1997 Değerlendirmesi

el-Halil Anlaşması

el-Halil Anlaşması 16 Ocak 1997 tarihinde imzalandı. Basın yayın organları el-Halil anlaşmasını Filistin halkı açısından önemli bir kazanç, sözde özerk yönetimin lideri Yasir Arafat açısından da büyük bir zafer olarak dünya kamuoyuna yansıttılar. İşin gerçeğinde ise bu anlaşma Madrid görüşmeleriyle başlayan ve 13 Eylül 1993 Oslo İlkeler Anlaşması'yla genel çerçevesi belirlenen ihanetler zincirinin bir halkasıdır.

Bu anlaşmayla el-Halil'in Hz. İbrahim Camisi'nin de bulunduğu yüzde yirmilik kesimi tamamen işgal kuvvetlerinin kontrolüne bırakılmıştır. Ayrıca anlaşma sonrasında işgal kuvvetleri şehirden çekilmemiş sadece yer değiştirmişlerdir.

Öncelikle el-Halil anlaşmasıyla ilk akla gelen şey işgal kuvvetlerinin bu kutsal şehirden çekilmesi işlemi olmaktadır. Oysa gerçekte bir çekilme değil yer değiştirme işlemi söz konusudur. Bunu bizzat İsrail işgal rejiminin başbakanı Netanyahu da dile getirerek, kendilerinin askerlerini el-Halil'den çekmeyeceklerini sadece yeniden konuşlanma yani askerlerin yerlerinin değiştirilmesi işleminin gerçekleştirileceğini ifade etmiştir. Bununla kastedilen ise şehir merkezine yayılmış durumdaki askerlerin daha çok İsrail işgal kuvvetlerinin kontrolüne verilen bölgede yoğunlaştırılması ve kısmen de şehir dışına taşınarak adeta bütün şehri çevreden kuşatma altına alan bir askeri muhasaranın gerçekleştirilmesidir.

İkinci olarak anlaşmaya göre el-Halil şehrinin yüzde yirmisinin kontrolü tamamen siyonist işgal güçlerine bırakılmıştır. Bu, yüz bin Müslümanın yaşadığı şehirde en azından yirmi bin Müslümanın tamamen siyonist işgalcilerin baskı ve zulmüne terk edilmesi anlamına gelmektedir. Bu uygulama aynı zamanda işgal yönetiminin şehrin yüzde yirmilik bölümü üzerindeki varlığının tamamen meşrulaştırılması anlamına da gelmektedir. Oysa bundan önce BM teşkilatının 242 ve 338 sayılı kararlarına göre siyonist işgalcilerin el-Halil ve diğer Batı Yaka şehirlerindeki varlığı tamamıyla işgal olarak kabul ediliyor ve buralardaki işgal kuvvetlerinin tümüyle geri çekilmesi isteniyordu. Bu itibarla son anlaşma BM'in öngördüğü şartlardan bile taviz verdiğinden dolayı tamamen işgal yönetiminin lehine bir anlaşma niteliği taşımaktadır. Öte yandan şehrin yüzde yirmisinin tümüyle işgalcilerin kontrolüne bırakılması işgalcilere bu kesimde yahudileştirme politikalarını istedikleri gibi uygulama fırsatı verme anlamı da taşımaktadır. Zaten işgal yönetiminin başbakanı Netanyahu da el-Halil'e yerleştirilen yahudi sayısını artırma gayesi taşıdıklarını çekinmeden söyleme cesareti gösterebilmiştir. Bugün el-Halil'in merkezinde toplam olarak 400 yahudi yerleşimci yaşamaktadır. Ancak işgal yönetiminin kontrolüne verilen bölgedeki nüfus sayısı yirmi bini buluyor. İşgal yönetimi Kudüs'te yaptığı gibi, ileride buradaki Müslümanları da çeşitli metotlarla göçe zorlayarak onların terk ettikleri yerlere yahudileri yerleştirmek için uygun gördüğü her yola başvuracaktır. el-Halil anlaşmasıyla Hz. İbrahim Camisi'nin kontrolü de işgalcilere bırakılmıştır. İşgal yönetiminin geçmişte şehrin merkezine bir yahudi mahallesi kurmaktaki en önemli amacı bu kutsal mabedin yahudi kontrolüne geçmesini sağlamak için gereken altyapıyı hazırlamaktı. Bunu hazırladıktan sonra tedrici bir şekilde caminin üçte ikilik kısmını yahudi sinagoguna dönüştürdü. Ne yazık ki son anlaşma, hem yerleşimcilerin oldukları yerde kalmalarını kabullenmekle, hem de işgal yönetimine yahudi mahallesinin ve Hz. İbrahim Camisi'nin bulunduğu bölgeyi de kapsayan yüzde yirmilik kesimi bırakmakla bu mukaddes mabede en büyük ihanetini yapmıştır. Oysa Hz. İbrahim Camisi bu şehri sembolize eden ve Filistin topraklarında Mescidi Aksa'dan sonra gelen ikinci önemli mabed durumundadır. Bugün Müslümanlar bu camide rahat bir şekilde ibadet etme imkânına sahip değildirler. Çünkü işgal yönetimi Müslümanlara bırakılan ve caminin sadece üçte birlik kesimini oluşturan bölümü belli saatlerin dışında kapalı tutmaktadır. Ayrıca buralara girmek için havaalanlarındaki gibi kontrol makinalarından geçmek gerekmektedir. Bunun yanı sıra işgal yönetimi otuz yaşın altındaki Müslümanları bu camiye sokmamaktadır. Arafat rejimi bütün bu uygulamaları ve cami üzerindeki siyonist tasallutun aynen devam ettirilmesini onaylayan bir anlaşmaya imza atarak ihanetlerine yeni bir halka eklemiş oldu.

