27-29 Haziran 2007, Vakit gazetesi, Dizi yazı
Filistin'de uzun süreden beridir önemli gelişmeler yaşanıyor. Son dönemde işgal güçlerinin yönlendirdiği fitnenin sebep olduğu gelişmeler hakkında medya organlarına yansıyan hatalı bilgiler ve çarpıtmalar ise zihinlerde çeşitli tereddütlerin oluşmasına yol açıyor. Biz Allah'ın izniyle son dönemde gazetemizde yayınlanan günlük yazılarımızda bu konu üzerinde durarak okuyucularımızı bilgilendirmeye çalıştık. Ayrıca ağırlıklı olarak son gelişmeler üzerinde duran ve bu konuda biraz ayrıntılı bilgiler veren bir dosyamız da yayınlandı. Sizlere bir de son gelişmelere nereden gelindiği, bu gelişmelerin nasıl okunması gerektiği ve emperyalizmin dikte ettiği entrikalar hakkında ayrıntılı bilgiler vermek istedik. Bu dosyamızda bazı bilgiler konunun serdedilmesinin gereği tekrar edilmiş olsa da genel anlamda farklı bir açıdan ve biraz daha geniş zaman açısı esas alınarak gelişmelerin tahlil edilmesine çalışılmıştır.
Özerk yönetim parlamentosunda son seçimlerin öncesinde el-Fetih hâkimiyeti vardı. Çünkü o meclisin oluşmasını sağlayan seçimlere HAMAS zaten hiç girmemişti. Diğer grupların da birçoğu girmemiş, girenlerin de el-Fetih dışında kalanları çok az sandalye elde edebilmişti. Ama bu meclisin yasama yetkisi yeni seçimlerle sona eriyordu. Fakat ne kadar ilginçtir ki yasama yetkisini kaybetmiş bu meclis seçimlerden sonra yeniden toplanarak normalde İçişleri Bakanlığı'na bağlı güvenlik organlarının tümünü doğrudan başkana bağlayan bir yasa çıkardı. Çünkü İçişleri Bakanlığı artık HAMAS mensuplarından olacaktı ve işgal devleti özerk yönetim bünyesinde oluşturulan silahlı güvenlik organlarının HAMAS mensubu birinin sorumluluğuna verilmesini istemiyordu. Bu konuda el-Fetih'in siyasî kanadının tercihi de aynı yöndeydi. HAMAS bu uygulamaya her ne kadar karşı çıktıysa ve çıkarılan yasanın geçersizliğini dile getirdiyse de uygulamaya geçirilmesini önleyemedi.
Silahlı güvenlik güçlerinin Başkan Mahmud Abbas'a bağlanmasından sonra ilginç bir gelişme daha oldu. O da başkanın bu silahlı güçlerle ilgilenecek özel bir güvenlik danışmanı tayin etmesiydi. Böyle bir danışman tayini belki çok fazla ilginç görülmeyebilir, ama asıl ilginç olan bu göreve getirilen kişinin İsrail işgal devletiyle doğrudan ilişki içinde olduğu bilinen, çeşitli karanlık olaylara adı karışmış, mafya usulü çalışan kısacası Filistin'in "Susurluk" olayının baş aktörü Muhammed Dahlân'ın tayin edilmesiydi. Böyle bir tayin işleminin işgal devletinin dikte etmesiyle gerçekleştirildiği kesindi. Çünkü onun buralara kadar çıkmasının da ABD ve İsrail'in dayatmalarıyla gerçekleştiği biliniyordu. HAMAS'ın şiddetle karşı çıktığı ve büyük tehlikeler arz ettiğini bildiği bu tayin aynı zamanda koyunların kurda teslim edilmesi anlamına geliyordu. Bu gerçeği daha sonra yaşananlar, ileride üzerinde duracağımız fitne olayları hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde gözler önüne sermiştir.
