. Ancak Filistin ve Suriye'de de bu mezhebe mensup birer fırka mevcuttur. İlkesel siyasi kimlikleri olmadığından pragmatist bir politika güder, bu yüzden de çıkarlarının kendilerini çektiği yöne çok kolay adapte olurlar. Böyle olmaları Filistin'deki Dürzilerin İsrail'in hesaplarında kullanılmalarına imkân sağlamaktadır. 1948'de işgal edilmiş bölgede yaşayan Filistinliler, İsrail vatandaşlığına alındıkları halde bazı istisnalar dışında askere alınmazlar. Müstesnaların yani askere alınanların başında da Dürziler gelir. Hatta Hizbullah'ın 12 Temmuz 2006'da Güney Lübnan sınırında gerçekleştirdiği eylemde esir alınan iki İsrail askerinden birinin Dürzi olduğu açıklanmıştı.
İşgal devleti Dürzilerden çoğunlukla istihbaratta yararlanıyor. Çünkü Arap asıllı olduklarından Arapçayı iyi konuşmakta, onlar gibi giyinmekte, onların geleneklerini bilmekte ve içlerine kolay karışabilmektedirler. Tabii bu konudaki gelişmeler ve haberler dünya kamuoyuna işgalci siyonist devletin ağzından yansıtıldığından ajanlık edenlerin Dürziliklerine dikkat çekilmeksizin Arap asıllı oldukları vurgulanmaktadır. Örneğin Mısır'da 1997'de, MOSSAD ajanlığı yapmaktan tutuklanan Azzam Azzam da Dürzi asıllıydı. Ama o dünya kamuoyuna "İsrailli Arap" diye tanıtıldı.
Lübnan'daki Dürzilerin siyasi lideri Velid Canbulat bu ülkede yaşanan gelişmelerle ilgili son açıklamalarında sürekli Hizbullah'a yüklendi. Hatta savaşı Hizbullah'ın kazanması durumuyla ilgili endişelerini dile getirmekten bile çekinmedi. Çünkü o durumda gerek Lübnan halkı arasında, gerekse Arap ve İslâm âleminde Hizbullah sevgisi artacak bu durumda devletten daha güçlü bir siyasi hareket ve askeri mekanizma ortaya çıkacaktı. Tıpkı Filistin'de Gazze zaferini kazanan HAMAS'ın halk nezdinde özerk yönetim başkanı Mahmud Abbas'tan daha güçlü konuma gelmesi gibi. Yani Canbulat'a göre Lübnan'ı harabeye çeviren siyonist saldırganların savaşı kazanması Hizbullah'ın kazanması kadar tehlikeli değildi.
Gerçi Canbulat yine Dürziliğini yaptı. Ama bizim ülkemizde Ehud Olmert sözcülüğü yapan, onun büyük katliamlarını mazur göstermeye çalışan yazarların yazdıklarını düşünüyorum da Canbulat'ın Dürziliği bunlarınkinin yanında çok hafif kalıyor.