Filistinli Esirler Dosyası

7-30 Temmuz 2003

Filistin'de kendi öz vatanlarında yaşama haklarını kullanmak dışında bir "suç (!)"ları olmayan Filistinlilerin en az üçte biri, o topraklarda hiçbir hakları olmadığı halde şiddet yoluyla, silahın gücünü ve arkalarında duran emperyalistlerin desteklerini kullanarak hakimiyet kuran işgalci siyonistlerin zindanlarına en az bir kere girmişlerdir.
1987 intifadası döneminde işgal devletinin zindanlarına doldurulan Filistinli esirlerin sayısı 7 bini bulmuştu. Bunların önemli bir kısmı Oslo sürecinde, zikrettiğimiz pazarlıklar neticesinde kademeli olarak serbest bırakıldı. Ama tamamı serbest bırakılmadı.
Esir alma veya tutuklama, İsrail işgal devleti açısından bir yıldırma ve Filistin tarafını birtakım tavizlerde bulunmaya zorlama metodudur. Bu yüzden onun için esir alma ya da tutuklamada herhangi bir hukuk veya kural söz konusu değildir. İsrail'in esir alma veya tutuklama işlemlerinde ne bir savaş hukuku, ne de oturmuş bir devlet hukuku görülür.
İsrail işgal devletini yöneten siyonistlerin Filistinlilere karşı başvurdukları uygulamalar Nazilerin uygulamalarının aynısıdır. Hatta tutuklama metotlarında bile aynen onların metotlarını uygulamaktadırlar. Siyonist askerler Naziler gibi belli bir bölgeye baskın düzenliyorlar. O bölgedeki sivillere ait tüm evleri kuşatma altına alıyorlar. Ardından 15 - 50 yaş arası bütün erkekleri evlerinden dışarı çıkmaya zorluyorlar. Sonra onları geçici olarak belli bir bölgede topluyor ve orada elleri havada, gözleri bağlı bir halde bekletiyorlar. Sonra da teker teker kimliklerini inceliyor ve herhangi bir tevkif ya da tutuklama belgesi olmaksızın onlarcasını gözetim altına alıyorlar.
İsrail zindanlarında uygulanan işkence yüzünden baygın düşmüş bir Filistinli. İsrail işgal devleti işkenceyi yasalaştıran bir devlettir. İşgal devletinin yasaları ŞABAK adı verilen iç istihbarat örgütü elemanlarının Filistinli tutuklulara işkence yapmalarına izin veriyor.
Tekli soruşturmalarda yapılan işkencelerin yanı sıra toplu işkenceler de yapılıyor.
Filistinli tutsakların tutulduğu zindanlar tam anlamıyla kesintisiz işkence mekanlarıdır. Ne yazık ki uluslararası anlaşmaların, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin ve meşhur Cenevre Sözleşmesi'nin tutsaklarla ve mahkumlarla ilgili maddeleri İsrail işgal devletinin zulüm uygulamalarına karşı işletilmiyor. Bu yüzden de Filistinli tutsaklar, siyonist işgalcilerin sınır tanımaz vahşetleri karşısında her türlü ilgiden, haklarını arayacak bir ilgi elinden yoksun vaziyette zulmün bütün şiddetini hissediyorlar.
Zindanlarda temizlik diye bir şey yok. Tutsakların tutulduğu yerler nemli ve bakımsız. Her tarafını haşerat kuşatmış. Temizlik maddeleri ve havalandırma aletleri yok. Kişisel temizlik imkanları ise yok denebilecek durumda. Birçok tutsak oraya atıldığı gün üzerinde olan elbiselerle duruyor, çünkü değiştirebileceği bir başka elbisesi yok.
Filistin özerk yönetimi Esirler Bakanlığı'nın hazırladığı bir rapora göre Aksa İntifadası'nın başlangıcından buyana iki binden fazla çocuk işgal güçleri tarafından tutuklandı.
Çocuklar tutuklamalarda ve sorgulamalarda oldukça kötü muamelelere maruz kaldıkları gibi zindanlarda da son derece çirkin ve insanlık dışı uygulamalara muhatap oluyorlar. Kendilerine karşı tehdit ve şiddet uygulamalarına başvuruluyor, en doğal haklarından mahrum bırakılıyorlar, işkenceye tabi tutuluyorlar.
Çocuk tutsakların birçoğu gıyabi olarak yani mahkeme önüne çıkmalarına bile fırsat verilmeden mahkum edilmiş. Bu gıyabi kararlarda da ŞABAK'ın polis merkezlerinde aldığı itiraflar dayanak kabul edilmiş. Oysa bu itirafların tamamı işkence altında, şiddetli dövmelerle ve muhtelif işkence metotlarıyla alınmış itiraflar.
İsrail zulmünü tanımak istiyorsanız Filistin'de varlık mücadelesinin içinde doğmuş, büyümüş ve saçlarını ağartmış bir kadının hayat hikayesini okuyun. Filistinli kadınlar direniş ve mücadelenin sembolü oldukları gibi İsrail zulmünü de bütün şiddetiyle ruhlarında hissetmektedirler.
İşte bu hikaye yani acılarla, ızdıraplarla dolu bir mücadele hikayesi sürüp gitmektedir. Bu hayat Filistinli kadının hayatıdır. İşte bu hayat aynı zamanda direniş ve mücadele azminde örnek alınacak dik duruşlarla, kararlılıklarla dolu bir hayattır. Bu hayatın içindeki mücadele ve dava ehlini, ihanetle, kendi yurtlarını satmakla itham ederek, o insanların verdiği imtihanı Allah'ın kendilerine bir cezası olarak nitelendirenler hem o insanlara hem de Allah'ın adaletine iftira etmektedirler.
Erkeklerden olduğu gibi bayanlardan da henüz çocuk yaşında olan birçok kişi tutuklandı. Bunlardan bazıları henüz 14 yaşında. Aksa İntifadası sürecinde de yasal yükümlülük yaşının altında 6 kız çocuk tutuklanıp zindana atıldı.
Filistinli kadın zulmün acısını ruhuyla ve bedeniyle, üstelik bütün ızdırabıyla hissetmesine rağmen direniş ve mücadele azminden hiçbir şey kaybetmemiştir. Çünkü o kendini teslimiyeti asla kabul etmeyen bir davanın içinde görmektedir. Her şeye rağmen direnir.
Filistinli kadın tutsağa da yüksek sesle müzik dinletme, saatlerce ayakta tutma, uzun süre uykusuz ve aç bırakma, yakın akrabalarını getirterek onların gözleri önünde tehditte bulunma ve benzeri türden birçok işkence metodu uygulanıyor.
Uluslararası Dayanışma Kurumu'nun yaptırdığı araştırmaya göre birtakım itiraflardan anlaşıldığına üzere İsrail işgal güçleri bazı Filistinlileri sırf tıbbi araştırmalarda kobay olarak kullandırmak amacıyla tutukluyorlar. Çünkü araştırmalarda ilaçların farklı yaşlara ve bedensel özelliklere göre tesirlerinin görülmesi isteniyor. Aksa İntifadası sürecinde de birçok kişinin sırf bu amaç için tutuklandığı tespit edildi.
Bu insanları bazen çatışma alanlarından, bazen evlerine baskınlar düzenleyerek, bazen okullarından veya çalıştıkları yerlerden, bazen yollardan toplayıp zindanlara dolduran İsrail işgal devletinin hedefi elinde birer rehine gibi tuttuğu tutsakları karşılığında büyük tavizler kopararak serbest bırakmaktır.
Dayatma başbakan Mahmud Abbas, tutsakların serbest bırakılması konusunda gayretli görünmeye çalışıyor. Hatta bu amaçla Amerika'yı ziyaret ederek Bush'tan bu konuda İsrail'e baskı yapmasını istedi. Ancak biz Abbas'ın bu konuda samimi olduğunu düşünmüyoruz. Ne var ki, "Yol Haritası" planı çerçevesinde kendisine tevdi edilen görevi yerine getirmesinin bu konudaki başarılarına bağlı olduğunu düşünüyor, bu sebeple serbest bırakılacak esirlerin sayısını mümkün mertebe artırmaya çalışıyor.
HAMAS ve İslami Cihad Hareketi başta olmak üzere Filistin direniş örgütlerinin tümü İsrail zindanlarındaki tutsakların tamamının şartsız ve herhangi bir ayırım söz konusu olmaksızın serbest bırakılmasını istiyor. HAMAS ve İslami Cihad Hareketi yaptıkları açıklamalarda İsrail'in tutsakların tamamını serbest bırakmaması durumunda eylemleri askıya alma kararlarından vazgeçecekleri tehdidinde bulundular. Bu tehdidin İsrail işgal devleti üzerinde etkili olması muhtemeldir.

Filistin'de kendi öz vatanlarında yaşama haklarını kullanmak dışında bir "suç (!)"ları olmayan Filistinlilerin en az üçte biri, o topraklarda hiçbir hakları olmadığı halde şiddet yoluyla, silahın gücünü ve arkalarında duran emperyalistlerin desteklerini kullanarak hakimiyet kuran işgalci siyonistlerin zindanlarına en az bir kere girmişlerdir. Bazıları daha çocuk yaştayken, bazıları ise yetmişini devirdikten sonra. Bazıları adeta izine çıkar gibi on beş günlüğüne, bir aylığına dışarı çıktıktan sonra tekrar tekrar o zindanlara giriyorlar.

Zindanlara atılanlar genellikle, İsrail işgal devletinin işkence mekanizması durumundaki iç istihbarat örgütü ŞABAK'ın diğer adıyla Shin-Bet'in sorgulama odalarından geçmektedirler. İsrail yasaları Filistinlilere işkence yapılmasına izin verdiğinden, yurtlarına sahip çıkma kararlılığındaki Filistinliler zindana atılmadan önce mutlaka işkenceye de tabi tutulmuşlardır. Bu işkence birçoklarının ömür boyu sakat kalmalarına sebep olmuştur. Birçok kişi de bu işkence yüzünden hayatını kaybetmiştir ki, 1987 intifadası döneminde işkence yüzünden ölen Filistinli sayısının 40'ı geçtiği bizzat İsrail insan hakları örgütü Betselim'in raporlarında dile getirildi.

