Filistin Gerçeğinin "Aile" Boyutu

Ekim 2004, Fikir Dünyası

Giriş

Aile toplumun çekirdeği olarak tanımlanır. Sosyolojik açıdan değişik kategorileri vardır. Aile aynı zamanda toplumun devamını sağlayan nesillerin ilk eğitimlerini, ilk kimliklerini aldıkları çevredir. Bu itibarla aile yetişen nesil açısından "yakın çevre" özelliği taşımaktadır. Ailenin sahip olduğu gelenek ve ilkeler ile geniş toplumun sahip olduğu gelenek ve ilkeler arasında bir uyum varsa yetişen nesiller çelişki yaşamadan topluma kolayca uyum sağlarlar. Ama bu konuda bir çelişki varsa nesillerin kendi iç dünyalarında bazı problemler yaşadıkları ve topluma uyum sağlamada zorluk çektikleri görülecektir. Bu bakımdan aile - toplum uyumu büyük bir ehemmiyet arz etmektedir.

Filistin Toplumunda Aile

Filistin toplumu siyonist işgal yüzünden dağılmış ve siyasi baskıların yanı sıra muhtelif ekonomik sıkıntılara da maruz kalmıştır. Bu durum ister istemez aile yapısını da etkilemiştir. Fakat buna rağmen yine de Filistin'de geleneksel aile yapısının korunduğunu söyleyebiliriz.

Filistin'deki geleneksel aile tipi "büyük aile" olarak bilinen tiptir. Ancak bu toplumdaki "büyük aile " Anadolu'nun kırsal kesimindeki "büyük aile" tipinden farklıdır. Şöyle ki Anadolu'nun kırsal kesiminde genellikle büyük aile nine ve dedenin tüm çocuklarıyla onlardan doğan çocukları kapsar. Filistin'de ise büyük aile çoğunlukla evli iki kardeşin her ikisini birden kapsamaz. Yani büyük aile yanlara doğru değil de öne ve arkaya doğru genişler.

Filistin toplumunda doğum oranı yüksek olduğundan aileler de çoğunlukla kalabalıktır. Doğal nüfus artış oranı % 4 civarındadır. Fakat bu kalabalığı yukarıda da belirttiğimiz üzere, birden fazla evli kardeşin bir çatı altında yaşaması sebebiyle oluşan nüfus değil de dede - nine, anne - baba, çocuklar ve babanın evlenmemiş kardeşleri oluşturduğundan aile fertleri içinde evin geçimine katkıda bulunabilenlerin sayısı azdır. Bu durum ise kişi başına düşen gelir düzeyinin azalmasına sebep olmaktadır. Ayrıca Filistinli aileler çocuklarının eğitimlerine önem verdiklerinden hemen küçük yaşlardan itibaren bir işe atılarak aile geçimine katkıda bulunabilenlerin sayısı azdır. Ailelerin ekonomik sıkıntılarının asıl önemli sebepleri ise kendi dışlarında kalan sebeplerdir.

Filistin toplumunda kültürel yozlaşma çok fazla değildir. Bu yüzden Filistin ailesi genellikle muhafazakâr ailedir. Fakat bu muhafazakârlık dünyaya kapalı kalma şeklinde değil gelenekleri, değerleri koruma tarzındaki muhafazakârlıktır. Dünyaya açılma konusunda ise Filistin toplumunun belki İslam coğrafyasındaki toplumlar içinde en ileri düzeydekilerden biri olduğunu söyleyebiliriz.

Bu arada özerk yönetimin kurulmasından sonra diasporadan Filistin'e dönen ailelerin Filistin'in içindeki ailelerin muhafazakâr yapısını olumsuz yönde etkilediklerini de belirtmekte yarar görüyoruz. Bu bozulmanın sebebi uzun süre yurt dışında kaldıktan sonra yurtlarına dönen ailelerde vukua gelmiş olan bozulmadır. Bu ailelerin büyük bir çoğunluğunu FKÖ'nün değişik kademelerinde görev almış fertlerin aileleri oluşturuyordu. Bu fertler ise dini duyarlılığa sahip olmadıklarından aileleri, yaşadıkları toplumun "sosyete" tabir edilen kesiminin yaşayış biçimine entegre olmuş, onların adetlerini almışlardı. Onlar bu yaşayış biçimlerini aynen Filistin'e de taşıdılar.

