Kasabın Savaşı

9 Nisan 2001 Pazartesi

İşgal güçleri askerlerini, taş atan çocuklarla karşı karşıya getirmemek için özellikle uzaktan toplarla, tanklarla, helikopterlerle ve uçaklarla bomba yağdırma yolunu tercih etmektedir. Bu bombalama işlemlerinde çoğu zaman hedef gözetilmemekte ve savunmasız insanların evleri başlarına yıkılmaktadır.
Siyonist işgal devleti, bu sıralarda sürekli Filistinlilere ait evleri, meskun bölgeleri havadan ve karadan ateş yağmuruna tutuyor. Bu saldırılar yüzünden her gün en az bir veya iki Filistinli hayatını kaybederken, onlarcası yaralanıyor, onlarca ev de yıkılıyor yahut ağır şekilde hasar görüyor.
ABD ve Batı'nın insan hakları konusunda yaptıkları laf kalabalıklarının ne kadar samimiyetten uzak olduğunu Filistin'de yaşanan manzaralar karşısındaki tutumları bir kez daha gözler önüne serdi. Dikkat çekilmesi gereken bir nokta da bu savaşın siyonist işgal devletinin Filistin halkına karşı yürüttüğü topyekün bir savaş olduğu hususu. Bu savaşta ağırlıklı olarak Beyrut kasabı Şaron'un adı öne çıkıyor. Ama onun liderliğindeki hükümete "ulusal ittifak hükümeti" adı verildi ve bu hükümette solcu ve güya "barış (!)" yanlısı olarak lanse edilen İşçi Partisi de var.

Bu sıralarda Filistin topraklarındaki intifada ve ona karşı sergilenen siyonist vahşet tam anlamıyla bir savaşa dönüşmüş durumda. Fakat Türkiye'de yaşanan kriz ve geçtiğimiz haftalarda Makedonya'da yaşanan olaylar bu savaşı kısmen gölgede bıraktı. Ama biz bu haftaki yazımızda bu savaşın bazı yönleri üzerinde durmak ve bizim yazılarımızı takip edenlerin dikkatlerini biraz bu savaşa da çekmek istiyoruz.

Şu an yaşananların bir savaş olduğunu bizzat İsrail işgal devleti yetkilileri de dile getirdiler. Siyonist işgal devleti, bu sıralarda sürekli Filistinlilere ait evleri, meskun bölgeleri havadan ve karadan ateş yağmuruna tutuyor. Bu saldırılar yüzünden her gün en az bir veya iki Filistinli hayatını kaybederken, onlarcası yaralanıyor, onlarca ev de yıkılıyor yahut ağır şekilde hasar görüyor. Saldırılarda özerk yönetimin güvenlik güçlerine ait birçok merkez de hedef alındı. Fakat söz konusu merkezlere yönelik saldırılarda civardaki sivil yerleşim birimlerinin de birçoğu ağır bir şekilde hasar gördü.

Bu savaşın bir tarafında her türlü silah ve teçhizatla donatılmış askeri güçler bulunurken diğer tarafında kendini savunabilmek için kullanabileceği silah ve teçhizattan tümüyle mahrum savunmasız ve sivil bir halk bulunuyor. Bu sivil halkın, az sayıda silaha sahip ya da el usulüyle kendi silahlarını üreten savaşan güçleri olsa da karşı tarafın saldırılarına hedef olanların büyük çoğunluğunu savunmasız sivil halk oluşturuyor. Üstelik bu saldırılarda saldıran güçler evlerin arasına kadar girme, uçaklarını ya da helikopterlerini hedef alınan evlerin çatılarının tepesinden uçurma yani oldukça yakından hedef alma imkanlarına sahip durumdalar. Bu yüzden saldırıların verdiği zayiat çok daha fazla oluyor. Ayrıca saldırgan güçler her türlü insaftan, insani değerlerden, insan haklarına saygı anlayışından tümüyle soyutlanmış kimseler. Dolayısıyla onlar için bu saldırılardan kimlerin zarar gördüğü önemli değil. Önemli olan verdirilen zayiatın büyük olması ve bu yolla hakları için direnenlerin gözlerinin korkutulması. Sabra ve Şatilla'da savunmadan tümüyle yoksun, savaşla doğrudan ilgileri olmayan 991 kadın ve çocuğu vahşi bir şekilde katlettirmiş bir kişinin taşıdığı zihniyet tarafından yönlendirilen saldırı güçlerinden insanlık ve insaf adına bir şey beklenmesi de söz konusu olamaz.