İşgal devleti Filistinli esirleri, zaman zaman pazarlık malzemesi olarak da kullanıyor ve bu yolla Filistin tarafından büyük tavizler koparmaya çalışıyor. Nitekim 1991'de başlayan Oslo sürecinde böyle pazarlık malzemesi olarak kullandı. Yapılan pazarlıklar sonucunda istediklerini elde ederek esirleri serbest bırakmayı kabul ettiği halde serbest bırakma işini bayağı sallantılı bir şekilde yürüttü. Üstelik serbest bırakacağı kişilerden İsrail aleyhtarı faaliyetlere katılmayacaklarına dair bir belge imzalamalarını şart koştu. Böyle bir belgeyi imzalamayı kabul etmeyenleri ise anlaşmanın dışında tutmaya kalkıştı ve onlar için ayrıca pazarlık yaptı. Oysa yapılan anlaşmalara göre esirleri şartsız olarak bırakması gerekiyordu.

İsrail açısından Filistinli esirleri serbest bırakmak fazla bir mana taşımıyor. Çünkü zindanlara doldurup yıldırmaya çalıştığı onca insanı serbest bıraktıktan sonra yeni tutuklama kampanyalarıyla yeni kişileri zindanlara doldurup kısa süre içinde serbest bırakılanlardan boşalan yerleri doldurabiliyor. Sonra bu ikinci grup esirler üzerinden pazarlık yaparak, onlar vasıtasıyla yeni kazanımlar elde etmeye çalışıyor. Yani İsrail işgal devleti bir bakıma, dağlardaki yol kesen eşkıyalar veya şehir mafyası gibi Filistinli esirleri rehineler olarak kullanmaya ve onlar vasıtasıyla kazanımlar elde etmeye çalışıyor. Bu durum, İsrail işgal devletinin, hukuk ve siyaset biliminin tanımlarındaki "devlet" kavramından çok uzak bir eşkıya düzeni olduğunun apaçık göstergelerinden biridir.

1987 intifadası döneminde işgal devletinin zindanlarına doldurulan Filistinli esirlerin sayısı 7 bini bulmuştu. Bunların önemli bir kısmı Oslo sürecinde, zikrettiğimiz pazarlıklar neticesinde kademeli olarak serbest bırakıldı. Ama tamamı serbest bırakılmadı. Bununla birlikte zindanlarda tutulanların sayısı 1000'in altına düşmüştü. Aksa İntifadası sürecinde işgal devletinin gerçekleştirdiği tutuklamalar neticesinde zindanlara doldurulan esir sayısı 8 bini buldu. Şimdi onlarla ilgili pazarlıklar yapılıyor. Fakat bu konunun da çarpıtıldığını ve İsrail'in esirler üzerinde önemli oyunlar çevirmeye çalıştığını görüyoruz. Bu sebeple biz "Filistinli Esirler Dosyası"nı açmak istedik. İnşallah bu dosyamızda Filistinli esirlerle, Ebu Mazin hükümetinin tutumuyla ve son yapılan pazarlıklarla ilgili bilgiler vermeye çalışacağız.

Sekiz Bin Esir

Esir alma veya tutuklama, İsrail işgal devleti açısından bir yıldırma ve Filistin tarafını birtakım tavizlerde bulunmaya zorlama metodudur. Bu yüzden onun için esir alma ya da tutuklamada herhangi bir hukuk veya kural söz konusu değildir. İsrail'in esir alma veya tutuklama işlemlerinde ne bir savaş hukuku, ne de oturmuş bir devlet hukuku görülür. Çünkü oturmuş devlet hukukunda, tutuklamalara suç ya da suç şüphesi gerekçe teşkil eder. Savaş hukukuna göre ise, savaşan tarafın savaşçıları veya onlara yardımda bulunanlar esir alınır. İsrail işgal devleti için ise bunların hiçbirinin bir geçerliliği yoktur. İsrail'in Filistin topraklarındaki işgali gayri meşru dolayısıyla savaşı da haksız bir savaş olduğu halde İsrail açısından, savaşsın savaşmasın yürürlükteki yasalara göre herhangi bir fiilleri olsun olmasın kundaktaki bebekten yatak mahkumu yaşlıya bütün Filistinliler hedeftir ve tutuklanmalarında, esir alınmalarında mahzur yoktur. Çünkü İsrail esir aldığı insanları aynı zamanda birer rehine olarak kullanmakta ve onlar üzerinden pazarlıklar yapmaktadır. Bundan dolayıdır ki belli pazarlıklar neticesinde zindanlarını boşaltsa bile yeniden doldurması fazla zaman almamaktadır.

İşgal devleti zindanlarına doldurduğu Filistinli esirler hakkında ikna edici, net bilgiler vermekten çekiniyor. Çünkü esir aldıklarından bazılarını da bilinmeyen zindanlara dolduruyor. Bu gizli zindan konusu daha önce de gündeme gelmişti. Ancak geçtiğimiz günlerde işgal devleti yönetimi bu konudaki iddiaları kabul etti ve gizli zindanlarının olduğunu itiraf etti.

İsrail zindanlarındaki Filistinli esirler hakkında bilgileri Filistin Esir Kulübü yetkililerinden alalım. Filistin Esir Kulübü başkanı İsa Karaki'nin verdiği bilgilere göre son tutuklamalardan sonra işgal devletinin zindanlarına ve tutukevlerine doldurulan Filistinli sayısı sekiz bini buldu. Bu sekiz bin kişi içinde, 11'i çocuk yaşta olmak üzere 62 kişi bayan, 350 kişi de 18 yaşın altında çocuk. Tutuklamalar sürekli devam ettiğinden sayı her gün artıyor. İşgalciler son olarak da 7 Temmuz 2003 Pazartesi günü Tubas ve Kabatiye'ye yaptıkları baskında 6 kişiyi tutukladılar.

Özerk yönetimin Esirler Bakanlığı'na bağlı, işgal devleti zindanlarındaki esirlerle irtibat dairesinin müdürü Hasan Kunayta da işgal devleti zindanlarındaki esirlerin sayısının sekiz bine ulaştığını teyit etti. Hasan Kunayta'nın verdiği bilgilere göre bu esirler iki tip zindanlara dağıtılmış durumdalar. Birinci gruba girenler Nefha, Askalan, Bi'ru's-Sebu', Nefiye Teresta, Netzam, Mirage Hastanesi, Hedarim, Hişaron, Kefar Yuna, Şatta, Erez ve el-Meskubiye zindanları. Buralarda genellikle uzun süreli cezalara çarptırılanlar tutuluyor. İkinci gruba giren zindanlar: Mecdo, Ufer, en-Nakab Kitsot, Hivara, Beytu İl ve Kadomim. Buralar genellikle çadır zindanları ve askeri mekanizmanın kontrolünde.

Filistinli esirlerle ilgili gelişmeleri takip edenlerin verdiği bilgilere göre İsrail zindanlarındaki Filistinlilerin sayısı Aksa İntifadası'nın başlamasından önce iki binin altındaydı. Şimdi ise sekiz bini buldu. Fakat bu, intifada süresince tutuklananların sayısının altı binden ibaret olduğu anlamına gelmiyor. Bu süre içinde on binlerce insan tutuklanıp esir kamplarında birkaç gün tutulduktan veya ŞABAK sorgulama merkezlerinde sorgulandıktan sonra serbest bırakıldılar. Tabii bu sorgulama esnasında işkenceye veya kötü muameleye de tabi tutuldular ki bu muameleler gerek Filistin gerekse İsrail insan hakları kuruluşlarının raporlarına geçmiştir.

Nazi Usulü Tutuklamalar

Siyonistler yürüttükleri lobicilik faaliyetlerinde sürekli, Nazilerin yahudilere karşı başvurdukları insanlık dışı uygulamaları malzeme olarak kullanıyorlar. Oysa İsrail işgal devletini yöneten siyonistlerin Filistinlilere karşı başvurdukları uygulamalar Nazilerin uygulamalarının aynısıdır. Hatta tutuklama metotlarında bile aynen onların metotlarını uygulamaktadırlar.

Filistin Esirler Kulübü başkanı Ahmed Karaki işgalci siyonistlerin tutuklama uygulamalarıyla ilgili bir açıklamasında şunları söyledi: "Siyonistlerin bu uygulamaları Alman askerlerinin II. Dünya Savaşı'nda kullandıkları metodun harfiyen taklididir. Şöyle ki siyonist askerler belli bir bölgeye baskın düzenliyorlar. O bölgedeki sivillere ait tüm evleri kuşatma altına alıyorlar. Ardından 15 - 50 yaş arası bütün erkekleri evlerinden dışarı çıkmaya zorluyorlar. Sonra onları geçici olarak belli bir bölgede topluyor ve orada elleri havada, gözleri bağlı bir halde bekletiyorlar. Sonra da teker teker kimliklerini inceliyor ve herhangi bir tevkif ya da tutuklama belgesi olmaksızın onlarcasını gözetim altına alıyorlar."

Aynı hususu özerk yönetime bağlı Esirler bakanı Hişam Abdurrazık da vurguluyor ve işgalcilerin, baskınlarda insanları toplu halde belli bir sahada uzun süre aramaya ve sorgulamaya tabi tuttuktan sonra gruplar halinde tutukladıklarına dikkat çekiyor. Bakan bu uygulamaya sadece belli bir bölgede değil, Filistinlilerin yaşadığı tüm şehirlerde, yerleşim bölgelerinde ve mülteci kamplarında başvurulduğunu ifade ediyor.