Aile ve Direniş

Filistin denince direniş ve mücadele akla gelmektedir. Biz de bu yazımızda ağırlıklı olarak Filistin ailesinin direniş boyutu üzerinde durmak istiyoruz. Çünkü direniş Filistinlinin hayatıyla adeta özdeşleşmiş ve onun hayatından bir parça haline gelmiştir. Birçokları bu direnişi değişik yönlerden sorgulayabiliyorlar. Ancak bu sorgulamayı yapanların çoğunun Filistin gerçeğinden habersiz olduklarını, buradaki mücadeleyi dünyanın değişik yörelerindeki sistem kavgalarına, ideolojik mücadelelere, fikir ayrılıklarının yol açtığı çatışmalara, kabile savaşlarına, sınır anlaşmazlıklarına benzettiklerini görüyoruz. Oysa Filistin'deki mücadele bunlardan hiçbiri değildir. Bu mücadelenin en yakın benzeri Türkiye'de verilmiş olan İstiklal savaşıdır. Bu ülkenin insanlarından olan ve bu savaşın gerçeğini kavrayabilmiş bir tek kişinin İstiklal savaşını ilkesel açıdan sorgulayacağını sanmıyorum. İşte Filistin'de verilen mücadelenin gerçeğini anlayabilmek için bu benzerliği anlamak gerekir. Ayrıca Filistinli açısından, Filistin topraklarının ve o toprakların barındırdığı kutsal mirasın özel bir yeri ve önemi vardır. Bundan dolayı kendisini üzerinde emanetçi olarak gördüğü o vatanı ve üzerindeki mirası hem kendisinin, hem de ailesindeki herhangi bir ferdin canından daha kıymetli bilmektedir. Bu yüzden o uğurda verilen canı bir kayıp olarak değil kazanılmış bir can olarak görmektedir.

Bazılarının Filistinlinin kendi yurdunu kendi eliyle sattığı iddiasından yola çıkarak orada verilen kutsal mücadeleyi hafife almaları ise büyük bir haksızlıktır. Çünkü o mücadeleyi yürütenler ihanet edenler değil, aynı zamanda ihanet edenlere karşı mücadele edenler veya bu mücadeleyi vermiş olanların yolundan gidenlerdir. Bu insanlar eğer ihaneti ve vatanlarını terki kendilerine meşru görselerdi, o zor şartlara katlanmayı değil dünyada rahat bulacakları bir mekâna göç etmeyi tercih ederlerdi. Bu tür imkânlar da kendilerine birçok kez takdim edilmiştir. Ancak onlar kendilerini o kutsal beldelerin bekçileri olarak gördüklerinden, bütün zorluklara ve canlarını feda etme pahasına orada kalmayı tercih etmişlerdir. Zaten söz konusu iddiayı kullanarak bugünkü Filistin direnişine haksızlık etmeye kalkışanlar kendi sözlerinde büyük çelişkiye düşmektedirler. Çünkü Filistinlilerin yurtlarını satarak elde ettikleri paralarla başka yerlere göç ettiklerini, bu paraları başka yerlerde zevkleri için sarf ettiklerini söylerken, Filistin topraklarında kalmaya ve işgale karşı direnmeye devam edenleri hedef aldıklarını dikkatten kaçırıyorlar.

Direniş Ruhu Önce Ailede Veriliyor

Aslında Filistinliler çocuklarının eğitimlerine büyük önem verirler. Bu onların çocuklarının geleceklerine büyük önem verdiklerini de açıkça ortaya koymaktadır. Filistinli ailelerin çocuklarının eğitimine önem vermeleri sebebiyle Filistin toplumu İslâm âleminde okuma yazma oranının en yüksek olduğu toplumlar arasında yer almıştır. Yine bu konudaki gayret sebebiyle Filistin toplumunda üniversite tahsili yapmış olanların oranları da hayli fazladır.

Filistinli ailelerin çocuklarının eğitimine bu derece önem vermeleri onları başarılı bir gelecek için hazırladıklarını gösterir. Yani Filistinlilerin çocuklarını bir gerilla olarak savaştırmak için hazırladıkları kanaati yanlıştır. Siyonist işgal güçlerinin iddia ettiği gibi onların geleceklerini önemsememeleri, dolayısıyla ateş hattına sürmeleri de söz konusu değildir.

Fakat Filistin halkı mutlu geleceğe ancak özgürlük ve bağımsızlığını elde edeceği, vatanını işgalden kurtaracağı zaman kavuşacağına inanmaktadır. O bu geleceği bir hayal olarak da görmüyor. Eğer öyle görseydi evlatlarını parlak bir gelecek için hazırlama konusunda bu kadar büyük bir çaba sarf etme ihtiyacı duymazdı. Ama böylesine önemli ve kutlu bir amaca ulaşmanın birtakım fedakârlıkları gerektirdiğinin de bilincindedir. Bu fedakârlığı herkes başkalarından beklerse kimse bir şey yapmayabilir. Dolayısıyla herkes fedakârlık beklentisinin ilk muhatabının kendisi olduğuna inanmak zorundadır. Böylesine büyük ve önemli bir gayeye doğru münferit hareketlerle değil ancak toplu direnişlerle ilerlenebilir. Bu toplu direniş ise herkese gereken sorumluluk bilincinin kazandırılmasıyla mümkündür. Bundan dolayı Filistinli aile çocuğunu bir yandan parlak bir gelecek için hazırlama gayesiyle dünyevi ilimlerle donatırken bir yandan da ona direniş ve mücadele bilinci kazandırmaktadır. Filistinli aile daha küçük yaştayken çocuğuna bağımsızlık ve özgürlük ruhu kazandırmaya çalışmakta, onu bu konuda fedakârlıklara hazırlamaktadır.