el-Halil anlaşması işgal rejimine geçmişte imzalanmış anlaşmaları yeniden gözden geçirme hakkı tanımaktadır. Yani bu yeni anlaşmaya göre işgal rejimi isterse Batı Yaka ve Gazze'yle ilgili olarak daha önceki anlaşmalarda kabullendiği bazı şeylerden dönebilecek. Bu ise gerçekten Arafat rejimi açısından önemli ve büyük bir tavizdir.

Anlaşma, Arafat yönetimine İsrail işgal rejimi tarafından istenen bütün Filistinlilerin yakalanıp işgal kuvvetlerine teslim edilmesi sorumluluğu yüklemektedir. Yani Arafat'ın sorumlu olduğu bölgelerde yaşayan Filistinlilerden herhangi biriyle ilgili olarak işgal yönetimi bir ihbar alırsa kendisi o kişiyi takip etmekle uğraşmayacak. Sadece Arafat yönetimine "filanca kişiyi en kısa zamanda yakalayıp bana getir" diye talimat verecek. Arafat da bunu bir görev sorumluluğu içinde yapmak zorunda olacak ve yapmadığı takdirde işgal yönetimine hesap verecek. Buna belki inanmanız zor olacaktır, ama el-Halil anlaşmasının metninde aynen geçiyor. Bu durum karşısında insan ister istemez: "İşgal rejimi böyle sadık bir saldırganı (artık adını siz koyun) nerede bulabilirdi? Önüne kadar gelmiş bu imkânı kaçırır mı?" sorusu akla geliyor. Düşünün sözde özerk yönetimin emrindeki bütün güvenlik görevlilerinin maaşı yine bu yönetim tarafından verilecek ama onlar İsrail'in istediği kişileri tutuklayarak ona teslim etmekle yükümlü olacaklar.

Ayrıca şunu ifade edelim ki el-Halil anlaşması Kudüs üzerindeki işgalin meşrulaştırılması amacına yönelik çabada önemli bir aşamadır. 1993 tarihli Oslo İlkeler Analaşması'na göre bu yıl içinde "nihâi anlaşma merhalesi" görüşmelerinin başlatılması gerekiyor. Bu görüşmelerde ele alınacak konulardan biri de Kudüs konusudur. Siyonist rejim Kudüs'ün tamamı üzerindeki tasallut ve işgalinin devamına razı olunmasını ve Filistin tarafının bu şehirle ilgili hiçbir iddiada bulunmamasını istiyor. Arafat yönetimi ise bu konuda en son geldiği taviz noktasında: "Bize Kudüs'ün kenar bir semtinde Roma'daki Vatikan'a benzer küçük bir bölgenin sorumluluğunu, bir de Müslümanlar karşısında iyice rezil olmamamız için Mescidi Aksa'nın yönetimini verin. Gerisine karışmayız" diyor. Ancak işgal yönetimi bu kadarına da razı olmuyor. Özerk yönetimin el-Halil konusunda işgalcilerin istediği bütün tavizleri vermesi Kudüs konusunda da aynı şeyi yapmaktan çekinmeyeceğinin bir göstergesidir. Bu itibarla onlar Kudüs konusunda istedikleri her şeyi kabul ettirebilecekleri yolunda hayli cesaret kazanmışlardır.

