Beyrut Kasabının Sergilediği Vahşet

Mayıs 2001

İşgal devletinin Nablus'ta 24 Haziran 2001 tarihinde suikast yoluyla şehit ettiği Usame Cevabire'ye suikast esnasında yaralanan Melek Şubaru adlı küçük kız çocuk.
Filistinli bir küçük çocuğu çekiştiren iki işgalci asker.
Zaman içinde oluşturulan havadan bugün yararlanılarak Filistin halkına karşı son derece vahşi ve insanlık dışı saldırılar gerçekleştiriliyor.
ABD ve Batı'nın insan hakları konusunda yaptıkları laf kalabalıklarının ne kadar samimiyetten uzak olduğunu Filistin'de yaşanan manzaralar karşısındaki tutumları bir kez daha gözler önüne serdi.
İşgal güçleri askerlerini, taş atan çocuklarla karşı karşıya getirmemek için özellikle uzaktan toplarla, tanklarla, helikopterlerle ve uçaklarla bomba yağdırma yolunu tercih etmektedir. Bu bombalama işlemlerinde çoğu zaman hedef gözetilmemekte ve savunmasız insanların evleri başlarına yıkılmaktadır.

Netanyahu hükümeti döneminde kendisi için "Altyapı bakanlığı" adında yeni bir bakanlık ihdas edilerek hükümete alınan Ariel Şaron, "Beyrut kasabı" unvanını 1982 Lübnan işgali esnasında gerçekleştirilen ve çoğu kadın ve çocuk 991 kişinin öldürüldüğü Sabra ve Şatilla katliamları dolayısıyla almıştı. Aslında Şaron insan kasaplığı konusundaki maharetini ilk kez Sabra ve Şatilla katliamıyla göstermiş değildir. 1958'de gerçekleştirilen Kibya katliamı da ona aittir. 12 Ekim 1958 gecesi Ariel Şaron komutasındaki "Birlik 101" adını taşıyan 500 kişilik yahudi komando birliği Batı Yaka'da bulunan Kibya adlı Filistin köyüne baskın düzenleyerek 67 kişiyi öldürdü. 75 kişiyi de yaraladı. Baskında 45 ev de enkaz haline getirildi.

İsrail işgal devletinin elli yılı biraz aşan tarihine baktığınızda dışa yansıyan politikasında genellikle bir "güvercin-şahin" dengelemesinin olduğunu görürsünüz. Oysa İsrail işgal devletinin bu kısa tarihi işgallerle, saldırılarla doludur. İşgal ve saldırı konusunda siyonist liderlerin "barışçı" gösterilenleri ile "şahin" gösterilenleri arasında bir fark yoktur. Ancak bunlar aynı hedefe doğru gidilen yolda iki farklı sürücü olarak kullanılmaktadır. Yani bir otobüsün iki ayrı kaptanı gibi. Biri yorulup gözlerine uyku basmaya başladığında diğeri devreye giriyor. Bu arada öteki dinleniyor, kendisini yeni dönem ve yeni vizyon için hazırlıyor. Fakat araç aynı araç, yolcular aynı yolcular ulaşılması hedeflenen nokta aynı noktadır.

"Şahin" olarak gösterilen liderlerden saldırı ve tehdit politikasında, psikolojik savaşta yararlanılıyor. Bu arada onlar vasıtasıyla İsrail'in saldırgan tutumuna bir sahip bulunmuş oluyor. Onların tutumları aynı zamanda "barışçı" diye lanse edilen liderlere değer ve itibar kazandırıyor. Onların sayesinde ötekilerin dünya kamuoyuna kabul ettirilmesi ve böylece "savaş" yoluyla gasp edilenler üzerindeki gayri meşru hakimiyetin meşrulaştırılması amacıyla kullanılan göstermelik "barış" politikasına değer kazandırılması kolaylaşıyor.

İsrail işgal devletinin Filistin özerk yönetimiyle yürüttüğü sözde "barış" sürecinde oldukça önemli ve kritik bir merhaleye gelinmişti. Bu merhalede artık Kudüs, mültecilerin geriye dönüşü, toprakların ve su kaynaklarının paylaşımı vs. gibi ana meseleler konuşulacaktı. Barak'ın bu meselelerde katı bir tutum sergilemesi yıllardan beridir sürdürülen göz yanıltıcı "barış" sürecinin tıkanması anlamına gelecekti. Birtakım tavizler vermesi ise İsrail işgal devletinin ileriye dönük hesaplarının alt üst edilmesine sebep olacaktı. İşte bundan dolayı bir rol değişimine, sözünü ettiğimiz "güvercin - şahin" dengelemesinde "şahin" döneminin başlatılmasına ihtiyaç duyuldu.

Aslında "Beyrut kasabı" olarak anılan ve binlerce savunmasız masum insanın ölümünden sorumlu bir kişinin önemli bir farkla İsrail işgal devletinin başbakanlığını kazanabilmesi siyonist ideolojiyi benimsemiş "seçici kitle"nin kimliğini ortaya koyması açısından gayet dikkati calip ve ibret verici bir gelişmeydi. Onun iş başına getirilmesindeki asıl amaç ise Filistin halkının direnişini kırmak için, onun temsil ettiği vahşet ve saldırı çizgisinin psikolojik yıpratma gücünden yararlanmaktı.