Filistinli aileyi bu konuda fedakârlığa sevk eden, çocuklarına da aynı fedakârlık ruhunu kazandırmasına imkân sağlayan en önemli etken ise inancıdır. Çünkü o, hayatın sadece bu dünya hayatından ibaret olmadığını biliyor ve buna bütün samimiyetiyle inanıyor. Dolayısıyla kutlu bir gaye uğrunda hayatını feda eden çocuğuna "ölmüş, yok olmuş" biri olarak bakmıyor. Onun ebedi bir nimete ve saadete kavuştuğuna, hatta ailenin diğer fertlerine de Allah katında şefaat edeceğine inanmaktadır.

Ailelerin çocuklarının direnişte etkin rol almalarına bir katkıları da onların mücadelelerini sahiplenmeleri suretiyle olmaktadır. Yani işgal kuvvetlerine karşı gerçekleştirdikleri eylemlerinden, mücadelelerinden dolayı kendilerini azarlamamakta bilakis bunu onların hakları olarak görmekte ve onların her türlü riski göze alarak gerçekleştirdikleri bu eylemlerini sahiplenmektedirler. Onların direniş ve mücadele haklarını bir oyun hakkı kadar normal görmekte, hatta bunu bir hakkın da ötesinde kutsal bir görevin yerine getirilmesi olarak değerlendirmektedirler. Bu yüzden de çocuklarının direnişteki başarılarını derslerindeki başarıları kadar önemsemektedirler. Bu ise çocuklara işgalci düşman karşısında verdikleri mücadelede bir güç ve cesaret kazandırmaktadır.

Filistinli Çocuğunu Ateş Hattına Sürüyor mu?

Burada bir de Siyonistlerin kendilerini temize çıkarmak ve Filistinlileri suçlu göstermek amacıyla sıkça gündeme getirdiği bir iddianın üzerinde durmak istiyoruz.

İşgal devletinin yöneticileri Filistin'deki gençleri ve çocukları kendi ailelerinin ateş hattına sürdüğünü ve bu yüzden çocukların ölümünden birinci derecede onların ailelerinin sorumlu olduğunu ileri sürüyorlar. Filistin'deki direnişte aile eğitiminin ve aile üzerindeki etkenlerin rolünden söz ederken işgal devletinin yöneticilerinin bu iddialarını onaylayıcı bir kanaatin oluşmasına sebep olmamak için bu noktaya temas etmek gerekir.

İşgalcilerin özellikle çocukları hedef almalarının sebeplerine aşağıda temas edeceğiz. Ancak şunu özellikle vurgulayalım ki Filistinlilerin çocuklarını ateş hattına sürdükleri, kendilerinin ise geri planda kaldıkları ve böylece İsrail askerlerinin çocuklarla karşı karşıya gelmek zorunda kaldıkları iddiası tamamen tutarsız, gerçeklere aykırı ve siyonist vahşeti temize çıkarma amacına yöneliktir.

Hiç şüphesiz bütün insanlar gibi Filistinliler de, çocuklarının üzerine titremekte, onlara büyük değer vermektedirler. İşgal kuvvetlerinin Aksa İntifadası'nda özellikle çocukları hedef almalarının birinci amacı aileleri yıldırmak suretiyle onları direnişten vazgeçirmektir. Bu da ailelerin çocuklarına değer ve önem verdiklerinin göstergesidir. Bunun yanı sıra Filistinli aileler çocuklarını ateş hattına sürerek kendileri geri planda kalıyor değiller. Onlar da çocuklarıyla yan yana, omuz omuza işgale karşı direniyorlar. Aksa İntifadası görüntülerini inceleyenler, zaman zaman yetmiş yaşındaki bir ihtiyarın yedi yaşındaki bir çocukla birlikte işgal kuvvetlerini taşladığı, yine orta yaşlı kadınların genç çocuklarla birlikte siyonist vahşete direndiklerini göreceklerdir. Bu durum da Filistinli ailelerin çocuklarını ateş hattına sürerek kendilerinin geri planda kaldıkları iddialarının asılsızlığını ve tutarsızlığını ortaya koymaktadır. Ancak siyonist işgal kuvvetlerinin saldırılarında özellikle çocukları hedef almaları sebebiyle son Aksa İntifadası'nda öldürülenler arasında çocukların oranı bir hayli fazla oldu.

İşgale karşı direnişte çocukların ve gençlerin orta yaşlılara ve yaşlılara nispetle daha çok rol aldıkları, işgal kuvvetlerini taşlayanların arasında çocuk yaşta sayılabilecek olanların daha büyük bir yekûn oluşturdukları gerçeği ise inkârı mümkün olmayan bir vakıadır. Ama bunun sebebi siyonist işgal kuvvetlerinin iddia ettiği şeyler değildir. Burada daha başka sebepler bulunmaktadır. Çocukların direnişte daha fazla rol almalarında ailelerinden aldıkları eğitim ve kültürün bir etkisinin olması da doğal bir durumdur. Ancak bunu ailelerin çocuklarını ateş hattına sürmeleri olarak değil, ailelerin onlara verdiği direniş, özgürlük ve bağımsızlık ruhunun pratiğe yansıması olarak izah etmek gerekir.