Tüm güvenlik güçlerinin başkanlığa bağlanmasından sonra özerk yönetim bünyesinde, sorumluluğu olup da onu yerine getirmesini sağlayacak kadrosu, elemanı, gücü olmayan bir İçişleri Bakanlığı oluşmasına yol açtı. Bakan toplum güvenliğiyle ilgili bir şey istediğinde silahlı güvenlik güçleri kendilerinin başkana bağlı olmalarını gerekçe göstererek hiçbir faaliyette bulunmuyorlardı. Buna karşılık maaşlarını hükümetten istiyor, uluslar arası ambargo sebebiyle para kaynaklarının azalmasından dolayı maaşları geciktiğinde hemen isyan çıkarıyor, ortalığı karıştırıyorlardı. Üstelik Dahlân çetesinin ölüm mangaları hükümet yetkililerine, HAMAS'ın ileri gelenlerine kurşun sıkıyorlardı. Hükümet de kendi yetkililerine kurşun sıkanlara maaş ödemek zorunda bırakılıyordu.
Bu durum karşısında hükümet kendi güvenlik kadrosunu oluşturmak amacıyla Tenfiz Kuvvetleri adını verdiği ayrı bir silahlı güç kurdu. Başkan Abbas, onun danışmanı Dahlân ve onların hizmetindeki silahlı güçler buna şiddetle karşı çıktı. Ama İçişleri bakanının sorumluluğunu yerine getirebilmesi için başka bir çıkış yolu da yoktu ve onların tüm tepkilerine rağmen Tenfiz Kuvvetleri'ni şekillendirmede ısrarlı davrandı.
Dahlân mafyasının kullandığı silahlı mekanizmaların başında gelen birim Koruyucu Güvenlik'ti. Ne kadar ilginçtir ki Koruyucu Güvenlik adı verilen birimin içinde yer alanların işi saldırmaktan, güvenlik ve huzuru ortadan kaldırmaktan başka bir şey değildi. Özellikle Tenfiz Kuvvetleri'nin oluşturulmasına karşı çıkmaları sebebiyle bu mekanizmada görev alanları rencide etmek amacıyla sıkça saldırılar düzenlemeye başladılar. İşte işgalci Siyonistlerin planlarının önünü açan fitnenin yayılması da bu saldırılarla başladı.
HAMAS'ın direnişi her zaman işgale karşı ve Filistin'in özgürlüğüne kavuşturulması için olmuştur. Bu tutumuyla Siyonistlerin oynamaya çalıştığı pek çok fitne olayının önüne geçmeyi başarmıştır. Dahlân çetesine mensup ölüm mangalarının saldırıları ve çıkardıkları fitneler karşısında da tutumu aynı oldu. Sürekli olayların siyasi yollardan, görüşmelerle, barışla çözülmesi için gayret etti. Bu amaçla muhtelif Arap ülkelerini, Arap Birliği teşkilatını devreye sokmaya çalıştı. Suudi Arabistan kralını devreye sokarak Mekke'de Ka'be'nin yanında ateşkes ve ittifak hükümeti kurulması için prensip anlaşması gerçekleştirdi. Normalde kendisi parlamentoda tek başına hükümet oluşturmaya yetecek çoğunluğa sahip olduğu halde bazı tavizler de vererek el-Fetih'le koalisyona girebilmek, böylece bir "ulusal birlik" hükümeti oluşturmak için elinden geleni yaptı.
Filistin'deki gelişmeleri takip edenlerin en çok garibine giden gelişmelerden biri kabul edilen ateşkeslerin çok kısa bir aradan sonra yeniden bozulması oluyordu. Çünkü işbirlikçilere ateşkes dayanmadı. Ne zaman el-Fetih'in siyasî liderleriyle HAMAS liderleri arasında bir ateşkes sağlansa, Dahlân çetesi adeta "sizin ateşkesiniz bizi bağlamaz" ilanı yaparcasına saldırı düzenleyerek kabul edilen ateşkesi bozuyordu. Zira ona, arkasında duran işgal güçleri tarafından ortalığı karıştırma, kargaşayı ve fitneyi sürekli canlı tutma sorumluluğu verilmişti. Özerk yönetimin HAMAS'a geçmesinden sonra musluklarının kısılması üzerine işgal devleti ve ABD tarafından sağlanan alternatif muslukların işlemeye devam etmesi için de üstlendiği görevi yerine getirmesi gerekiyordu.