İşgal güçlerinin bu tür toplu tutuklama işlemleri, Aksa İntifadası sürecinde neredeyse gündelik hale geldi. Çünkü işgal güçleri her gün bir yere baskın düzenliyor ve böyle toplu tutuklamalar yapıyorlardı. Geçici olarak belli bir meydanda tutulanlar daha sonra bırakılsalar da orada saatler süren sorgulama ve kimlik denetimi esnasında büyük eziyetlere ve aşağılayıcı muamelelere tabi tutuluyorlar. Bu yüzden denilebilir ki Aksa İntifadası süresince Gazze ve Batı Yaka bölgelerinde yaşayan, 15-50 yaş arası Filistinli erkeklerin en az üçte ikisi bu çirkin muameleye maruz kalmıştır.

el-Mizan İnsan Hakları Merkezi yetkililerinden Av. Adnan el-Hicaz bu çirkin tutuklama uygulamalarıyla ilgili olarak şu bilgileri veriyor: "Bu uygulama intifadanın başlangıcından itibaren gündelik hale gelmiş ve dramatik sayıda insan bu yolla gözetim altına alınmıştır. İnsanların kalabalık kitleler halinde, köyleri, şehirleri ve muhtelif yerleşim birimlerini birbirinden ayıran geçiş noktalarında saatlerce eziyet altında bekletilmeleri uygulaması ise bunun dışındadır. Siyonist yönetim tutuklamalarda her ne kadar yasaları uyguladığını söylese de yapılanların hiçbir yasal gerekçesi yoktur. Öyle toplu halde tutuklanarak kendi yerleşim alanlarından kitleler halinde başka yerlere nakledilen insanların tamamı sivildir ve Dördüncü Cenevre Sözleşmesi'nin himayesinde olmaları gerekir. Bu sözleşme sivillerin kendi yerleşim alanlarından zorla başka yerlere nakledilmelerini yasaklamaktadır. Oysa işgal devleti Gazze veya Batı Yaka bölgelerinden topluca tutuklananları içeriye (yani İsrail olarak gösterilen 1948'de işgal edilmiş bölgeye) naklediyor. Ayrıca bunları herhangi bir yargılamaya tabi tutmadan idari cezaya çarptırıyor."

Ne yazık ki emperyalist güçler Cenevre Sözleşmesi'ni İsrail işgal devletine karşı işletmediklerinden işgalciler Filistinlileri esir almada ve onlara kötü muamele yapmada kendilerini tamamen serbest ve rahat hissediyorlar.

Esirlere İşkenceler

İsrail işgal devleti işkenceyi yasalaştıran bir devlettir. İşgal devletinin yasaları ŞABAK adı verilen iç istihbarat örgütü elemanlarının Filistinli tutuklulara işkence yapmalarına izin veriyor. Bu yasaların kaldırılması için bizzat İsrail insan hakları örgütleri İsrail Yüksek Mahkemesi'ne müracaatta bulundular. Ancak İsrail Yüksek Mahkemesi bu talepleri reddederek sadece bazı işkence metotlarının yasaklanması için müracaatta bulunulabileceği yönünde açıklama yaptı. Ne var ki İsrail Yüksek Mahkemesi açısından bu yöndeki taleplerin de bir anlam taşımayacağı belliydi ve o yönde de herhangi bir gelişme olmadı. Bundan dolayıdır ki Filistinli esirlere ve tutuklulara işgalci güçler tarafından ağır işkenceler yapılmakta ve hatta bazıları bu işkenceler yüzünden hayatlarını kaybetmektedirler. Biz de dosyamızın bu bölümünde söz konusu işkenceler hakkında bazı özet bilgiler vermek istiyoruz.

Esirlere uygulanan işkenceler hakkında bizzat işkenceye maruz kalan esirlerin verdiği bilgileri aktaralım. Tam kırk dört gün süreyle ŞABAK elemanları tarafından sorgulamaya tabi tutulan, Ramallahlı Felah Ebu'n-Nediyy maruz kaldığı işkenceler hakkında şunları söylüyor: "Soruşturmanın sürdüğü 44 gün boyunca gece ve gündüz sürekli ellerim bağlıydı. Kollarıma biri bileklerimin altından diğeri üstünden bağlı iki ayrı kelepçe geçirdiler. Zorunlu ihtiyaçlar için çözüp tekrar bağlamak istediklerinde iri cüsseli, çirkin görünümlü bir adamı çağırıyorlardı ve o öyle şiddetli bir şekilde bağlıyordu ki adeta kendimi ölecek gibi hissediyordum. Kelepçelerin kollarımda yol açtığı acıdan dolayı yemek için çözdüklerinde ellerimi ağzıma götüremiyordum. Soruşturmanın ilk 48 saati en zor ve çekilmez dönemdi. Tutuklanışımın ilk dakikasıyla birlikte bu zor dönem başladı. Önce bir saat süreyle sürekli sorguya çekildim. Hiç uyumama fırsat vermediler. Buna ek olarak oldukça eziyet verici bir şekilde bedensel ve psikolojik işkenceler yaptılar. Sonra benim askeri soruşturmaya tabi tutulmam için karar çıktığını bildirdiler. Oysa bana böyle bir karara dair herhangi bir yazı veya belge göstermediler. Sonra Filistin askısı olarak bilinen askıya çektiler. Bu askı bedenimin her tarafında acı duymama sebep oldu. Bu işkence en çok acı veren işkenceydi. İkinci derecede de kollarımdaki kelepçelerin iyice sıkılması geliyordu. Bir diğer işkence şekli de "şibh" metoduydu. Bunda da ben ayaktayken kollarımı tavandan bağlıyor sonra ayaklarımı yavaş yavaş aşağıya indiriyorlardı. Bu da çok acı veriyordu. Uygulanan işkencelerin şiddeti ve zorluğu sebebiyle bedenim iyice hareketsiz bir hale geldi. Bunun üzerine işkence sebebiyle kol ve bacaklarımda kırık çıkık olup olmadığını inceletmek için beni işgal altındaki Kudüs'te bulunan Hedasa hastanesine götürdüler. Kelepçelerin iyice sıkılması sebebiyle bileklerimde büyük oyuklar oluştu. En büyüğü de bayağı ezilen sol bileğimde oluştu ki bunun izi bugün hala gözle görülebilecek şekilde devam ediyor." Avukatı bayan ed-Dekmak, Ebu'n-Nediyy'in sol bileğindeki oyuğu tetkik ettirdi ve bunun sol kolunda kalıcı bir rahatsızlığa yol açabileceğini dile getirdi.

Yine Ebu'n-Nediyy'in verdiği bilgilere göre işgalciler soruşturma süresince eşini üç kere yanına getirmişler. Bunu yapmaktaki amaçları ise eşini manevi yönden yıpratmak ve ona psikolojik eziyet etmek. İşgalciler Ebu'n-Nediyy'e karşı muhtelif tehditlerle de eziyet etmişler. Bu tehditlerden biri: "Senin fuhuş yaptığına ve ahlak dışı işlere bulaştığına dair haberler yayarız." Bir diğer tehditleri: "Bulunduğun bölgede bizimle yardımlaştığını ve istihbarat elemanımız olarak çalıştığını iddia ederiz." İşgalciler bu iki tehdidi çok sık kullanıyor ve hatta bazı kişileri yıpratmak amacıyla bu tür haberleri yayıyorlar. Dolayısıyla bir kimse hakkında siyonistlerin yaydığı bu tür haberlere kesinlikle itibar etmemek gerekir. Çünkü onlar kendi adamlarını deşifre etmez, düşmanlarına iftira atarlar. İşgalcilerin Ebu'n-Nediyy'e ve daha birçoklarına karşı kullandıkları bir diğer tehdit metodu ise evine baskın düzenleyerek eşine ve çocuklarına kötülük edebilecekleri tehdidi.

İşgalcilerin işkencelerine maruz kalan Filistinli tutsaklardan bir diğeri, Batı Yaka'nın el-Halil şehrinden 23 yaşındaki Cihad Kasım Ubeydo da şu bilgileri veriyor: "Beni beş gün süreyle gece ve gündüz sürekli devam edecek şekilde bir sandalyeye bağladılar. Ellerim arkadan bağlıydı. İtirafta bulunmadığım halde eşimi öldürecekleri tehdidinde bulundular."

Cihad Kasım Ubeydo, 11 gün süreyle hücrede tutuldu. Önce hakkında idari mahkumiyet kararı verildi. İdari mahkumiyet ise herhangi bir yargılamaya tabi tutmaksızın soruşturma merhalesinde, herhangi bir yasal zemine oturtulmadan verilen mahkumiyetlere deniyor. İdari mahkumiyetler için bir sınırlama getirilmiyor. Sorgulayanlar verdikleri idari mahkumiyet süresinin dolmasından sonra bu süreyi uzatabiliyor veya yeni bir idari mahkumiyet kararı verebiliyorlar. Cihad Kasım Ubeydo, hakkında verilen idari mahkumiyet süresinin dolmasından sonra tutulduğu en-Nakab zindanından soruşturma amacıyla alındı. İşgalciler, tehdit amacıyla hamile eşini yanına getirdiler ve gözlerinin önünde ona saldırdılar. Bu saldırı yüzünden hamile kadının karnındaki cenin hayatını kaybetti ve kadın daha sonra düşük yaptı.

Siyonist vahşilerin işkencelerine maruz kalan Filistinli tutsaklardan biri de yine el-Halil'den 26 yaşındaki Mahmud Muhammed Amr idi. Mahmud Muhammed Amr durumunu Esirler Kulübü avukatlarından Fehmi el-Uveyvi'ye arz etti. Amr, oldukça vahşi işkencelere maruz kaldığını, özellikle kollarının arkadan bağlanması suretiyle yapılan işkencelerden dolayı büyük eziyetler çektiğini ifade etti. Askalan (Aşkelon) zindanında tutulan Amr kendisine bu işkencenin gündelik olarak 12 saat süreyle ve 12 gün boyunca yapıldığını ifade etti.

Ramallah'tan 25 yaşındaki Zahir Atta Arif er-Rimavi de sorgulama esnasında 48 saat süreyle kollarının arkadan bağlı bir şekilde askıda tutulduğunu, bu esnada hem kollarının, hem de ayaklarının bağlandığını, üstelik kendisine çok çirkin ifadelerle sövüldüğünü, hakaretler edildiğini, verilen yemeklerin de yenmeyecek derecede kötü olduğunu ifade etti.