Burada dikkat çekilmesi gereken bir husus ise işgalcilerin saldırılarında çoğu zaman çocukları özellikle hedef alarak öldürmeleridir. Muhammed Cemal ed-Durre'nin babasının arkasına sığındığı esnada ve babasının tüm uyarılarına rağmen hedef alınarak kasten öldürüldüğüne bütün dünya şahit oldu. Bunun gibi daha onlarca olay gerçekleşti. Ancak o olay kameralara takıldığından bütün dünyanın dikkatlerine sunuldu. Ayrıca işgalcilerin saldırılarında çok sayıda bebek öldürüldü ki bunların bazılarından inşallah aşağıda söz edeceğiz. Bazı bebekler annelerin kucağında bulundukları sırada kasten hedef alınarak hatta kafalarına kurşun sıkılarak öldürüldü. Aileler her halde daha yürümeyi beceremeyen ve kucaklarda taşınan bebekleri ateş hattına sürecek değiller.

Aksa İntifadası'nda çocuk ve bebek yaşta olanlardan öldürülenlerin oranının fazla olması gerçekte Siyonistlerin vahşi yüzlerini ve hiçbir ahlâki ölçü ve sınır tanımadıklarını gözler önüne sermektedir. Ancak bu konuda kendilerini temize çıkarabilmek için zikrettiğimiz iddiayı gündeme getirmektedirler.

Neden Özellikle Çocuklar Hedef Alınıyor?

İşgalcilerin saldırılarında özellikle çocukları hedef almalarının birinci amacı onların ailelerine ağır darbeler indirmek suretiyle, onları bu yolla direnişten, mücadeleden vazgeçmeye zorlamaktır. Çünkü bütün toplumlarda olduğu gibi Filistin toplumunda da çocuk ailenin en değerli varlığıdır. Bir anne ve babanın çocuğunu sağlıklı bir şekilde büyütebilmek için ne kadar büyük fedakârlığa katlandığı hepimizce bilinen bir gerçektir. Bu açıdan bütün herkesin kendi kendini test etmesi, çocuklarına nasıl baktığını, onlara nasıl değer verdiğini düşünmesi, Filistinli ailenin halini ve çocuğu konusundaki bakış tarzını anlaması için yeterli olur. Ama Filistin'de siyonist işgale karşı direnen Filistin halkı kutsal bir gayenin peşinde olduğuna, bu gaye uğrunda ölenlerin Allah katında büyük bir değerlerinin ve makamlarının olacağına inanmaktadırlar. Bu yüzden çocuklarının işgal kuvvetlerinin kurşunlarına hedef olması onların direniş konusundaki kararlılıklarını yok edememiştir.

İşgalcilerin bir diğer amacı ise direnişe katılan diğer çocukları yıldırmak ve onları direnişten vazgeçmeye zorlamaktır. Fakat ailelerinin onlara kazandırdıkları fedakârlık ruhu ve cesaret bu konuda da işgal kuvvetlerinin amaçlarını gerçekleştirmelerine engel olmuştur.

İşgalcilerin çocukları özellikle hedef alarak öldürmelerinin önemli amaçlarından biri de onları daha büyük tehlike arz edecekleri çağa gelmeden önce ortadan kaldırmaktır. Çünkü işgal kuvvetlerinin çocuklarla uğraşmaları ve onları ortadan kaldırmaları gençlerle uğraşmalarından daha kolay olmaktadır. Gençlik yaşına gelenler işgal kuvvetlerini daha çok zorlamaktadırlar. Bu yüzden işgal kuvvetleri, kendilerini ileride zorlayacaklarını düşündükleri çocukları daha çocuk yaştayken ortadan kaldırmayı ve geleceğin "tehlike"lerini şimdiden yok etmeyi daha kolay ve külfetsiz gördüklerinden, tercih etmektedirler.

Siyonistlerin Cezalandırma Anlayışı ve Filistin Ailesi

Ceza hukukunda esas olan suçun ferdiliğidir. Bir kimse bizatihi suç işlemiş veya iştirak etmişse cezalandırılması söz konusu olabilir. Tabii işin gerçeğinde Filistin halkının verdiği mücadele gerçekte bir suç değil meşru bir hak arama mücadelesidir. Asıl suç işleyenler, onların yurtlarını gasp eden, topraklarını ellerinden alan, evlerini yıkan, o toprakların asıl sahiplerini göçe zorlayan işgalci Siyonistlerdir. İşgalci Siyonistler ise kendi suçlarını örtmek için karşılarındakileri suçlu gösterdikleri gibi bir de "suçun ferdiliği" ilkesine de uymamaktadırlar. Bu yüzden Filistin ailesi mücadelenin getirdiği zorlukları bütün fertleriyle karşılamak zorunda kalmaktadır.

Mücadelenin zorluklarını ailece karşılamanın en bariz örneği şehadet eylemleridir. Çünkü işgal devleti şehadet eylemlerini gerçekleştirenlerin evlerini yıkıyor. Bu uygulama işgal devletinde "yasal" hale getirildiğinden şehadet eylemi gerçekleştirmeye karar verenler böyle bir sonuca da razı olmak zorunda kalıyorlar. Bu yüzden istihbarat açısından problem olmayacağını düşündüklerinde artık ailelerinin rızalarıyla eylemlerini gerçekleştiriyorlar. Hatta bazen annelerinin kendilerini askere gönderir gibi şehadet eylemine gönderdiğinin görüntüleri medyaya yansımaktadır.