Dahlân çetesinin saldırıların ve fitnenin trendini artırmasının zamanlaması da dikkat çekicidir. İşgal devletinin baskı uygulamalarına ve saldırılarına HAMAS'ın askeri kanadının karşılık vermesi sebebiyle bu devletin köşeye sıkıştığı dönemler fitnecilerin özellikle öne çıktığı ve ortalığı karıştırmaya başladığı dönemlerdir. Ayrıca HAMAS hükümetinin problemleri aşma, sıkıntıların üzerine gitme ve istikrarı sağlama amacıyla birtakım müşahhas adımlar atmaya çalıştığı sıralarda da söz konusu çetenin elemanlarının hiçbir sebep yokken ortalığı karıştırmaya başlamaları dikkat çekiyordu. Son olayları alevlendirmelerinin de işgal devletinin Sderot ve Askalan Yahudi yerleşim merkezlerine yönelik füze saldırılarından dolayı ciddi sarsıntılar geçirdiği döneme denk geldiğini hatırlatmakta yarar var. Ayrıca işgal devleti aynı günlerde hem cumhurbaşkanlığı hem de İşçi Partisi genel başkanlığı için seçim yapacağından başını ağrıtan füze saldırılarından kurtulabilmek için olayları Filistinlerin arasına taşıma ihtiyacı duymuştu ve bunu Dahlân çetesinin hükümet yetkililerine yönelik saldırılar başlatmalarıyla gerçekleştirdi.
Dahlân çetesinin bu tutumu işgalciler için tampon güç görevi yaptığını şüpheye mahal bırakmayacak şekilde gözler önüne seriyordu. Olmert'in bu çetenin çökmesini Güney Lübnan'daki Luhad ordusunun çökmesine benzetmesi bu açıdan son derece isabetli ve gerçekçiydi.
İşgal devletinin başını ağrıtan füze saldırılarından kurtulmak için olayları Gazze'nin içine taşıma girişiminden sonra başlatılan saldırılara HAMAS yine ateşkes çağrısıyla cevap verdi ve fitnenin durdurulması için elinden gelen gayreti gösterdi. Onun çağrılarıyla 11 Haziran Pazartesi akşamı el-Fetih'in siyasî liderleriyle yapılan toplantıda ateşkes ilan edildi. Ama bu ateşkes işgal devletinin planını bozuyordu. Çünkü o, Gazze'deki karışıklığın devam etmesini istiyordu. Zaten ateşkes de Dahlân çetesinin saldırganlığına sadece bir gece dayanabildi ve ertesi sabah yani 12 Haziran Salı sabahı başbakan İsmail Heniyye'nin evinin etrafında ikamet edenler güne RGB roketlerinin gürültüleriyle gözlerini açtılar. Gazze İslâm Üniversitesi'ne giden öğrenciler okullarına vardıklarında yine aynı çetenin militanlarının fırlattığı füzelerin tepelerinde uçuştuğunu fark ettiler.
İşgal devleti son dönemde özerk yönetim başbakanı İsmail Heniyye'nin de isminin yer aldığı bir öldürülecekler listesi yayınladı. Fakat bu listede yer alanların tasfiyesinin kendisi için de ağır bir maliyeti olacağını biliyordu. İşte bu yüzden listeyi Dahlân çetesine vererek infaz işlemlerini onların gerçekleştirmelerini istedi. Başta Prof. Abdülaziz Rantisi'nin yeğeni olmak üzere birçok kişinin katledilmesi söz konusu listede yer alanların adı geçen çete tarafından teker teker tasfiye edildiğini gösteriyordu. Heniyye'nin evine füze atılması hedefte onun da olduğunu ortaya koyuyordu. Zaten HAMAS yetkililerine ulaşan bilgiler de çetenin işgalci devlet tarafından verilen listede isimleri yer alanların tümünü katletmek suretiyle HAMAS'ın Gazze'deki lider kadrosunu tamamen tasfiye etmeyi planladığını ispatlıyordu.