Bu olumsuz şartlara rağmen Filistin halkı işgalci güçlere karşı direnişini sürdürüyor. Oldukça zor imkanlara rağmen bazen işgal güçlerine ağır darbeler vuran eylemler de gerçekleştiriliyor. Bu yüzden İsrail yönetiminden bir yetkili bu savaşın 1967 Haziran Savaşı'ndan daha çetin bir savaş olduğunu ifade etti. Gerçekten de öyledir. Çünkü 1967 Haziran Savaşı'nda İsrail güçlerinin karşısında çıkar hesapları ve makam sevdaları için halklarını ve vatanlarını satan bu yüzden de rahatça ihanet edebilen liderlerin öne sürdüğü askeri güçler vardı. Bu yüzden o liderler gözetim altında tuttukları toprakları kendi elleriyle işgalci siyonistlere teslim etmişlerdi. Ama bu savaşta işgalcilerin karşısında, her türlü silah ve teçhizattan yoksun olsa da vatanları ve hakları için her şeyi göze alabilen bir kitle ve bu kitlenin fedakar öncü güçleri var. (Arafat'ı ve adamlarını kastetmiyorum tabii ki). Bu yüzden İsrail'in Şaron'un psikolojik yıpratma gücünün etkili olacağı ve Filistin halkının direnişinin kırılacağı beklentisi sonuçsuz çıktı. Son zamanlarda işgalci siyonist devletin ve onun başbakanı durumundaki Şaron'un iyice azgınlaşmasının sebebi de bu.

Dikkat çekilmesi gereken bir nokta da bu savaşın siyonist işgal devletinin Filistin halkına karşı yürüttüğü topyekün bir savaş olduğu hususu. Bu savaşta ağırlıklı olarak Beyrut kasabı Şaron'un adı öne çıkıyor. Ama onun liderliğindeki hükümete "ulusal ittifak hükümeti" adı verildi ve bu hükümette solcu ve güya "barış (!)" yanlısı olarak lanse edilen İşçi Partisi de var. Bu partinin başını çeken ve geçmişte "barış (!)" ödülüne layık görülen Şimon Perez, kasabın hükümetinde Dışişleri bakanlığı görevini yapıyor. Filistin halkına karşı yürütülen topyekün savaşa dış destek sağlayabilmek için de yoğun diplomatik çaba sarf ediyor.

Olayın ilginç bir yanı ise bu savaşta özerk yönetimin de saldırılara doğrudan hedef olması. Buna rağmen özerk yönetim Filistin halkının hak mücadelesinin başını çeken Filistin İslami Direniş Hareketi (HAMAS)'ın askeri kanadı durumundaki İzzettin Kassam Birlikleri'nin bazı ileri gelenlerini zindanda tutmaya devam ediyor. Bunların zindanda tutulmalarının gerekçeleri ise İsrail işgal devletinin hedeflerine yönelik eylemler gerçekleştirmeleri veya bu eylemleri organize etmeleri.

Sonuç olarak şunu söyleyelim ki bu savaş bir yandan İsrail işgal devletini de yıpratmaktadır. Filistin halkının en önemli meselesi ise dünya kamuoyunun sessizliğine ek olarak İslam ümmetinin de kendi davalarına yeterince sahip çıkmamasıdır.