Bu saydıklarımız el-Halil anlaşmasının taşıdığı olumsuz yanların sadece bazıları. Olayı bir de uluslararası boyutuyla ele almak gerekiyor. Bilindiği üzere İsrail seçimleri öncesinde Arap ülkeleri "barış (!)" adı altında yürütülen birtakım çalışmaları gerekçe göstererek siyonist işgal yönetimiyle ilişkilerini iyileştirmek için yoğun bir çaba içine girmişlerdi. Hatta bundan dolayı bazı Arap ülkelerinin yönetimleri kendi halklarının Filistin'deki mağdur ve mazlum Müslümanlara yardım etmelerini önlemek amacıyla çeşitli uygulamalara da başvurmuşlardı. Ancak Netanyahu'nun işbaşına gelmesinden sonra Arap ülkelerinin izledikleri politikada bir değişiklik oldu. Çünkü Netanyahu "barış (!)" istemeyen bir lider olarak tanındığından Arap yönetimleri de böyle bir liderle iyi ilişkiler içine girmeyi kendi prestijleri açısından olumsuz bir durum olarak görüyorlardı. Ayrıca Netanyahu'nun özellikle el-Halil konusunda sürekli sorun çıkarması daha önce İsrail'le diplomatik ilişkiler kurma kararı almış olan Arap yönetimlerini bile bu kararlarından vazgeçmeye zorladı. Ancak Arafat yönetiminin Netanyahu'nun el-Halil'le ilgili bütün isteklerini kabul ederek anlaşmaya imza atmasıyla birlikte Arap rejimlerinin de önü açılmış oldu. Yani görünüş itibariyle sözde "barış (!)" önündeki takoz kaldırılmış oldu. Üstelik Netanyahu "nihai anlaşma merhalesi" görüşmelerinin uygun bir zamanda başlatılmasını da kabullendi. Bu durumda diplomatik hava tamamen İsrail lehine esecek ve anlaşma Filistin halkının hakları açısından hiçbir şey kazandırmadığı halde İsrail'le ikili diplomatik ilişkiler kurulmasını engelleyen sebepler ortadan kaldırılmış olacaktır. Buna ek olarak Arap rejimleri İsrail'le diplomatik ilişkilerinin zarar görebileceği ve "barış görüşmeleri (!)"ne olumsuz etki edeceği iddiasını kullanarak Filistin halkına yardım edilmesini engelleme amacına yönelik tedbirlerini daha da sıkılaştıracaklardır.

Öte yandan işgal yönetimi el-Halil sorununu şeklen de olsa bir çözüme kavuşturduğunu görünce Suriye ve Lübnan'la ilgili sorunlarına daha çok eğilme fırsatı bulabilecektir. Bu da işgal yönetimi açısından önemli bir avantajdır. Nitekim siyonist rejimin başbakanı Netanyahu, el-Halil anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından Lübnan konusunu gündeme getirerek, bu ülkedeki bütün yabancı güçlerin çekilmesi halinde kendilerinin de Güney Lübnan'daki işgal kuvvetlerini geri çekebileceklerini söyledi. İşin gerçeğinde Güney Lübnan'da işgal kuvveti bulundurmak İsrail'e ekonomik açıdan büyük bir külfet yüklediği gibi Hizbullah milislerinin eylemleri karşısında da iyice sıkışmış durumdadır. Bu yüzden Lübnan'daki Suriye kuvvetlerinin çekilmesini ve Hizbullah milislerinin dağıtılmasını istiyor. Bu amaçla en kısa zamanda Lübnan'daki yabancı güçlerin çekilmesiyle ilgili bir uluslararası toplantı düzenlenmesini teklif etti. Bu konuda arzuladığı şeyin gerçekleşmesi halinde kendini hayli rahat hissedeceğini düşünüyor. İsrail işgal yönetiminin başındaki bazı sorunları atması ise ona Filistin'deki Müslümanlara daha fazla yüklenme ve özellikle İslâmi Direniş'in mücadelesini etkisiz hale getirmek için daha yoğun bir çaba harcama fırsatı verecektir.

Görüldüğü üzere el-Halil anlaşması her bakımdan İsrail işgal yönetiminin lehine olmuştur ve Filistin halkı açısından hiçbir olumlu yan taşımamaktadır.

İlgili Konular:

Lübnan ve el-Halil Anlaşması Hakkında Önemli Notlar

p>