Şaron'un seçilmesiyle birlikte yeniden "Ortadoğu'da savaş" rüzgarları estirilmeye başlandı. İşin gerçeğinde bu bir psikolojik savaştı. Bu savaşla Filistin halkının direnişinin kırılması, yıpratılması amaçlanıyordu. Oysa Aksa İntifadası'nın başlangıç döneminde çok sayıda çocuğun öldürülmesinin sorumlusu "barışçı" diye lanse edilen Barak'tır. Yani o da elindeki askeri gücünü Filistin halkının direnişine karşı son raddesine kadar kullanmıştı. Fakat buna rağmen Filistin halkının direnişi kırılamadı. Bu kez o direnişin kırılabilmesi için Şaron'un o "vahşet" imajından yararlanılmak istendi. Onun iş başına gelmesiyle birlikte de hemen bir yandan psikolojik savaş ve bir yandan da medya savaşı başlatıldı. Medya savaşının hedefi ise dünya kamuoyunu, siyonist işgal devletinin çirkin ve vahşi saldırılarına psikolojik olarak hazırlamaktı. Zaman içinde oluşturulan havadan bugün yararlanılarak Filistin halkına karşı son derece vahşi ve insanlık dışı saldırılar gerçekleştiriliyor.

Bu sıralarda İslam alemindeki toplumların çoğunun kendi meseleleriyle meşgul olmaları da siyonist işgal devletini saldırılarında rahatlatıyor. Çünkü toplumların kendi dertleriyle dertlenmeleri siyonist saldırganların gerçekleştirdiği saldırıların gölgede ve ilgiden uzak kalmasına sebep olmaktadır. Bu durum da çağdaş emperyalizmin önemli bir başarısı olsa gerek.

İslam aleminde toplumlar kendi dertleriyle dertlenirken yönetimler, hem kendi halklarıyla barışık olmamaları hem de göbeklerinden ABD'ye bağlı olmaları sebebiyle siyonist vahşet karşısında ara sıra içi boş açıklamalar yapmanın ötesinde bir şey yapamamaktadırlar.

ABD ve Batı'nın insan hakları konusunda yaptıkları laf kalabalıklarının ne kadar samimiyetten uzak olduğunu Filistin'de yaşanan manzaralar karşısındaki tutumları bir kez daha gözler önüne serdi. Filistin topraklarında savunmasız insanlar vahşice öldürülürken, evleri başlarına yıkılırken, yüzlerce hatta binlerce insan evsiz barksız bir şekilde sokaklara bırakılırken "insan hakları" kavramını sürekli dillerine pelesenk eden Batılı güçlerden herhangi bir şekilde ses çıktığını duymuyoruz. Hatta bunun da ötesinde siyonist saldırganların yanında yer alarak bu saldırılarında onları haklı çıkarmaya çalışmaktadırlar.

Bu arada şunu da özellikle vurgulayalım ki, Filistin halkına karşı sergilenen son vahşette özellikle Şaron'un adının öne çıkarılması da bir oyundur. Bu oyunun amacı ise yukarıda sözünü ettiğimiz "şahin-güvercin" dengelemesinin devam etmesine imkan sağlamaktır. Bu yolla ayrıca dediğimiz gibi vahşete "bir sahip" bulunmuş olmakta, diğer siyasi organlar ise bir bakıma olayın dışında gösterilmektedir. Oysa son vahşet İsrail işgal devletindeki ileri gelen siyasi güçlerin birlikte ve dayanışma içinde sergilemiş oldukları bir vahşettir. Çünkü mevcut hükümetin lideri her ne kadar "Beyrut kasabı" unvanı taşıyan Ariel Şaron olsa da bu hükümet, İşçi Partisi'nin de ortak olduğu bir "ulusal birlik" hükümetidir. Bu hükümetin içinde "barış (!)" yanlısı olarak gösterilen İşçi Partisi de yer almaktadır. Bu partinin yöneticisi ve geçmişte güya "barış (!)" ödülüne layık görülen Şimon Perez, Beyrut kasabının hükümetinde Dışişleri bakanı olarak görev yapmakta ve vahşete dışarıdan gelecek tepkilerin önünü kesmek için diplomatik oyunlar oynamaktadır.

Bütün bu hususlara dikkat çektikten sonra siyonist vahşetin izlediği metot üzerinde de kısaca durmak istiyoruz. İşgal güçleri askerlerini, taş atan çocuklarla karşı karşıya getirmemek için özellikle uzaktan toplarla, tanklarla, helikopterlerle ve uçaklarla bomba yağdırma yolunu tercih etmektedir. Bu bombalama işlemlerinde çoğu zaman hedef gözetilmemekte ve savunmasız insanların evleri başlarına yıkılmaktadır. Bu saldırılarda her gün en az bir iki kişi hayatını kaybetmekte, onlarca insan yaralanmakta ve onlarca da ev yıkılmaktadır. Bazen uzaktan atılan top ve tank mermileriyle, yahut roketlerle yıkılan evler daha sonra iş araçlarıyla tamamen tahrip edilmekte ve böylece ev sahiplerinin eşyalarını bile toplamalarına fırsat verilmemektedir.

İşin ilginç tarafı ise siyonist işgal devletinin vahşeti bu kadar zirveye tırmandırmasına rağmen Filistin halkının direnişini kıramamasıdır. Bu direnişin Türkiye'deki basın yayın organlarına yeterince yansıtılmadığını görüyoruz. Türkiye'deki kamuoyu Filistin halkının direnişinin sadece taş atma eylemlerinden ibaret olduğunu düşünüyor. Oysa son zamanlarda, işgal kuvvetlerine yönelik birçok silahlı eylem de gerçekleştirilmiştir ve bu eylemlerde işgalci askerlerden bir hayli yaralanan ve hayatını kaybeden oldu. Ancak işgal devleti, askerlerinin moral kaybına sebep olmamak için bu saldırılarda verdiği kayıplarını kamuoyuna açıklamaktan çekinmektedir. Zira Güney Lübnan'da yenilgiye uğramasının sebebi karşı tarafın silah ve asker gücünün çokluğu değil kendi askerinin moral ve direnç kaybıydı.