Ekim 1994'te İsrail başbakanı Rabin, Tel Aviv'de şehadet eylemi gerçekleştirdiği tahmin edilen Salih Abdurrahman Suvi adlı genç Filistinlinin anne babasına ait evin yıkılmasını emretti. Ancak o sırada ilginç bir olay yaşandı: Bir yandan Salih Abdurrahman Suvi'nin anne ve babası Ebu Kebir'deki adli tıp merkezine çağrılarak kendilerinden kan örneği alındı ve eylemi gerçekleştiren gencin onların oğulları olup olmadığının kesinlik kazanması için genetik testi yapılması istendi. Diğer yandan siyonist rejimin başbakanı Rabin daha genetik testi için hiçbir işlem yapılmadan Salih Abdurrahman Suvi'nin anne ve babasına ait evin yıkılması için emir verdi. Bu emri veren kişi "Kemik kıran Rabin" unvanıyla tarihe geçen, bir yandan da Nobel barış ödülüne lâyık görülen, kendi dindaşı tarafından öldürülmesinden sonra her tarafta kendisi için ağıt yakılan, eski Ürdün kralı Hüseyin'in de "kardeşim" diye nitelendirdiği İzak Rabin'di.

İşgal devleti bu şekilde yıkılan evlerin arsaları üzerine yeni inşaat yapılmasını da engelliyor.

Bu ev yıkma uygulamasının getirdiği zorluğu aşmak için Filistinliler kendi aralarında toplumsal dayanışma gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Çünkü bunun sadece aile için dayanışmayla aşılması mümkün değildir. Yine Abdurrahman Suvi'nin ailesini örnek verelim. Bu ailenin yıkılan evinin yerine yenisinin inşa edilmesi için Batı Yaka'nın kuzeyinde bulunan Kalkabala şehrindeki Filistinliler bir arsa bağışladılar. Bir grup Filistinli de evin inşaat masraflarını karşılamak için bağışta bulunacaklarını açıkladılar.

Fakat zaten oldukça zor şartlarda mücadele veren Filistinlilerin kendi imkânları bu yıkımlar sebebiyle açıkta kalan ailelerin tümüne barınak temin etmek için yeterli olmamaktadır. Dolayısıyla bu mücadelenin sürmesi için dayanışmayı ümmet platformuna taşımak gerekmektedir.

İşgal devletine önemli darbeler vuran Yahya Ayyaş'ın ailesi de sürekli zorluklarla, tehditlerle karşı karşıya kaldılar. İşgal güçleri Yahya Ayyaş'ın o zaman 55 yaşında ve şeker hastası olan annesi Aişe Ayyaş'ı, oğlu teslim olmadığından dolayı zindana atarak 1,5 ay beklettiler. Sonra da 10 bin şikel (yaklaşık 3500 dolar) ödenmesini, 10 bin şikel de herhangi bir suçlama halinde ödenmek üzere garanti edilmesini şart koşarak kefaletle serbest bıraktılar.

Daha sonra yine Yahya Ayyaş'ı teslim olmaya zorlamak amacıyla kardeşlerini tutuklayarak işkenceye maruz bıraktılar.

İşgalciler bu konuda o kadar ileri gittiler ki, zaman zaman evini askeri kuşatmaya alarak günlerce kuşatma altında tutuyorlardı. Hatta bir keresinde küçük oğlu Berâ'nın kafasına silah dayayarak hanımından kocasının yerini söylemesini istedi ve söylememesi durumunda bu küçük çocuğu öldürecekleri tehdidinde bulundular. Yaşlı babasını şiddetli şekilde dövdüler. Annesinin onunla görüşmesini engellemek amacıyla onu mecburi ikamete tabi tuttu ve evinin civarındaki belirli bir bölgenin dışına çıkmasını engellediler.

Yahya'nın o zaman 58 yaşında olan babası Abdullatif bey maruz kaldıkları uygulamalar hakkında şöyle diyordu: "İşgal kuvvetleri Yahya'nın yerini söylemediğimiz takdirde evimizi roketlerle yerle bir edecekleri tehdidinde bulundular. Evimize onlarca kez geldiler. Belli bir saatte de gelmiyorlardı. Bazen sabah, bazen öğle, bazen akşam saatinde, bazen gece yarısı geliyorlardı. Bazen bütün aile fertlerini dışarı çıkmaya zorluyor ve beni zorla içeri alarak Yahya'nın saklandığı yeri göstermemi istiyorlardı. Onun evde olabileceğinden ve beni yanlarına almadan içeri girip arama yapmaları halinde kendilerine silahla karşılık verebileceğinden korkuyorlardı. Bu yüzden beni böyle bir şeye karşı kalkan olarak kullanıyorlardı."