Bu aktardıklarımız sadece birkaç tutsağın ağzından İsrail işgal devletinin Filistinli tutsaklara uyguladığı işkencelere dikkat çekme amacı taşıyan bilgiler mahiyetini taşıyor. Tabii işkenceye maruz kalanlar sadece bunlar değil, yapılan işkence türlerinin de hepsi bu kadar değil. Böyle tekli soruşturmalarda yapılan işkencelerin yanı sıra toplu işkenceler de yapılıyor. Toplu işkencelerin başında ise zindanlardaki kötü şartlar geliyor. Kendisi Batı Yaka'nın Beytlahm şehrinden olan 22 yaşındaki Muhammed Abdülkadir el-Musalime, Filistin Esirler Kulübü avukatlarına verdiği bilgide kendisinin tutulduğu zindanda şartların çok kötü olduğunu dile getirdi. Zindanda haşeratın ve zararlı böceklerin her tarafı kuşattığını, bu yüzden de birçok tutsağın bu zararlı canlıların yaydığı hastalığa maruz kaldığını, birçoklarının haşerat tarafından ısırıldığını dile getirdi. Askalan cezaevinde tutulan ve adından yukarıda söz ettiğimiz Mahmud Muhammed Amr, kaldığı cezaevinde tutsakların maruz kaldıkları çirkin muameleler ve zindan şartlarının kötü olması sebebiyle birçok kez açlık grevine gittiklerini ifade etti. Yine aynı kişinin verdiği bilgilere göre Askalan zindanında cezaevi yönetimi tutsaklardan hasta olanların hastaneye kaldırılmalarını veya doktor gözetiminden geçirilmelerini kabul etmedi. Sadece Askalan'da değil daha birçok zindanda tutsaklar maruz kaldıkları kötü muameleler ve kötü şartlar sebebiyle değişik zamanlarda açlık grevleri düzenlediler. Bu açıdan zindanlardaki şartların biraz daha ayrıntılı olarak ele alınmasına ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

Zindanlar: Kesintisiz İşkence Mekanları

Filistinli tutsakların tutulduğu zindanlar tam anlamıyla kesintisiz işkence mekanlarıdır. Ne yazık ki uluslararası anlaşmaların, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin ve meşhur Cenevre Sözleşmesi'nin tutsaklarla ve mahkumlarla ilgili maddeleri İsrail işgal devletinin zulüm uygulamalarına karşı işletilmiyor. Bu yüzden de Filistinli tutsaklar, siyonist işgalcilerin sınır tanımaz vahşetleri karşısında her türlü ilgiden, haklarını arayacak bir ilgi elinden yoksun vaziyette zulmün bütün şiddetini hissediyorlar.

Filistinli tutsakların maruz kaldığı zindan şartları hakkında fikir vermesi için bir örnek üzerinde durmak istiyoruz: Beyt İl zindanı. Beyt İl, İbranicede Tanrının Evi anlamına geliyor. İşgalciler Batı Yaka'da işgal güçlerinin yönetim merkezlerini o mıntıkaya kurduklarından bu adı vermişler. İşte "Tanrının Evi" adını verdikleri bu mıntıkada kurdukları zindanda, ırkçı zihniyetlerini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor ve Filistinli tutsaklara kendilerince "Tanrının Gazabı"nı gösteriyorlar.

Filistin Esirler Kulübü'nden avukat Fatıma en-Netişe'nin Beyti İl zindanını ve oradaki tutsakları ziyaret etmesinden sonra verdiği bilgileri burada aktaralım:

Buradaki tutsaklar son derece kötü şartlarda tutuluyorlar. Her şeyden önce ailelerine bulundukları yeri kesin bir şekilde bildirmelerine izin verilmiyor. Yanlarında götürdükleri eşyalarına ve çoğu zaman paralarına el konuyor. Birçok tutsak bu konuda zindan yönetimine şikayette bulunduğu halde hiçbir sonuç alamamış.

Esirler Kulübü'nün Beyti İl zindanıyla ilgili raporunda da şu bilgiler veriliyor:

Zindanda tutulan tutsakların dinlenme sahasına çıkma imkanları yok. Bunun sebebi ise "dinlenme sahası" nitelendirmesine uygun bir yerin olmaması. Dinlenme sahası olarak tahsis edilen yer zindanın arka tarafında 3x3 m ebatlarında, etrafı demir parmaklıklarla ve dikenli tellerle çevrilmiş dar bir alan. Temizlik diye bir şey yok. Tutsakların tutulduğu yerler nemli ve bakımsız. Her tarafını haşerat kuşatmış. Temizlik maddeleri ve havalandırma aletleri yok. Kişisel temizlik imkanları ise yok denebilecek durumda. Birçok tutsak oraya atıldığı gün üzerinde olan elbiselerle duruyor, çünkü değiştirebileceği bir başka elbisesi yok. Zindan yönetimi başka bir elbise vermiyor. Zindanı ziyaret etmelerine imkan verilen avukatların sağladığı şeyler tutsakların ihtiyaçlarının yüzde otuzunu karşılamıyor. Zaten avukatların götürdüğü eşyalara zindan girişinde el konuyor, onların da birçoğu tutsaklara ulaştırılmıyor. Kızılhaç teşkilatının sokabildiği ihtiyaç maddeleri ise tutsakların ihtiyaçlarının çok az bir kısmını karşılayabiliyor. Tutsakların banyo yapmalarına ve ihtiyaç oranında su kullanmalarına fırsat verilmiyor. Zaten banyo yapmak isteseler de banyodan sonra üstlerine giyebilecekleri yeni ve temiz elbiseleri olmuyor. Tutsaklara verilen yiyecekler son derece berbat. Üstelik ihtiyaç miktarının da altında. Çok kötü olması sebebiyle de çoğu zaman geri gönderiyorlar. Sağlık hizmetleri için bir doktor var ve hasta tutsakları bu doktor muayene ediyor. Ancak zindan yönetimi doktorun istediklerini yaptırmıyor. Doktorun yazdığı ilaçlar zamanında verilmiyor. Bazen yazılan ilaçlar değil alternatif ilaçlar veriliyor. Kışın soğuk günlerde, tutsaklar çok sıkıntı çekiyorlar. Zindanda iyi bir ısıtma sistemi bulunmadığından ve çoğu zaman üstlerinde yeterli giysi olmadığından üşüyorlar. Yatakta üstlerine örtünmeleri için verilenler ise kirli olması sebebiyle oldukça pis kokan battaniyeler. Zindanın özel sorgulama bölümünde sadece bir tane tuvalet var ve burada ön sorgulamaya tabi tutulan tutukluların tuvaleti 15 dakika öğleden önce, 15 dakika da öğleden sonra olmak üzere günde toplam yarım saat kullanmalarına izin veriliyor. Bu bölümde tutulanların sayısı az da olsa bu uygulama değişmiyor. Zindanın içindeki tutsakların gardiyanlarla konuşup anlaşmaları zor. Çünkü gardiyan olarak Rusya göçmeni yahudilerden seçilen askerler tayin edilmiş ve onların da hiçbiri Arapça bilmiyor. Bu yüzden tutsaklar onlara durumlarını anlatamıyorlar. Hatta haklarındaki yasal süreçle ilgili durumları bile izah edemiyorlar.

Beyti İl zindanındaki şartları bir örnek olarak sunmaya çalıştık. Ancak diğer zindanların durumu daha farklı değil. Hatta bazı zindanlardaki şartlar belki Beyti İl'deki şartlardan çok daha fenadır. Ancak biz Beyti İl zindanıyla ilgili bilgilerin diğerleri hakkında da fikir vereceğini düşündüğümüzden bu konuyla sözü daha fazla uzatmak istemiyoruz.

Siyonist Vahşet Mağduru Çocuklar

Filistinli çocuklar İsrail işgal güçleri ve genelde tüm siyonistler için sürekli hedef olagelmişlerdir. Birinci intifada döneminde kuytu yerlere götürülüp kolları bacakları kırılan çocukların görüntülerini bütün dünya seyretti. Aksa İntifadası'nın başlangıç günlerinde Muhammed Cemal ed-Durre adlı çocuğun, babasının onca haykırışlarına, yalvarmalarına rağmen hedef alınarak öldürülmesini de bütün insanlık televizyon ekranlarından gördü. İşte bu çocuklarla aynı hakları yani varlık haklarını, kendi öz yurtlarında yaşama haklarını savunan binlerce çocuk işgal güçlerinin tutuklama ve esir alma faaliyetlerinde de sürekli hedef olmuşlardır.

Filistin özerk yönetimi Esirler Bakanlığı'nın hazırladığı bir rapora göre Aksa İntifadası'nın başlangıcından buyana iki binden fazla çocuk işgal güçleri tarafından tutuklandı.

İşgal devleti, birinci intifada döneminde uygulamaya koyduğu ve 12-14 yaş arası çocukların da tutuklanmasına izin veren 231 sayılı askeri yönergesini 1999'da yeniden uygulamaya koydu. İşte bu yönergeye dayanılarak binlerce çocuk işgal güçleri tarafından aşırı derecede şiddet kullanılarak tutuklanmış ve zindanlara doldurulmuştur.

En son hazırlanan raporlara göre halen İsrail zindanlarında 18 yaşın altında 350-400 civarında çocuk bulunuyor. Bunların 35'i idari mahkumiyetle yani yargı dışı mahkumiyet kararıyla zindanda tutuluyorlar.

