23 Ağustos 2006 Çarşamba, Vakit gazetesi
Geçtiğimiz Pazar ve Pazartesi, siyonist vahşetin esareti altındaki Filistin'in sembolü Mescidi Aksa açısından anlamlı günlerdi. Pazar'ı Pazartesi'ye bağlayan gece Mirac kandiliydi. Bilindiği üzere Türkiye'de bu tür kandil gecelerine geleneksel olarak büyük önem verilir. Mirac kandiline de Resûlullah (s.a.s.)'ın Kur'an-ı Kerim'den sonraki en büyük mucizesi olan isrâ ve mirac mucizesinin yıldönümü olması itibariyle ayrı bir anlam verilmekte ve kutlamalar yapılmaktadır. Ancak bu münasebeti Mescidi Aksa'nın özgürlüğü mücadelesiyle irtibatlandırma, bu vesileyle işgalci siyoniste karşı tavır koyma konusunda hâlâ çok yetersiz kalındığını görüyoruz.
21 Ağustos tarihi aynı zamanda işgalci siyonistlerin 1969'da Mescidi Aksa'yı ortadan kaldırma girişimlerinin yıldönümüydü. Bu yılın mirac kandili de söz konusu olayın yıldönümüyle aynı tarihe denk geldi. 21 Ağustos 1969 tarihinde Denis Ruhan adında fanatik bir yahudi kutsal Mescidi Aksa'yı ortadan kaldırmak amacıyla bir yangın çıkardı. Yangın Müslümanların acil müdahaleleriyle söndürüldü. Ancak bu arada kutsal mabedde bayağı bir zarar meydana geldi. Büyük bir özenle yapılmış ve İslâm medeniyeti tarihinden mükemmel izler taşıyan minberi tamamen yandı. Gönülleri okşayan güzel iç düzeni epey hasar gördü. İşgalci siyonist devlet bu kundaklama eylemini gerçekleştiren Denis Ruhan'ı aklî sorunlarının olduğu gerekçesiyle serbest bıraktı. Oysa bu kişinin aklı yerindeydi. Madem ki aklı yerinde değildi neden gidip İsrail parlamentosunu veya başbakanlık binasını yakmaya kalkışmamış da özellikle Mescidi Aksa'yı yakma girişiminde bulunmuştu? Hatta bizim ve birçoklarının tahminine göre bu eylemi tek başına da gerçekleştirmemiş fanatik yahudi terör gruplarıyla işbirliği içinde, onlardan talimat alarak gerçekleştirmişti. Muhtemelen işin içinde siyonist devletin de parmağı vardı ki adamı sonradan aklî sorunları olduğu gerekçesiyle serbest bıraktı. Belki adam böyle yapılacağını önceden bildiği için kendini gayet rahat hissetmişti.
Türkiye Dışişleri bakanı Abdullah Gül de bu yıl tam mirac kandilinin gündüzünde Mescidi Aksa ziyareti gerçekleştirdi. Bu ziyaret belki "anlamlı" bulunmuştur. Ama biz şunları sormadan geçemeyeceğiz: Acaba Gül, Lübnan'da on günlük bebeklerin canına kıyan kanlı elleri sıktıktan sonra Mescidi Aksa'ya girerken kendini rahat hissedebildi mi? Mescidi Aksa'nın manevi havasının o kanlı ellerden bulaşan kanları temizlemeye yetebileceğini mi düşündü? Daha doğrusu bu tür mabedlere girmeden önce o tür lekelerden temizlenmenin yani necasetten taharetin gerekli olduğu aklına geldi mi?
Gül'ün ziyaretinde, Filistin özerk yönetimi tarafından sadece başkan Mahmud Abbas ve baş müzakereci Saib Erakat'la görüştüğünü, İsmail Heniyye hükümeti yetkililerini tamamen pas geçtiğini öğrendik. Saib Erakat'ın baş müzakereci sıfatı Filistin'deki siyasi yapılanma açısından bir öncelik taşımamaktadır. Çünkü baş müzakereci denirken kastedilen İsrail işgal devletiyle yapılan müzakerelere başkanlıktır. Filistin halkı seçimlerde HAMAS'a verdiği destekle aynı zamanda bu müzakerelere karşı olduğunu da ortaya koymuştur. Gül'ün Erakat'la görüşmeyi önemserken hükümet yetkililerini tamamen pas geçmesine anlam vermek mümkün değil.
Aslında son dönemde bölgeyle ilgili gelişmeler karşısında Türkiye'deki yönetimin takındığı tavır ve karşı karşıya olduğu durum hakkında daha pek çok şey söylenebilir. Fakat yazımızın asıl konusu Mescidi Aksa ve mirac olduğundan sadece bilmünasebe kısaca temas etmekle yetinmek istiyoruz.
Mescidi Aksa, siyonist işgalden dolayı sadece 21 Ağustos 1969'da değil daha başka tarihlerde de muhtelif tehlikelere maruz kalmıştır. Biz bu gelişmeler hakkında Web sitemizde (www.vahdet.com.tr) bulabileceğiniz, ayrıntılı bilgiler içeren muhtelif dosyalar hazırladık. Siyonist işgalin varlığı zaten Mescidi Aksa için başlı başına bir tehlikedir. Ancak 1701 nolu karar tuzağı bu tehlikenin önünü açmaktadır. Daha önce de dile getirdiğimiz üzere uluslar arası emperyalizm işgalci siyonist devleti kuzeyden güvenceye kavuşturmak ve böylece Filistin'e yüklenebilmesi için ona fırsat tanımak istemektedir. Zaten, Lübnan'da suların kısmen durulmasıyla birlikte işgal devletinin Filistin'e daha fazla yüklenmeye çalışması, başbakan yardımcısı Nasıruddin eş-Şair başta olmak üzere birçok yeni şahsiyeti tutuklaması bu konuda yeterince fikir veriyor. Dolayısıyla Lübnan üzerine yoğunlaşılarak Filistin'in ihmal edilmemesi, buradaki gelişmelerin dikkatten uzak tutulmaması gerekir.