İşgalcilerin işkence uygulamalarından da aileler etkilenmektedir. İşgalciler bazen sorgulanan ve itirafa zorlanan tutuklulara psikolojik eziyet amacıyla aile fertlerini götürüyor, onları esas alan tehditlerde bulunuyorlar. Örneğin eşlerini ya da annelerini götürerek cinsel tecavüz tehdidinde bulunuyorlar. Yahut çocuklarını götürerek onları öldüreceklerini tehdidinde bulunuyorlar. Bazen aile fertlerinden birinin gözlerinin önünde diğerine işkence ederek ikincisine de psikolojik eziyette bulunmuş oluyorlar. Bu şekilde işkenceye maruz kalanlar arasında tutuklunun küçük çocukları veya yaşlı babaları - anneleri yahut eşleri de bulunabiliyor.

Örneğin bir insan hakları kuruluşlarının işgal devleti zindanlarındaki işkence uygulamalarıyla ilgili raporunda, araştırmaya esas alınan tutukluların % 28,1'ine kendi yakınlarının gözlerinin önünde işkence edildiği, % 27,9'unun eşlerine ve annelerine cinsel tecavüzde bulunulacağı tehdidinin yapıldığı, % 44,9'unun yakınlarının yanında dövüldüğü tespit edildiği dile getiriliyordu. Yine aynı rapora göre seçilenlerden % 41,9'u maruz kaldıkları işkenceler sebebiyle aile fertleriyle ilişkilerinde problemler yaşamaktan, % 44,7'si de topluma uyum sağlamakta zorluk çekmekten şikâyetçi oldular.

Aile Fertlerine Cinayet İşkencesi

İşgalciler ailelerin fertlerine sadece birinin önünde diğerine işkence etmek suretiyle psikolojik eziyette bulunmakla yetinmiyorlar. Bir diğer ve tabii ki zerre kadar insaf sahibi bir insanın vicdanına kabul ettiremeyeceği psikolojik işkence tarzı da aile fertlerinden bazılarının özellikle diğerlerinin gözleri önünde öldürülmesidir. Bunun birçok örneği yaşandı. Bizim hepsini sıralama imkânımız yok. Bir örneği zikrederek bu konuda fikir vermekle yetinmek istiyoruz.

7 Nisan 2002 sabahı işgalci siyonist askerler Cenin'deki mülteci kamplarından birinde, üçü yaşlı beş Filistinliyi aile fertlerinin önünde vahşice katlettiler. İşgalciler Cenin'in doğusundaki bir mülteci kampında evlere baskın düzenleyerek bazı kişileri bir eve kapattılar. Sonra çocukları ve kadınları ayırarak, erkekleri silah zoruyla dışarı çıkardılar. Ardından da aile fertlerinin önünde başlarına kurşun sıkarak vahşice katlettiler. Öldürülenden ikisi 70, biri 60, biri 38, biri de 37 yaşındaydı.

Aileleri Dağıtma Politikası

Filistin coğrafi olarak çok geniş değildir. İşgal sebebiyle idari yönden oldukça küçük parçalara ayrılmış üstelik bu parçalar arasındaki irtibatlar son derece zorlaştırılmıştır. Bu yüzden Filistinliler küçük kantonlara dağıtılmış veya gettolara sıkıştırılmıştır. İşte bu uygulama Filistinlilerin ailelerinin bölünmelerine, aralarındaki irtibatların zorlaşmasına sebep olmuştur. Bunun yanı sıra idari muameleler arasındaki önemli farklar çok ilginç eziyetlerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Örneğin Kudüslü bir kadın, hemen Kudüs'ün güneyinde bulunan Beytlaham'daki akrabasını ziyarete giderek orada doğum yapsa, çocuğu Kudüs nüfusuna kaydedilmiyor. Bu yüzden anne Kudüs, çocuğu ise özerk yönetim vatandaşı sayılıyor. Bu da ileride eğitimden sağlığa, iş bulmadan, Kudüs'te mülk sahibi olmaya kadar her alanda büyük eziyetler, sıkıntılar çekilmesine sebep oluyor. Benzer şekilde, 1948'de işgal edilmiş bölgede ikamet eden ve kendisine "İsrailli Arap" sıfatı verilen bir Filistinli Batı Yaka'da ikamet eden bir Filistinliyle evlense eşini ikamet ettiği bölgenin nüfusuna geçiremiyor. Hatta işgal devleti bazen evlenen kişiyi "İsrail" nüfusundan ihraç ediyor ve bu yüzden o daha önce sahip olduğu haklarını kaybediyor.

Aileleri dağıtma politikasının bir yansıması da sürgünlerdir. İşgal devleti çok sayıda aileyi böyle sürgün yoluyla böldü. Örneğin meşhur Doğuş Kilisesi olayında, kiliseye sığınan insanlar daha sonra güya özerk yönetimle işgal devleti arasında sağlanan bir anlaşma neticesinde Gazze'ye sürgün edildiler. Oysa onların aileleri Batı Yaka bölgesinde kaldı. Bunun gibi daha birçok sürgün olayında binlerce aile parçalanmıştır. Sürgün işlemleri sadece Filistin sınırları içinde olmuyor. Bazı kişiler de tamamen Filistin dışına sürgün ediliyorlar ve tekrar Filistin'e girmeleri kesin bir şekilde engelleniyor. Böylece onlar artık aile fertlerini ve yakınlarını hiçbir şekilde göremiyorlar.