Çocuklar tutuklamalarda ve sorgulamalarda oldukça kötü muamelelere maruz kaldıkları gibi zindanlarda da son derece çirkin ve insanlık dışı uygulamalara muhatap oluyorlar. Kendilerine karşı tehdit ve şiddet uygulamalarına başvuruluyor, en doğal haklarından mahrum bırakılıyorlar, işkenceye tabi tutuluyorlar. Bu çocukların durumları uluslararası kuruluşları ve insan hakları örgütlerini, tutsak ve tutuklu haklarıyla ilgili metinler açısından ilgilendirdiği gibi ayrıca çocuk olmaları yönünden yani çocuk haklarıyla ilgili metinler ve maddeler açısından da ilgilendiriyor. Ama ne yazık ki işgal devletine karşı bu yönden de baskı ve yaptırım yapılmıyor ve siyonistlerin zindanlarında tutulan çocuklar da sahipsiz ve perişan halde terk ediliyorlar.

Çocuk tutsaklar muhtelif tutukevlerine ve zindanlara dağıtılmış durumdalar. Bunlardan bazıları: Yeşil hat içinde kalan Telmund zindanı, Batı Yaka şehirlerinden Ramallah yakınındaki Ufer zindanı, Batı Yaka şehirlerinden el-Halil yakınındaki Atsamun zindanı, Ramallah'ın kuzeyinde yer alan Beyt İl (Tanrının Evi) zindanı, Nablus'un güneyindeki Hivara zindanı, yeşil hat içinde kalan ve el-Afule yakınında bulunan Mecdo zindanı, Batı Yaka şehirlerinden Kalkiliya yakınında bulunan Kadomim zindanı, Cenin yakınında bulunan Salim zindanı, Hayfa yakınındaki er-Remle ve el-Celime zindanları ve Kudüs'teki bir soruşturma merkezi. Buraların bazıları sadece sorgulama merkezi, bazıları esir kampı olarak kullanılıyor.

Yukarıda da belirttiğimiz üzere zindanlarda tutulan çocuk tutsaklar ve tutuklular muhtelif işkencelere de maruz kalıyorlar.

İşkenceden Çocuklar da Kurtulamıyor

İsrail zulmünün izin verdiği işkenceden Filistinli çocuk tutsaklar ve tutuklular da kurtulamıyor. Filistin Esirler Kulübü'nün bu konuda hazırladığı raporlarda şu bilgiler veriliyor: Çocuk tutsakların maruz kaldığı işkence metotlarının başında darp yani dövme geliyor. Bu çocuklar vücutlarının her tarafından dövülüyorlar. En çok da vücutlarının üst kısımlarından ve başlarından dövülüyorlar. Şiddetli bir şekilde silkelendikleri oluyor. Bu dövmeler ve silkelemeler sebebiyle bazen şuurlarını kaybettikleri oluyor. Bazen kolları ve bacakları bağlanıyor ve bu şekilde uzun süre bekletiliyorlar. Bazen duvara yapışık halde dimdik bir vaziyette saatlerce durmaları isteniyor. Bazen de yakınlarına, beraberlerindeki tutuklulara ve hatta dini inançlarına, ilahlarına küfredilerek manevi işkence yapılıyor.

Esirler Kulübü avukatları çocuk tutsakların tutulduğu zindanları ziyaretlerinden sonra yaptıkları açıklamalarda bu çocukların, uluslararası anlaşmalarda kayda bağlanmış haklarının hepsinden mahrum olduklarını dile getirdiler. Avukatların verdiği bilgilere göre çocuklar oldukça kötü muamelelere maruz kalmaktan ve saldırılardan şikayetçi oluyorlar. Çoğu zaman askeri mahkemelere çıkarılıyorlar ve haklarında oldukça sert hükümler veriliyor. Oysa uluslararası anlaşmalara göre çocukların askeri mahkemelerde yargılanmamaları gerekiyor.

16 Nisan 2003 tarihinde Beyti İl zindanını ziyaret eden, Esirler Kulübü avukatlarından bayan Fatıma en-Netişe burada tutulan tutsakların önemli bir kısmının 18 yaşın altındaki çocuklardan oluştuğunu ifade etti. Beyti İl zindanındaki şartlar hakkında ise daha önce yeterince bilgi vermiştik. Bu bilgiler bile İsrail zindanlarında tutulan çocuk tutsakların ne gibi kötü muamelelere ve insanlık dışı uygulamalara maruz kaldıkları hakkında fikir vermeye yeter. Av. Fatıma en-Netişe'nin verdiği bilgilere göre Beyti İl'de tutulan çocuk tutsakların birçoğu kötü şartlar sebebiyle solunum yolları rahatsızlıkları çekiyor. Burada tutulan çocukların banyo yapmalarına ve maruz kaldıkları hastalıklardan dolayı tedavi görmelerine fırsat verilmiyor. İlginçtir ki burada tutulan çocuk tutsakların birçoğu gıyabi olarak yani mahkeme önüne çıkmalarına bile fırsat verilmeden mahkum edilmiş. Bu gıyabi kararlarda da ŞABAK'ın polis merkezlerinde aldığı itiraflar dayanak kabul edilmiş. Oysa bu itirafların tamamı işkence altında, şiddetli dövmelerle ve muhtelif işkence metotlarıyla alınmış itiraflar.

Zindanlarda tutulan çocukların çoğu zaman aileleri ve yakınları tarafından ziyaret edilmeleri engelleniyor. İşgal devletinin sık sık uyguladığı abluka dönemlerinde ise zaten aile fertleri tarafından ziyaret edilmeleri mümkün olmuyor. Bu engellemeler çocukların psikolojik yönden yıpranmalarına sebep oluyor ve bu da onlara manevi bir işkence oluyor. Sadece bu kadar değil. Çocuk tutsaklara aileleri tarafından gönderilen mektuplar da çoğu zaman ulaştırılmıyor. Bu yüzden aile fertleriyle irtibatları bazen çok uzun süre kesiliyor. Aileleri tarafından, ihtiyaçlarının temini için getirilen eşyalara el konuluyor.

Çocuk hapishanesi olarak bilinen Talmund zindanında resmi olarak bir doktor bulunduruluyor. Ancak buradaki çocuk tutsaklar doktorun kendilerine insanca muamele etmemesinden şikayetçi oluyorlar. Bazen herhangi bir şikayetlerini ilettiklerinde sert ve düşmanca bir muameleyle karşılaştıklarını söylüyorlar. Ayrıca doktor normalde oranın görevlisi olarak gösterildiği halde sadece zindan yönetiminden herhangi bir talep olduğu zaman gidiyor. Hasta çocuklar için gerekli ilaçlar da temin edilmiyor. Öte yandan tedaviye alınan çocuk adeta bir hücreye alınıp arkadaşlarıyla irtibatı kesiliyor. Bu yüzden çocuklar sıhhi şikayetlerini iletmek istemiyorlar.

Talmund cezaevinde 2000 yılı başından 2001 yılı sonuna kadar geçen iki yıllık süre içinde cezaevi yönetimi tarafından çocuklara dört kere toplu saldırı gerçekleştirildi. Bu saldırılarda göz yaşartıcı gazlar ve sert coplar kullanıldı. 26 Haziran 2001 tarihinde gerçekleştirilen toplu saldırıda da üç çocuk şuurunu kaybetti, 11 çocuk muhtelif yerlerinden şiddetli şekilde yara aldı.

Direniş ve Sabrın Sembolü Filistinli Kadınlar

Filistinli kadınlar direniş ve mücadelenin sembolü oldukları gibi İsrail zulmünü de bütün şiddetiyle ruhlarında hissetmektedirler. Yerine göre şehitlerin geride bıraktığı yetim çocukların geçim ve bakımını üstlenmek zorunda kalan dul kadınlardır. Yerine göre oğullarını kutsal davalarına ve vatanlarına feda eden şehit anneleridir. Yerine göre zindanda siyonist vahşetin pençesinde kalan oğullarının acılarını kendi yüreklerinde katlanmış olarak hisseden esir anneleridir. Yerine göre esir eşlerinin emanetlerine büyük bir hassasiyetle sahip çıkarken, onların İsrail canavarının elinde nasıl bir acı ve ızdırap çektiğini düşünmekten gözlerine uyku girmeyen acılı hanımlardır. Yerine göre direniş ve mücadeleye aktif olarak katılan dava kadınlarıdır. Yerine göre de davalarına iman ve duyarlılıkla sahip çıkmaları sebebiyle işgalci zalimlerin toplama kamplarında acı ve ızdırap içinde hürriyete kavuşacakları günü bekleyen tutsak hanımlardır.