Gelinen durum elbette HAMAS'ın arzuladığı bir durum değildi. Onun her zaman arzuladığı silahların konuşturulması yerine siyasî bir çözüme gidilmesiydi. Ama başbakan Heniyye'nin evine füze atılması ve onun da hedefe yerleştirildiğinin açıkça ortaya konması artık kırmızıçizginin iyice aşıldığını gösteriyordu.
Çizginin bu kadar aşılmasından sonra artık doğrudan fitnenin kaynağının üzerine gidilmesinden başka bir çözüm yolu kalmamıştı. Zira çıkarılan fitne yangınlarını söndürmekle uğraşmak sonuç getirmiyordu. Bir tarafta yangın söndürüldüğünde daha onun külleri soğumadan kundakçılar başka yeri ateşe veriyorlardı. İşte bu yüzden Başbakan Heniyye'nin evine füze atılması olayından sonra HAMAS'ın askeri kanadı durumundaki İzzettin Kassam Birlikleri'yle İçişleri Bakanlığı'na bağlı Tenfiz Kuvvetleri, Başkan Abbas'a bağlı olarak çalışan silahlı milislere kontrol altında tuttukları tüm güvenlik noktalarını terk etmeleri için talimat gönderdiler.
İzzettin Kassam Birlikleri ile Tenfiz Kuvvetleri güvenlik noktalarının boşaltılması için tanınan sürenin dolmasından hemen sonra oralara yönelik geniş çaplı bir tasfiye operasyonu başlattı. Silahlı milislerin bazıları zaten operasyon öncesi oraları terk etmişti. Bazıları operasyonun başlatılmasıyla birlikte teslim oldular. Diğerleri de fazla dayanamayarak kaçtılar. Böylece iki gün sürmeyen bir operasyonla, Dahlân çetesinin kontrolündeki son nokta olan ve işkence merkezi olarak kullanılan el-Muntedâ'nın da 14 Haziran Perşembe akşamı kontrol altına alınmasıyla fitne çetesinin Gazze'deki yapılanması çökertilmiş oldu. Çetenin mensupları kontrollerindeki istihbarat merkezinde bulundurulan gizli bilgi ve belgeleri imha etmeye bile fırsat bulamadılar. Çünkü can korkusu onlara bu merkezi ve belgelerin ehemmiyetini unutturmuştu.
Söz konusu operasyonda Tenfiz Kuvvetleri'ne teslim olmayıp kaçanlardan bazılarının İsrail Sahil Güvenlik Güçleri tarafından deniz yoluyla Mısır'a kaçırılması diğerlerinin de 1948'de işgal edilmiş bölge üzerinden Batı Yaka'ya nakledilmeleri onların aslında kimin hesabına çalıştıklarını gözler önüne seren açık bir gerçekti. İşgal devleti normalde Gazze ahalisinin 1948'de işgal edilmiş bölge üzerinden Batı Yaka'ya geçişini engellemektedir ve aradaki tüm geçişleri kapatmıştır. Ancak fitne çetesinin adamlarını sınırdan alarak bizzat askerlerin himayesinde Batı Yaka'ya geçirdi. Çünkü onların tümüyle etkisiz hale getirilmelerini istemiyordu ve çıkaracakları fitneye ileride de ihtiyacı olacaktı.
Dahlân çetesi elemanlarının işgal güçlerinin himayesi altında Batı Yaka'ya taşınmasıyla birlikte fitne de oraya taşındı. Fitneciler gidip orada insanları katletmeye, evleri ve iş yerlerini yakmaya, hükümet binalarına baskınlar düzenlemeye, yardım kuruluşlarını yağmalamaya, aileleri tehdit etmeye, adam kaçırmaya başladılar. Burada bir noktaya parmak basmak gerekiyor: Dahlân çetesi Batı Yaka'ya taşınmadan önce o bölgede el-Fetih vardı ve bu olaylar yaşanmıyordu. Bölgedeki el-Fetih mensuplarının HAMAS'la bir kavgaları yoktu. Aynı şekilde fitne çetesinin çıkarılmasıyla Gazze'de el-Fetih'in faaliyetleri sona ermiş değil. Tam aksine daha rahat ve güven içinde faaliyetlerini sürdürüyorlar. Bu da gösteriyor ki olay bir HAMAS - el-Fetih çatışması değildir. İsrail hesabına çalışan fitne çetesiyle onlara "artık yeter" diyenlerin kavgasıdır. İşte o fitne çetesinin el-Fetih'in bünyesinde yapılanması bu hareket açısından büyük bir talihsizliktir.