Ailelerin Topluca Yok Edilmesi

İşgalciler bazen aileleri topluca yok etmekte veya ailenin bir ferdi dışında bütün fertlerini ortadan kaldırmaktadırlar. Bunun en bariz örneği ise Hüseyin Ebu Kuveyk'in ailesinin kendisinin dışında bütün fertlerinin topluca öldürülmeleridir. İşgal güçleri bir tank saldırısında HAMAS'ın askeri kanadı liderlerinden Hüseyin Ebu Kuveyk'in, eşi ve üç çocuğunu öldürerek kendisi dışında bütün fertlerini ortadan kaldırdılar. Hüseyin Ebu Kuveyk'in hanımının arabası, 4 Mart 2002 tarihinde çocuklarını okullarından alıp evine götürürken Batı Yaka'daki Ramallah şehri yakınında bulunan Bisgut yahudi yerleşim merkezi etrafına toplanan işgal güçlerine ait bir tankın attığı mermilere hedef oldu. Tanktan atılan mermilerin saçtığı şarapnel parçaları da saldırı esnasında yoldan geçen bir baba ile oğlunun şehit olmasına sebep oldu. Saldırıdan sonra olay yerine gelenler, tank mermilerine hedef olan arabadaki anne ve çocuklarının paramparça olmuş cesetleriyle ve etrafa saçılmış organlarla karşılaştılar.

Tüm aile fertlerini kaybeden Hüseyin Ebu Kuveyk, eşinin ve çocuklarının cenaze namazını kendisi kıldırdı ve yaptığı açıklamada bu tür saldırıların kendilerini yıldıramayacağını dile getirerek müstesna bir kararlılık örneği sergiledi. İşgalci Siyonistler bütün aile fertlerini kaybeden Ebu Kuveyk'i daha sonra tutuklayarak zindana attılar.

Anne Olmanın Zorlukları

Aile denince akla anne gelir. Çünkü ailenin teşekkülü onunla başlar. Annelik hem mutluluk verir hem de büyük zorlukları vardır. Çünkü yetişen neslin şekillendirilmesinde en ağır yük onun üzerindedir. Filistin toplumunda ise annenin üzerinde, kriz yaşamayan toplumlardaki annelerin taşıdığından çok daha fazla yük ve daha fazla sorumluluk bulunmaktadır. Bundan dolayı orada anneler daha büyük zorluklarla, sıkıntılarla boğuşmak zorunda kalıyorlar.

Anne yerine göre işgal güçleri tarafından öldürülen bir şehidin geride bıraktığı dul kadındır. Dolayısıyla onun yetimlerine bakma sorumluluğunu taşımaktadır. Şehit edilen kişi artık bu dünyadan göç etmiştir. Ama onun şehit edilmesinden kaynaklanan dünyevi zorluklar, sıkıntılar geride bıraktığı dul eşinin omuzlarında kalmıştır. Filistin'de bu şekilde eşleri şehit edildiğinden dolayı yetim çocuklara bakma, onları büyütme sorumluluğunu taşıyan on binlerce dul kadın bulunmaktadır. İşgalci Siyonist devlet cinayette herhangi bir sınır tanımadığı gibi bir kişinin öldürülmesinin sadece onun yaşama hakkına tecavüz değil, aynı zamanda bir kadının ve birkaç çocuğun geçimlerini üstlenecek kişiden mahrum bırakılmaları anlamına geldiğini de hesaba katmıyor.

Filistinli anne yerine göre eşi zindanda olduğundan kendisine emanet edilen çocukların eğitimiyle ve geçimiyle doğrudan ilgilenmek zorundadır. Bugün hâlen işgal devletinin zindanlarında sekiz bin civarında Filistinli tutsak bulunmaktadır ve bunların yarıdan çoğu evli, çoluk çocuk sahibi erkeklerden oluşmaktadır. Bu ise en az dört bin annenin eşlerinin zindanda olması sebebiyle çocuklarının geçim ve eğitim yüklerini üstlerine almış olmaları anlamına gelir.

Haberleri değerlendirirken "yaralanma" olaylarını genellikle ciddiye almayız. Özellikle Filistin'de işgal güçleri her gün yeni cinayetler işlediklerinden yaralananların sayısı bile o kadar dikkatimizi çekmez. Oysa yaralananların bazıları ömür boyu iş göremeyecek derecede sakat kalıyorlar. Dolayısıyla onların hanımları evin geçimi konusunda eşlerini kaybetmiş gibi oluyorlar.

İşsizliğin % 60'a vardığı, işgalcilerin Filistinlileri yoksullaştırmak amacıyla sürekli kasten atölyeleri, işyerlerini bombaladıkları, ekili arazileri tahrip ettikleri, ağaçları söküp attıkları hatta hayvan sürülerini imha ettikleri ortamda kadınların iş, geçim kaynağı bulmasının ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliriz. Bu durumda kocasını kaybettiğinden dolayı dul kalan yahut kocası zindanda veya sakat olduğu için dul gibi yaşayan on binlerce Filistinli anneyi ele bakıcılıktan kurtarmak için özelde Müslümanlara, genelde bütün insanlığa büyük sorumluluklar düşüyor.