İsrail zulmünü tanımak istiyorsanız Filistin'de varlık mücadelesinin içinde doğmuş, büyümüş ve saçlarını ağartmış bir kadının hayat hikayesini okuyun. Hayat hikayesini okuyacağınız kadın çocukluğunu ya bir şehidin hanımına emanet ettiği bir yetim ya da bir tutsağın baba yolunu gözleyen küçük yavrucağı olarak geçirmiştir. Baba ilgisinden mahrum halde, acılı bir annenin kucağında büyüyen bir yavru. Eskiyen ayakkabılarını yenileyecek babası ya şehit edilmiştir, ya da zindanda siyonist vahşetin pençesinde hürriyetinden mahrum bir halde gün saymaktadır. Bütün bu acılara katlanarak büyür ve genç kızlık çağına gelir. O artık siyonist işgalciler tarafından kirletilen kutsal mabedlerini kurtarmak, vatanını işgal kirinden temizlemek için mücadele eden mücahideler kervanına katılmıştır. İşte bu kutsal mücadelede o bir gün olur birçok dava arkadaşı gibi kendini siyonist vahşetin esir kamplarından birinde bulur. Esir kamplarından hasbelkader çıktığında kutsal davasına yeni mücahitler ve mücahideler kazandırmak için evlenmeye karar verir. Evlenir ama onun için bir balayı yoktur. Daha evliliğin sıcaklığını bile yeterince hissetmeden bir akşam genç kocasının işgalci siyonistler tarafından yakalanıp toplama kampına götürüldüğü haberini alır. Buna rağmen acı ve ızdırabı içine atarak sabır ve tahammül imtihanında başarılı olmanın mücadelesini vermektedir. İşte bu duygularla kocasının kendisine emanetleri olarak gördüğü yaşlı anne ve babasına hizmet eder. İşgalci siyonistlerin Filistinli tutsaklara yönelik herhangi bir yargı düzenleri olmadığından kocasının zindandan ne zaman çıkacağını bilmemektedir. Bununla birlikte belki bir gün, işgalciler tarafından rehin tutulan kocası bazı tavizler karşılığında serbest bırakılır ve o bu kez adeta evliliği yeniden yaşıyormuş, yeniden gerdek odasına giriyormuş gibi heyecanlanır. O heyecan fazla sürmez, çünkü aradan ya birkaç gün ya da birkaç ay geçtikten sonra kocasının işgalci siyonistlerin vahşi saldırılarında şehit edildiğinin haberini alır. Bu haberle onun yüreğini paramparça olur ama acısını içine gömmek, sabretmek zorundadır. Çünkü o artık karnında bir emanet taşımaktadır. Onu doğurup büyütme, kutsal davaya yeni bir mücahit kazandırma, direniş bayrağının yere düşmemesi için verilen mücadeleye asker yetiştirme azmindedir. Karnındaki emaneti doğurup bin bir sıkıntıyla büyütmeye çalışırken bir gece, saat 02.00'den sonra işgalciler onun evini kuşatır ve ellerindeki megafonlarla: "Derhal evi boşaltın aksi takdirde eviniz üstünüze yıkılacaktır" ilanı yaparlar. Evi boşaltmak zorundadırlar, çünkü daha önce evlerini boşaltmayan ailelerin evlerinin üstlerine yıkıldığı tecrübe edilmiştir. Evlerini boşaltırken küçük çocuğunun biberonunu ve süt şişesini bile dışarı çıkarmasına izin verilmez. İşgalciler getirdikleri iş araçlarıyla, vinçlerle evini yerle bir ederler. O yaşlı büyükleriyle ve henüz süt çağındaki yetim çocuğuyla birlikte evsiz barksız bir halde kendini sokakta bulur. Ama direniş ve mücadele azminden hiçbir şey kaybetmemiştir. Çünkü o kendini teslimiyeti asla kabul etmeyen bir davanın içinde görmektedir. Her şeye rağmen direnir. Bütün zorluklara katlanarak yetim çocuğunu büyütmeye çalışır. Büyütmeye çalıştığı yetim çocuğuna bir hayır kurumu "yetim kefaleti" programından yardım temin eder. Ama bu yardım da uzun sürmez, çünkü çok geçmeden o yardım kuruluşunun faaliyet yürüttüğü ülkedeki kukla yönetim bu kuruluşu "teröre destek vermek"le suçlayarak kapatır ya da faaliyetlerini durdurur. Çünkü çağdaş emperyalizmin güdümündeki kukla yönetimler açısından varlık mücadelesinin içindeki dul kadınlara ve onların yetim çocuklarına yardım etmek de teröre destek anlamına gelmektedir.

İşte bu hikaye yani acılarla, ızdıraplarla dolu bir mücadele hikayesi sürüp gitmektedir. Bu hayat Filistinli kadının hayatıdır. İşte bu hayat aynı zamanda direniş ve mücadele azminde örnek alınacak dik duruşlarla, kararlılıklarla dolu bir hayattır. Bu hayatın içindeki mücadele ve dava ehlini, ihanetle, kendi yurtlarını satmakla itham ederek, o insanların verdiği imtihanı Allah'ın kendilerine bir cezası olarak nitelendirenler hem o insanlara hem de Allah'ın adaletine iftira etmektedirler. Bu iddialarıyla vahşi siyonistlerin yıllardan beridir sürdürdükleri yalan ve iftiralarla dolu propaganda programlarına hizmet ettiklerinin, bu yüzden de büyük bir vebal yüklendiklerinin ise farkında değildirler.

Bu hayatın içindeki Filistinli kadın esaretin acısını da bütün yönleriyle yaşamaktadır.

Kadın Tutsakların Acıları

Filistinli kadın tutsaklar hakkındaki bilgileri Filistin Esirler Kulübü'nün hazırladığı dosyalardan alıyoruz. Bu dosyalarda verilen bilgilere göre 1967 işgalinden buyana, yeşil hat dışında kalan Filistin bölgelerinden beş bin Filistinli kadın işgalciler tarafından tutuklanarak zindana konuldu. Tutuklananlar arasında çocuk yaşındaki kızların yanı sıra yaşlı kadınlar da yer aldı. Tutuklananların önemli bir kesimini ise çocuk sahibi anneler oluşturuyor. Bunlardan bazıları uzun bir süre zindanda kaldı. Hatta zindanda çocuk doğurup, çocuklarını iki yıl boyunca orada emzirenler bile var. Macide Selayime, Zehra Kar'uş, Rabiha Ziyab, Itaf Ulyan ve Semiha Hamdan ömürlerinin önemli bir kısmını zindanda geçiren Filistinli kadınlara birkaç örnek. Bunlardan Semiha Hamdan ve Macide Selayime zindanda çocuk doğurup emzirenlerden. Yine Emime el-Ağa da zindanda çocuk doğuran Filistinli kadınlardan. Son olarak da Kudüs'ten Mirfet Taha adında bir kadın tutsak 8 Şubat 2003 tarihinde er-Remle zindanında doğum yaptı ve Vail adını verdiği bebeğini halen demir parmaklıklar arkasında emzirmeye devam ediyor.

Erkek tutsaklar gibi kadın tutsaklar da oldukça çirkin muamelelere ve işkencelere maruz kaldılar ve halen de kalıyorlar. Birçok tutsağın verdiği bilgiler ve haklarında tutulan doktor raporları kadın tutsakların da hem bedensel, hem de psikolojik işkenceye maruz kaldıklarını belgeliyor. Psikolojik işkencelerin maksadı ise onları yıldırmak ve davalarına sahip çıkmalarını engellemek.

Kadın tutsaklar çeşitli kötü muamelelere ve işkencelere maruz kaldıkları gibi içinde bulundukları zindanların şartları da son derece kötü. Bu kötü şartlardan dolayı hasta olanların ise tedavileriyle ilgilenilmiyor.

Filistinli kadın tutsaklar çektikleri bütün zorluklara rağmen, bazen erkeklerin başaramadıkları örnek tavırlar sergilemeyi başarabildiler. Bunlardan biri 1996 Taba Anlaşması'ndan sonra sergiledikleri kahramanca tavırdır. Söz konusu anlaşmayla kadın tutsaklardan bazılarının serbest bırakılmasına karşı çıktı ve hepsinin birden serbest bırakılmaması durumunda hiçbirinin zindandan çıkmayacağını bildirdiler. Bu mücadelelerini 1997 başına kadar tavizsiz bir şekilde sürdürdüler ve sonuçta işgal devleti hepsini serbest bırakmak zorunda kaldı.

Kadın tutsaklar Oslo İlkeler Anlaşması'ndan sonra da "Tüm Kadın ve Erkek Tutsaklar Serbest Bırakılmadan Barış Yok" sloganıyla örnek bir hürriyet mücadelesi verdiler.

Bunun yanı sıra değişik zamanlarda gerçekleştirdikleri açlık grevleri, ortak direniş eylemleri vs. ile örnek mücadeleler sergilediler. Bunlardan biri 1984'te gerçekleştirdikleri ve 18 gün süren açlık grevidir. Yine 1992'de 15 gün, 1996'da 18 gün, 1998'de de 10 gün süreyle açlık grevine giderek seslerini dünyaya duyurmaya çalıştılar. Bu grevlerinde istedikleri en başta kendi koğuşlarının adi suçlardan dolayı tutuklananların koğuşlarından ayrılması, zindandaki hayat şartlarının iyileştirilmesi, hastalananlara muayene ve tedavi imkanları sağlanması, kendilerine kitap temini, radyo dinleme, basını takip etme imkanları sağlanması, ziyaretçiler vasıtasıyla elbise ve diğer ihtiyaç maddelerinin sokulmasına izin verilmesi ve gardiyanlar tarafından eziyet verici, tahrik amaçlı teftişlerin sona erdirilmesiydi. Kadın tutsaklar yürüttükleri direnişleriyle isteklerinden bazılarını kabul ettirmeyi başardılar.

Aksa İntifadası sürecinde kadın tutsakların sayısında artış oldu. Bu dönemde 150 Filistinli bayan işgalciler tarafından tutuklandı ve bunlardan 55 kişi halen er-Remle kadınlar zindanında tutuluyor.

Bazen kadınlar sırf kocalarına işkence ve tehdit olsun diye tutuklanıyorlar. İşgalciler tutuklanan kadını sorgulamaya tabi tutulan kocasının yanına götürüp tehditte bulunarak tutuklu erkeği itirafta bulunmaya zorluyorlar. Bu uygulamanın tüm uluslararası anlaşmalara ve insan haklarına aykırı olmasına rağmen uluslararası kuruluşlar siyonist işgalcilere karşı herhangi bir yaptırım uygulamıyorlar.

Kadınlara yönelik zulüm ve tutuklamaların artmasına rağmen kadınların Aksa İntifadası'ndaki aktivitelerinin gittikçe artması siyonist işgalcileri şaşırtıyor.

Erkeklerden olduğu gibi bayanlardan da henüz çocuk yaşında olan birçok kişi tutuklandı. Bunlardan bazıları henüz 14 yaşında. Aksa İntifadası sürecinde de yasal yükümlülük yaşının altında 6 kız çocuk tutuklanıp zindana atıldı.

İşgal devleti kadınları zindana attığı gibi sürgün uygulamasına da tabi tutuyor. Örneğin Nablus'taki el-Asker mülteci kampından İntisar Muhammed adlı tutsak, hakkında altı ay idari hapis cezası verildikten sonra Temmuz 2002'de erkek kardeşi Kefah ile birlikte Gazze'ye sürgün edildi.