Fitnecilerin Gazze'den tasfiyesi işgal devletini ve onun arkasında duran emperyalizmi telaşlandırdı. Bu amaçla uzaktan kumanda ettikleri Mahmud Abbas vasıtasıyla oyunu lehlerine çevirebilmek için yeni bir planı devreye sokma çabaları başlattılar. Filistin'deki İslâmî Hareket'in Dayton planı dediği bu yeni plana göre Batı Yaka bölgesinde Selam Feyyaz başkanlığında bir kukla hükümet oluşturuldu. Abbas da kafasına göre İsmail Heniyye hükümetini azletti. Bu, bir yanda halkın seçtiği hükümet görevini icra etmeye devam ederken diğer tarafta Siyonist devletin ve emperyalizmin çıkarlarına hizmet edecek kukla hükümet oluşturulması anlamına geliyordu ki özgürlük mücadelesinde kararlı Filistin halkı kukla hükümeti asla bağrına basmayacak, sahiplenmeyecektir. Böyle bir oyun, oyuna alet olanların Filistin halkı nazarında iyice düşmelerine sebep olacaktır.
Son olaylardan sonra fitne çetesinin Batı Yaka'ya taşınması üzerine bir "bölünme" yaygarası koparıldı. Tüm medya organları ısrarla bu yöndeki iddiaları gündeme taşıyor. Sanki bölünmüşlük son olaylarla birlikte ortaya çıkmış gibi. Oysa sözü edilen bölünme yeni bir şey değil. İşgal devletinin uygulamaları sebebiyle zaten Gazze ile Batı Yaka arasında irtibat kesilmişti ve fiili bölünme gerçekleşmişti. Yani ortada bir bölünmüşlük varsa bunun sebebi Siyonist işgal ve işgalcilerin uygulamalarıdır.
Fitnecilerin Batı Yaka'da tutunabilmelerinin, orada kukla bir hükümet oluşturabilmelerinin sebebi ise onların orada bir desteğe sahip olmaları değil Batı Yaka'da askeri işgalin etkin bir şekilde devam etmesidir. İşgal güçleri 2005'te Gazze'den çıkarıldı. Bu bölgeye yönelik kuşatma ve tecrit devam etse de içinde işgalci asker yok. Ama Batı Yaka bölgesinin her tarafı işgalcilerin askeri kontrol noktalarıyla adeta bir örümcek ağı gibi örülmüştür. Fitneciler de işlerini işte bu işgalin gölgesinde ve himayesi altında yürütebilmektedirler. Yani idarî yönden bir bölünmüşlük ortaya çıktıysa bunun sebebi de Siyonist işgal ve uygulamalarıdır. Ama bu durum işgalcilerin himayesi altında Filistin halkına karşı faaliyet yürütenlerin gerçek kimliklerini de gözler önüne sermektedir. Onların bu tutumları halkın desteğini değil nefretini kazanmaları sonucunu doğuracaktır.
Dahlân çetesinin adamları Batı Yaka'ya taşındıktan sonra bölgede adeta yeni bir işgal fırtınası estirmeye başladılar. Gerçekleştirdikleri insanlık dışı saldırılarla, adam kaçırmalarla, çıkardıkları yangınlarla işgalci Siyonist askerlerden hiç geri kalmıyorlar. Bu vasıflarıyla Siyonist devletin "Filistinli" kimliği taşıyan askerleri olarak nitelendirilmeleri hiç de aşırılık olmaz.