Kucaklarında Bebeklerini Şehit Veren Anneler

Bir annenin tahammül etmesi en zor olan musibet belki bebeğinin, kucağında bulunduğu sırada, kafasına kurşun sıkılarak veya karnına bir şarapnel parçası isabet ederek hayatını kaybetmesidir. Bunun nasıl bir musibet olduğunu anlamak için annelik duygularını içine iyi sindirmiş birinin, kendisini o annenin yerine koyması ve kısa süreliğine de olsa o ortamı tasavvur etmesi gerekir. Bunu tasavvur etmenin bile ne kadar zor olduğunu anlayan kişi Siyonist vahşetin nasıl bir şey olduğunu da çok iyi anlar.

Ziyauddin Tumeyzi adlı bebeğin ailesi 19 Temmuz 2001 tarihinde bir araçla düğünden dönüyordu. Şaron'un fikirleri doğrultusunda oluşturulan ve bir tür özel tim gibi çalışan Yolların Güvenliği Örgütü'ne mensup teröristler, yolda Tumeyzi'nin ailesine ait aracı sıkıştırdılar. O sırada üç aylık bebek Ziyauddin de annesinin kucağındaydı. Söz konusu teröristler, tam da annesinin kucağında olduğu sırada bu bebeğin alnına kurşun sıkarak öldürdüler. Bu cinayetin rasgele atılan mermilerle işlenmiş olması mümkün değildir, çünkü arabanın sıkıştırılması suretiyle ve yakın mesafeden kurşun sıkılarak gerçekleştirilmiştir. İşgalci teröristler böyle bir cinayeti işleyerek hem gelecekte karşılarına çıkacağını hesap ettikleri bir Filistinliyi ortadan kaldırmayı, hem de başta annesi olmak üzere onun bütün yakın akrabalarına psikolojik işkence yapmayı hedeflemişlerdi. İşin bir ilginç tarafı da bu cinayeti işleyenlerin Siyonist işgalin "sivil" kanadını temsil etmeleriydi.

Annesinin kucağında olduğu sırada şehit edilen bebeklerin bir örneği de İman Haccu'dur. İman Haccu, Gazze'de annesinin kucağında olduğu sırada işgalci Siyonistler onların mahallelerini tanklarla ateş yağmuruna tuttular. İşte o sırada tanklardan atılan mermilerden birinden etrafa saçılan şarapnel parçalarından biri annesinin kucağındaki İman Haccu'nun karnına isabet etti ve sırtından çıktı. Küçük bebek anında hayatını kaybederken daha lohusalıktan yeni çıkmış annesi de yaralandı.

Anne kucağında saldırıya maruz kalan bebeklere bir örnek de Nurettin Udeh'tir. Bu bebeğin kanları daha gencecik gelin durumundaki annesinin göğsünü olduğu gibi kırmızıya boyamıştı.

(Bu bebeklerin fotoğraflarını Web sitemizde yani www.vahdet.com.tr adresinde, Filistin Davası/Fotoğraflar bölümünde bulabilirsiniz.)

Bunlar anne kucağında saldırıya maruz kalan bebeklerin hepsi değil. Sadece bu gerçeği, Filistinli annenin ızdırabını, Siyonist vahşetin ne boyutlara ulaştığını göstermek için verdiğimiz örnekler.

Mağdur Ailelere Yardım Teröre Yardım

Bütün bu zorluklara, sıkıntılara maruz kalan ailelere sahip çıkmak, yardımda bulunmak insani bir sorumluluktur. Ama ne kadar ilginçtir ki İsrail işgal devletinin bu derece cüretkâr olmasının en önemli müsebbibi durumundaki ABD'ye göre böyle bir insani sorumluluğun yerine getirilmesi de teröre yardım sayılıyor. Bu, ABD emperyalizminin terör ve teröre yardım ile ilgili iddialarını gerçekte kendisinin ve himayesi altında tuttuğu sistemlerin gayri meşru uygulamalarına meşruiyet kazandırmak amacıyla nasıl değerlendirdiğini çok açık bir şekilde gözler önüne sermektedir.

Hepimiz Bir Aileyiz

Müslümanlar bir ümmettir. Ümmet kelimesi Arapça'da anne anlamına gelin "ümm" kelimesinden doğmadır. Yani sözlük anlamı itibariyle aynı anneden gelmeyi veya aynı aileye mensubiyeti ifade eder. Müslümanların birbirlerinin dertleriyle dertlenirken bu bilinçle hareket etmeleri, aynı ailenin fertleri gibi düşünmeleri ve hareket etmeleri gerekir. Filistin'de zikrettiğimiz haksızlıklara maruz kalan ve bu haksızlıklara karşı meşru mücadele veren insanlar da bizim ailemizin birer mensuplarıdır. Bu konudaki duyarlılığımızda ABD'nin ölçülerini esas almamız gerekmediği gibi çağdaş emperyalizmin ve uzantılarının kendi suçlarını örtmek için başkalarını suçlu gösterme çabalarını ciddiye almak zorunda da değiliz.