Bugünkü yazımızda önemli gördüğümüz birkaç hususa dikkat çekmek istiyoruz:
Bir yandan dünya kamuoyu yapay gündemlerle meşgul edilirken diğer yandan çağdaş sömürgeci güçler haince saldırılarını devam ettiriyorlar. Bu çerçevede Sudan'ı dört yandan kuşatmaya alma amacına yönelik çirkince saldırılar sürdürülüyor. Bu saldırıların nihâi hedefi Sudan'daki yönetimi değiştirerek yeniden Amerikan çıkarlarına hizmet etmeyi taahhüt edecek bir yönetimi işbaşına getirmektir. Bu oyunda eski başbakan ve "muhafazakâr" olarak bilinen Sadık el-Mehdi'nin kullanılmasından ibret almak gerekiyor. Amerikan politikasıyla iç içe bir "muhafazakâr"lığın ne anlama geldiğini bu olaydan gayet net bir şekilde anlamak mümkün.
el-Halil anlaşmasından sonra siyonist işgal devleti Lübnan üzerine yüklenmeye başladı. Sürekli bir şekilde Güney Lübnan'a asker yığıyor. Bu yöndeki gelişmeler de yapay gündemler dolayısıyla dünya kamuoyunun dikkatinden kaçıyor. Oysa bu yöndeki gelişmeler bazı önemli gerçekleri gözler önüne sermektedir:
Birinci olarak: Filistin özerk yönetimi el-Halil anlaşmasına imza atmak suretiyle siyonist işgal devletinin Lübnan üzerinde yoğunlaşmasına fırsat vermiştir.
İkinci olarak: Lübnan çok sayıda Filistinli mültecinin yaşadığı bir ülkedir. Bu yılın sonuna doğru başlatılması ve 1999 sonuna kadar bitirilmesi planlanan "nihâi anlaşma merhalesi"nde ele alınacak konulardan biri de Filistinli mültecilerin yurtlarına dönmesi meselesidir. İşgal yönetimi bu mültecilerin yurtlarına dönmesini istemiyor. Bu yüzden 1982'deki gibi Lübnan'a karşı ikinci bir saldırı gerçekleştirerek bu ülkede yaşayan mültecileri diğer Arap ülkelerine dağıtmayı planlıyor olabilir.
Üçüncü olarak: İsrail rejimi Lübnan'a yönelik bir saldırıda karşısına en büyük engel olarak Hizbullah'ın çıkacağını biliyor. Çünkü Lübnan ordusunun İsrail işgal kuvvetlerinin karşısında duramayacağı açık bir gerçek. Bu yüzden Hizbullah mücâhitlerinin ellerindeki silahların toplatılmasını istiyor. Bu amacının gerçekleşmesi için de Lübnan'la ilgili bir uluslararası konferans düzenlenmesini talep etti. İsrail işgal rejiminin bu yöndeki talebiyle birtakım medya organlarının Hizbullah'ı bir terör örgütü olarak göstermeyi amaçlayan propaganda faaliyetlerinin aynı döneme denk gelmesi gerçekten düşündürücüdür. Bu durum Filistin ve Lübnan'da siyonist işgale karşı mücadele eden hareketlere yönelik olarak sürdürülen medya saldırısının arkasında uluslararası siyonizmin parmağının olabileceği ihtimali üzerinde de düşünme zorunluluğunu ortaya koymaktadır.
Dördüncü olarak: ABD, İsrail'in Güney Lübnan'a asker yığmasını haklı bulduğuna dair bir açıklama yaptı. Lübnan bağımsız bir ülkedir ve bağımsız bir ülkenin topraklarına bir başka devletin asker yığması uluslararası hukuka aykırıdır. Öte yandan BM'in 425 sayılı kararı İsrail rejiminin Güney Lübnan'daki askerlerini çekmesini zorunlu kılmaktadır. Bu durum ABD'nin despotik ve saldırgan bir anlayışı temsil ettiğini, BM'in ise sadece bir vitrin olarak kullanıldığını gözler önüne seren gerçeklerden biridir.
Lübnan'la ilgili olarak şimdilik bu hususlara dikkat çekmekle yetiniyoruz. Allah izin verirse yeri geldikçe bu ülkeyle ilgili gelişmelere yine temas edeceğiz.
Türkiye, BM gücü nezdinde el-Halil'e asker gönderdi. Aldığımız bilgilere göre Türkiye'den gidenler "Hz. İbrahim Camisi"ni koruyacaklarmış. Oysa el-Halil Anlaşması'nda Hz. İbrahim Camisi'nden "Peygamberler Kabristanı" olarak söz edilmekte, bu caminin üçte ikisinin yahudi sinagoguna dönüştürülmüş halinin aynen devam etmesi şart koşulmakta ve yahudilerin istedikleri gibi girip çıkmalarına izin verileceğine, Müslümanların ise sadece otuz yaşın üstündekilerin üstelik birkaç aramadan geçirildikten sonra bu mabede sokulabileceğine dikkat çekilmektedir. Üstelik caminin bulunduğu mevki İsrail işgal rejiminin kontrolüne verilen yüzde yirmilik kesimde yer almaktadır. Netice itibariyle, BM gücü nezdinde oraya giden askerler yahudilere değil Müslümanlara müdahale edebileceklerdir. Bu durumda şu soruyu sormadan edemiyoruz: Türkiye'den giden askerler Hz. İbrahim Camisi'ni kime karşı koruyacaklar?