Kadın Tutsakların Dilinden

Filistinli kadın tutsakların İsrail zindanlarında ne gibi muamelelere tabi olduklarını öğrenmek için bir de onların kendi ağızlarıyla verdikleri bilgileri, yapmış oldukları açıklamaları gözden geçirelim:

Raide Muhammed Şehade şöyle diyor: "Cinsel tecavüz tehdidini işgalciler adeta benim boynuma dayanmış bir kılıç gibi kullanmaya çalıştılar. "İtirafta bulun yoksa şu asker hepimizin gözleri önünde sana tecavüz edecek" diye tehditte bulundular. Bu tehdit karşısında bütün bedenim titremeye başladı. Ama ben yine de kararlılığımdan bir şey kaybetmedim ve 'benim size söyleyecek bir sözüm yok' dedim."

Cinsel tecavüz tehdidine maruz kalan kadın tutsaklardan biri de Fatıma el-Kurd. İşgalciler bazı kişileri onun yanına kadar getirtip bu tehdidi yapıyorlar. Fatıma el-Kurd bu tehdit karşısında çok korktuğunu, telaşa kapıldığını ancak daha sonra derhal kendini toparlayıp kararlılığını koruduğunu ifade ediyor.

Vahşi işkence ve tehdit metotlarına maruz kalan kadınlardan Safa Du'aybis de maruz kaldığı uygulamayı şöyle anlatıyor: "(Sorgucu) bana yaklaşarak: "Kocan seni aldığında bakire miydin?" diye sordu. Ben ona aşağılayıcı bir bakışla gözlerimi diktim. Bunun üzerine beni eğip, tecavüzde bulunacak kişiye karşı tutacağı tehdidinde bulundu."

Rehab el-İsevi de, kendisinden istenilen her konuda itirafta bulunmadığı takdirde Dürzi bir erkeği çağırarak tecavüz ettirecekleri tehdidi yapıldığını ifade ediyor.

Kadın tutsaklardan Able Taha, işgalcilerin özel yetiştirilmiş bazı kadınları yanına soktuklarını ve kendisinin, onlar tarafından hakarete ve çirkin muamelelere maruz bırakıldığını söylüyor. Saldırganlar Able Taha'ya süpürgelerle saldırıyorlar. Able Taha bu saldırıya uğradığında hamileliğinin ikinci ayındaymış. Saldırıdan dolayı kanama olunca işkenceciler doktor çağırmak yerine bu halini istismar ederek kendisiyle itirafta bulunması için pazarlıkta bulunmaya başlıyorlar.

Siham el-Burgusi kendisine yapılan işkenceyi şöyle anlatıyor: "Oldukça çirkin ve rahatsız edici koku yayan bir çuvalı başıma geçirip işkence ettiler. Bedenime dıştan belli olmayacak işkenceler yaptılar. Bu şekilde dıştan belli olmayan işkence metotları çok daha tehlikeli oluyor, çünkü öldürücü tesir yapabiliyor. İlk etapta bedende herhangi bir izi görülmüyor ama zaman içinde sivilcelenme, romatizma, iltihaplanma vs. gibi muhtelif müzmin hastalıkların ortaya çıkmasına sebep oluyor."

Yukarıda ismi geçen Raide Muhammed Şehade kendisine yapılan bir işkenceyi de şöyle anlatıyor: "İki iri yarı ve haşin kadın kafama sert ve son derece çirkin koku yayan bir çuval geçirdiler. Sonra ellerimi hiç hareket edemeyecek şekilde bağladılar. Artık ellerimin hiçbir noktasını göremiyordum. Çuvalın yaydığı kötü koku adeta burnumu tıkayacak haldeydi ve sadece o çirkin kokuyu teneffüs ediyordum."

Hadice Ebu Arkub da yapılanları şöyle anlatıyor: "Beni şiddetle dövdüler, boğmaya çalıştılar. Saçlarımı yoldular. Bana tecavüz edecek askerler çağıracakları tehdidinde bulundular. Sadece tehdit etmekle de kalmadılar. Bir askeri üzerime sürdüler. O da katır gibi üzerime atladı. Vahşiler de bulunanların gözleri önünde elbiselerimi yırtmaya başladılar..."

Bunlar Filistinli kadın tutsakların dillerinden, onların maruz kaldıkları vahşeti gözler önüne seren birkaç örnek. Hepsi bu kadar değil tabii ki. Ayrıca yüksek sesle müzik dinletme, saatlerce ayakta tutma, uzun süre uykusuz ve aç bırakma, yakın akrabalarını getirterek onların gözleri önünde tehditte bulunma ve benzeri türden birçok işkence metodu uygulanıyor. Ancak yukarıda verdiğimiz örneklerin Filistinli kadın tutsakların maruz kaldıkları vahşeti gözler önüne serdiğini sanıyoruz. Bütün bu uygulamalar tutuklular ve tutsaklarla ilgili insan hakları hükümlerine ve uluslararası anlaşmalara aykırı olduğu halde İsrail işgal devletine herhangi bir yaptırım ve baskı uygulanmıyor.

Bütün bunların yanı sıra o tutsakların kaldığı zindanlar bizatihi kesintisiz işkence mekanlarıdır. Buralarda en başta temizlik olmadığından çok kötü kokular yayılmaktadır. Kadınlar, yanlarına yedek giysi almalarına fırsat verilmediğinden bazen haftalarca üstlerini değiştirmeden durmaya zorlanmaktadırlar. Kendilerine verilen yiyecekler son derece kalitesiz ve kötüdür. Sağlık hizmetleri verilmemektedir. Bazı zamanlarda verilen direnişler neticesinde birtakım şartlar nispeten iyileştirilse de zaman içerisinde kademeli olarak yine aynı şartlara geri dönülüyor.

Erkek çocuklar gibi henüz yasal sorumluluk çağına gelmemiş kız çocuklar da işgalciler tarafından tutuklanarak zindana atılıyor. Bunların bazıları henüz 14 yaşında. Aksa İntifadası sürecinde de birçok kız çocuk işgalciler tarafından tutuklandı. Bunlardan 6'sı halen zindanda tutuluyor.

Filistinli Tutsaklar Kobay Olarak Kullanılıyor

Filistinli tutsaklara normal şartlarda sağlık hizmetleri verilmezken, sağlık hizmeti verildiğinin iddia edildiği sırada yahut daha başka gerekçeler oluşturulması suretiyle çoğu zaman kobay olarak kullanılıyorlar.

Şimdiye kadar birçok sağlık kuruluşu ve insan hakları kuruluşu Filistinli tutsakların, birtakım ilaçların tesirlerinin ortaya çıkarılması için kobay olarak kullanılmasından dolayı uyarı niteliğinde açıklamalar yaptılar. Dolayısıyla bu uygulama Filistinli tutsaklarda ciddi endişeye ve korkuya sebep oldu. Bu yüzden birçokları işgal devletinin sağlık hizmetlerine başvurmaktansa hastalıklarıyla baş başa kalmayı tercih ediyorlar. Tutsakların ilaç kobayı olarak kullanılması onların ailelerinde de ciddi korkuya ve endişeye sebep oluyor.

Burada örnek olarak işgalcilerin bu tür uygulamalarını gözler önüne seren iki olaydan söz etmek istiyoruz:

28 yaşında ve Batı Yaka'nın el-Halil şehrinden olan Zuheyr el-İskafi bundan yaklaşık iki buçuk yıl önce tutuklandı. Tutuklandığı zaman hiçbir sağlık sorunu yoktu. İşgalciler hiçbir sebep yokken ona bir iğne yaptılar ve bunun neticesinde hem başındaki hem de yüzündeki kıllar tamamen döküldü, bir daha da çıkmadı. Yani delikanlı bu iğne yüzünden genç yaşında hem kel, hem köse oldu. Belli ki işgalciler onun üzerinde bir ilacın tesirini görmek amacıyla o iğneyi yapmışlardı.

Benzer bir hadise de yine el-Halil'den bir bayan tutsağın başına geldi. Garip bir maddenin verilmesi neticesinde saçları döküldü.

İşgal devletinin Filistinli tutsakları tıbbi ilaçlar için kobay olarak kullandığı gerçeği bizzat İsrail parlamentosu Knesset'in raporlarına da geçmiştir. Knesset'in Bilim Komitesi başkanı bayan Dalya Azak yaptırdığı araştırmalar neticesinde bin kadar Filistinli tutsağın tıbbi ilaçların denenmesinde kobay olarak kullanıldığı gerçeğini ortaya çıkarıp Knesset raporlarına geçirdi. Bayan Dalya Azak konuyla ilgili açıklamasında İsrail Sağlık bakanlığında görevli kişilerin bu konudaki itiraflarının bürosunda mevcut olduğunu vurgulayarak bin Filistinli tutsağın kobay olarak kullanıldığını birbirinden bağımsız çok sayıda itiraf ve tespite dayanarak ortaya çıkardıklarını ifade etti.

Yapılan araştırmaların ve itirafların gösterdiğine göre işgalciler Filistinli tutsakları, ilaçların yaşa, cinsiyete, bedensel yapıya ve sair özelliklere göre yaptığı tesirleri ortaya çıkarmak için kullanıyorlar. Bu yüzden farklı kategorilere göre denemeler yapıyorlar. Bu sebeple de çok sayıda tutsağa kobay muamelesi yapılıyor.

Uluslararası Dayanışma Kurumu da Knesset'in Bilim Komitesi'nin açıklamalarından yola çıkarak araştırmalar yaptı ve Filistinli tutsaklara kobay muamelesi yapıldığı hakkında, İsrail Sağlık bakanlığı görevlilerinin yaptığı itiraflarda artış olduğunu gözledi. Hatta birtakım itiraflardan anlaşıldığına göre İsrail işgal güçleri bazı Filistinlileri sırf tıbbi araştırmalarda kobay olarak kullandırmak amacıyla tutukluyorlar. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz üzere araştırmalarda ilaçların farklı yaşlara ve bedensel özelliklere göre tesirlerinin görülmesi isteniyor. Aksa İntifadası sürecinde de birçok kişinin sırf bu amaç için tutuklandığı tespit edildi.