Son dönemde en çok konuşulan konulardan biri de emperyalizmin Abbas tarafından kurdurulan kukla hükümete ambargo uygulamayacağıdır. Abbas'a ve kadrosuna zaten ambargo uygulanmıyordu ve ona el altından paralar bir şekilde akıtılıyordu. Bunun Filistin halkına yansıyan bir yanı görüldü mü? Bugün Batı Yaka'daki kukla hükümete ambargonun kaldırılmasıyla ne değişecek? Siyonist devletin halka eziyeti sona erecek mi? Tam aksine onların işgalci askerlerinin eziyetlerine bir de fitnecilerin eziyetleri eklendi. Batı Yaka ahalisinin baş belası askeri kontrol noktaları kalkacak mı? Irkçı ayırım duvarının inşaatı sone erecek mi? Kudüs'te Müslümanların evlerini yıkma işlemleri sona erecek mi? Bunların hiçbiri gerçekleşmeyecek ve paralar sadece birilerinin İsrail hesabına tampon güç ve kukla yönetim görevi görmeleri için akıtılacak. Zaten yapılan açıklamalarda paraların, Abbas hükümetinin HAMAS karşıtı faaliyetlere ağırlık vermesi şartıyla gönderileceği çok açık bir şekilde ifade edildi.
Siyonist devlet ve onun arkasında duran emperyalizm Abbas'ın kukla hükümetine ambargo uygulamayacağını söylerken Gazze'ye yönelik tecridin daha da artırılacağı dile getiriliyor. Tabiî bu da: "HAMAS hükümeti bu tecride ne kadar tahammül edebilecek?" sorusunun akla gelmesine sebep oluyor. Gazze'ye tecrit yeni başlamadı ve burası uzun süreden beri açık hava hapishanesine dönüştürülmüş durumdadır. Emperyalizmin ambargo uygulamasından dolayı çeşitli ekonomik sıkıntılar zaten var. Tecridin şiddetlendirilmesi belki sıkıntıların biraz daha artmasına sebep olacaktır. Ama İslâmî Hareket yine de işgale teslim olmayacak ve ilkelerinden taviz vermeyecektir. İslâm dünyasının bu tecrit karşısında Filistin halkının direnişine ve özgürlük mücadelesine sahip çıkması gerekir.
Dahlân çetesi kontrolündeki istihbarat merkezinin HAMAS'ın kontrolüne geçmesi Siyonistler tarafından yüzyılın felaketi olarak nitelendirildi. Olay gerçekten de oldukça önemlidir ve belgelerin ortaya çıkarılıp çözümlenmesiyle birlikte çok önemli gerçekler de gün yüzüne çıkacaktır. Örneğin Arafat'ın zehirlenmesinde Dahlân'ın rol aldığına dair söylentiler vardı ama ispat edilememişti. Söz konusu merkezde ortaya çıkan belgeler bu gerçeğin biraz daha aydınlanmasını sağladı.
İstihbarat merkezindeki bilgi ve belgelerin gün yüzüne çıkmasının Abbas'ı da telaşlandırdığı anlaşılıyor. Ondan dolayı zihinleri bulandırma ve kafaları karıştırma amacıyla bir iftira atağına geçtiği görünüyor. Örneğin kendisine karşı Gazze'de bir suikast teşebbüsünde bulunulduğu ve geçeceği yerin altına kazılan tünele 250 kg. patlayıcı yerleştirildiği iddiası bu atağın bir parçasıdır. Bu tür iddialar tamamen saçmadır. Herhangi bir delili olmadığı gibi akla yatkın da değildir.
Ne yazık Filistin'de yaşananlar medya tarafından sürekli çarpıtılarak kamuoyuna yansıtılıyor. Okuyucularımızın bu çarpıtmalara oldukça dikkat etmeleri, Filistin'deki direnişi yıpratma amacı taşıdığı belli olan tüm haberlere ve yorumlara şüpheyle yaklaşmaları, olayları güvenilir kaynaklardan takip etmeye çalışmaları gerekir.