Yapılan tespitlere göre kobay olarak kullanılan tutsaklardan ilaçlardan olumsuz şekilde etkilenenlerde, saç dökülmesi, kısırlaşma, herhangi bir organın felç olması, kalıcı sakatlık, hormon bozukluğu gibi muhtelif neticeler ortaya çıkıyor.

İşgal devleti Filistinli tutsakları sadece belli ilaçların tesirlerini ortaya çıkarmak için değil aynı zamanda birtakım işkence metotlarının tesirlerini görmek için de kobay olarak kullanıyor. Malum olduğu üzere İsrail işgal devleti, işkence konusunda yeni metotlar geliştirmekte, muhtelif baskıcı rejimlere bu konuda akıl vermektedir. En yaygın işkence uygulamalarından birine "Filistin askısı" adı verilmesi de İsrail işgal devletinin işkence metodu ihracının göstergelerinden biridir. İşkence konusunda metot geliştiren işgalci siyonistler, geliştirdikleri metotların sonuçlarını görmek için de Filistinlilerin bedenlerinden yararlanıyorlar. Birinci intifada döneminde kırktan fazla Filistinlinin işkence yüzünden hayatını kaybettiği bizzat İsrail insan hakları örgütü Betselim'in raporlarında ortaya konmuştur. Bu durum da belki Filistinlilerin işkence metotları geliştirilmesinde kobay olarak kullanılmalarının bir sonucudur.

Sonuç

Buraya kadar haklarında değişik yönlerden bilgi verdiğimiz Filistinli esirler, şimdi Filistin - İsrail görüşmelerinde pazarlık maddelerinden biri. Hatta mevcut süreç içinde pazarlık maddelerinin en önemlisi sayılabilir. Esirler etrafında yapılan pazarlığın değişik tarafları bulunmaktadır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz: Bu insanları bazen çatışma alanlarından, bazen evlerine baskınlar düzenleyerek, bazen okullarından veya çalıştıkları yerlerden, bazen yollardan toplayıp zindanlara dolduran İsrail işgal devleti, özerk yönetimin dayatma başbakanı Mahmud Abbas ve hükümeti, özerk yönetimin ulusal lideri olarak görülen Yasir Arafat ve çevresi, başta HAMAS, İslami Cihad Hareketi ve el-Fetih olmak üzere Filistin direniş örgütleri, esirlerin kendi yakınları ve olaylara dışarıdan müdahale eden ABD. Bunların her biri, meseleyle ilgili farklı tavırlar sergiliyorlar. Biz dosyamızın sonuç bölümünde bu tarafların her birinin meseleyle ilgili ne gibi bir tavır sergiledikleri ve bu tavırların arkasında duran niyetler hakkında bilgi vermek istiyoruz.

Pazarlığın en önemli tarafını İsrail işgal devleti oluşturmaktadır. İşgal devleti bu konuyla ilgili olarak ilk sergilediği tavırda HAMAS ve İslami Cihad mensuplarını serbest bırakmak istemediğini ima etti. Aslında bu tutumunda gerçekçi değildi, çünkü şartlar onu bu iki örgütün bazı mensuplarını da serbest bırakmaya zorlayacaktı. Ayrıca bu örgütlerin mensuplarının serbest bırakılmasının Yol Haritası planından ziyade ateşkes anlaşmasıyla bağlantısı vardı. Ancak işgal devleti bu örgüt mensuplarından serbest bırakılacakların sayılarını ilk etapta asgaride tutmaya çalışıyor. Bu şekilde sayıyı az tutmak istemesinin amacı elinde birer rehine gibi tuttuğu tutsakları karşılığında büyük tavizler kopararak serbest bırakmaktır. Hedefi ise özellikle HAMAS ve İslami Cihad'ın tamamen dağıtılmasını ve ellerindeki silahların bütünüyle toplatılmasını sağlamaktır. İşgal devleti bu iki örgütü kendisinin ileriye dönük hesaplarının önünde en önemli engel olarak görmekte, bu yüzden silahlarının tamamen toplatılmasını sağlamak istemektedir. İşte tutsakları da bu amaç için değerlendirmeye çalışıyor. Ancak biz bu iki örgütün, hatta el-Fetih'in silahlarını bırakmamakta direneceğini tahmin ediyoruz.

Dayatma başbakan Mahmud Abbas, tutsakların serbest bırakılması konusunda gayretli görünmeye çalışıyor. Hatta bu amaçla Amerika'yı ziyaret ederek Bush'tan bu konuda İsrail'e baskı yapmasını istedi. Ancak biz Abbas'ın bu konuda samimi olduğunu düşünmüyoruz. Ne var ki, "Yol Haritası" planı çerçevesinde kendisine tevdi edilen görevi yerine getirmesinin bu konudaki başarılarına bağlı olduğunu düşünüyor, bu sebeple serbest bırakılacak esirlerin sayısını mümkün mertebe artırmaya çalışıyor. Bununla birlikte ABD ziyaretinden ve Bush'la yaptığı görüşmeden umduğunu elde edemedi; Bush esirlerin serbest bırakılması için İsrail'e baskı yapma talebini kabul etmedi.

Arafat, önüne bir Mahmud Abbas setinin konulmasından sonra halkın değerlerine, önceliklerine biraz daha fazla önem verme ihtiyacı duymaya başladı. Ayrıca Abbas'la arasındaki ihtilafta arkasında bir taraftar kitle oluşturmak için el-Fetih'in biraz daha mücadele yanlısı kitlesinin önceliklerine ağırlık veriyor. Esirler konusu ise el-Fetih'in direniş yanlısı kesiminin öncelikleri arasındadır. Bu yüzden Arafat da esirler konusunu önemsemekte ve Abbas'ın bu konuda taviz vermesini önlemeye çalışmaktadır.

HAMAS ve İslami Cihad Hareketi başta olmak üzere Filistin direniş örgütlerinin tümü İsrail zindanlarındaki tutsakların tamamının şartsız ve herhangi bir ayırım söz konusu olmaksızın serbest bırakılmasını istiyor. HAMAS ve İslami Cihad Hareketi yaptıkları açıklamalarda İsrail'in tutsakların tamamını serbest bırakmaması durumunda eylemleri askıya alma kararlarından vazgeçecekleri tehdidinde bulundular. Bu tehdidin İsrail işgal devleti üzerinde etkili olması muhtemeldir. Çünkü son dönemde eylemlerin askıya alınmasından sonra işgal devleti kendi iç bünyesinde önemli bir farklılık yaşamaya, tamamen ölmüş olan bazı sektörlerine canlılık gelmeye başladı. Şaron, eski döneme dönülmesi halinde kendisine karşı kendi toplumundan bir tepki geleceğini tahmin edebilir. Ancak işgal devleti yukarıda da ifade ettiğimiz üzere meseleyi iğreti bir ateşkesle bırakmak değil, karşısındaki silahlı örgütleri tamamen dağıtmak suretiyle kökünden halletmek bunun için de elinde rehine durumunda olan esirlerden yararlanmak istiyor. Bu yüzden esirler etrafındaki pazarlıklarında biraz ısrarlı davranması söz konusu olabilir.

ABD görünüşte esirlerin serbest bırakılmasından yana gibi görünmeye çalışıyor. Ancak sergilediği tavır gerçekçilikten ve samimiyetten tamamen uzaktır. Nitekim bu samimiyetsizlik Abbas - Bush görüşmesinde de ortaya çıktı. İsrail'le işbirliği yaparak dayatma yoluyla özerk yönetimin başbakanlığına getirdiği Mahmud Abbas'a surat ekşiten ve onun taleplerini reddeden Bush, hemen ardından gerçekleşen Şaron ziyaretinde İsrail'i anlayışla karşıladığını hatta daha önce tenkit ettiği ayırıcı duvara bile anlayışla yaklaştığını ifade etme ihtiyacı duydu.

İşgal devleti başlangıçta serbest bırakacağını açıkladığı 540 tutsak konusunda dünya kamuoyunu yanıltmaya çalışıyor. Bunu önemli bir jest ve ciddi bir gelişme olarak göstermeye gayret ediyor. Oysa bu tamamen bir oyundur. Çünkü bırakacağını söylediği esirlerin sayısı tüm esirlerin sadece % 7'sine tekabül ediyor. Yani her yüz esirden 7 kişi. Üstelik onların da İsraillileri hedef alan eylemlere karışmamışlar arasından seçeceğini söylüyor. Hal böyle olmakla birlikte hizmetindeki medya organlarını kullanarak önemli bir jest yaptığına, ciddi bir adım attığına dünya kamuoyunu inandırmaya çalışıyor. Özerk yönetime de bir sonraki mukabelesinde: "Biz gerekli adımı attık, siz de direniş örgütlerini dağıtmak ve silahlarını toplamak suretiyle üzerinize düşeni yapın" diyecek. Ancak bu konuda istediğini elde etmesi kolay olmayacak. Çünkü İsrail her ne kadar dünya kamuoyunu yanıltsa da Filistin halkını yanıltamıyor. Sekiz bin civarında tutsağın sadece 540'ının serbest bırakılmasından sonra Abbas'ın Filistin direniş örgütlerini karşısına alıp dağıtmaya kalkışması hem bu örgütleri, hem de tüm Filistin halkını karşısına alması sonucunu doğuracaktır. Üstelik yukarıda zikrettiğimiz sebeplerden dolayı Arafat da onun önüne bir engel olarak çıkabilir. İşgal devleti her ne kadar karşısına Mahmud Abbas ve Muhammed Dahlan'ı çıkarmış olsa da Arafat'ı ve ekibini tasfiye etmeyi başaramamıştır.

Sonuç itibariyle esirler konusu işgal devletinin 540 tutsağı serbest bırakmasıyla kapanmayacaktır. Devamının nasıl geleceği ise dünya konjonktürüyle, özellikle de Irak ve Afganistan'da yaşanacak gelişmelerle bağlantılı olacaktır. Bu yüzden Türkiye'nin Irak'a asker gönderip Amerikan işgalinin güçlenmesine yardımcı olması Filistin davasına ve oradaki tutsaklara da haksızlık olacaktır.