Kasım 2006, Vuslat dergisi
Filistin'de sıkıntı ve ızdırap bütün şiddetiyle sürüyor. Bir yandan uluslar arası emperyalizmin ekonomik kuşatması devam ediyor. Bu bize Mekke'deki müşrik topluluğun liderlerinin bir araya gelerek mü'minlere karşı ambargo ilan etmelerini ve onları Şi'bu Abdilmuttalib adı verilen vadiye kapatmaları olayını hatırlatıyor. O olayda sadece mü'minler değil onlara sahip çıkan yakınları da ambargonun hedefi olmuşlardı. Bugün uluslar arası emperyalizmin Filistin'e uyguladığı ambargo da aynı zihniyetin ürünüdür ve aynı mantık üzere yürütülmektedir. Çağdaş emperyalizmin ve onun himayesindeki Siyonist işgalcilerin Filistin direnişini kırma ve Filistin halkını köleliği kabullenmeye zorlama amaçlı oyunları, komploları, saldırıları da sürüyor.
Siyonist işgal devleti Lübnan'da ağır yenilgiden sonra Filistin'e yönelik vahşi saldırılarını artırdı. Bunun muhtelif sebepleri vardı. Birinci olarak Lübnan'daki yenilgiden dolayı yıpranan askeri prestijini ve zarar gören psikolojik savaş gücünü bu şekilde onarmak istiyordu. İkinci gayesi Lübnan'ın intikamını Gazze'deki ve Batı Yaka'daki Filistinlilerden almaktı. Üçüncü gayesi Lübnan'daki yenilgiden dolayı bayağı moral kaybına uğrayan göçmen Yahudilere bu yolla moral vermek, bu arada onların hükümetlerine yönelik tepkilerini yatıştırmaktı. Bir diğer gayesi ise Lübnan'daki gelişmeler sebebiyle dünya kamuoyunun dikkatlerinin o bölgeye çekilmesinden, Filistin halkına ve direnişine darbe vurmak amacıyla yararlanmaktı ki bu işgalci Siyonistlerin genel bir politikasıdır.
Ramazan ayı boyunca saldırılarını yoğun bir şekilde sürdüren ve özellikle bu mübarek ayın son günlerinde 48 saatlik süre içinde 25 kişiyi katledecek kadar şiddetini artıran Siyonistler bayramı da Filistinliler için tam bir hüzün gününe dönüştürmek amacıyla iş başındaydılar. Bayram sabahı ortalığın aydınlanmasıyla birlikte, Filistinlilerin elbiselerini giyerek gerçekleştirdikleri saldırıda 7 kişiyi şehit ederken 30 kişiyi de yaraladılar. Bu saldırılarında bir taziye çadırını hedef almışlardı. İşgalcilerin saldırıları ve katliamları bayramın diğer günlerinde de devam etti.
İşgalci Siyonistlerin Filistinlilerin bayram sevinci yaşamalarını engellemek amacıyla başvurduğu uygulamalardan biri de Rafah sınır kapısını giriş çıkışa kapatmaları oldu. Rafah kapısı Gazze'nin Mısır'la bağlantısını sağlayan ve bu bölgenin dünyaya açılan tek kapısıdır. Bu kapının kapatılması durumunda Gazze bölgesi tam anlamıyla bir açık hava hapishanesine dönüşmektedir. Gurbetçi Filistinlilerin bazıları bayramlarını ailelerinin ve akrabalarının yanında geçirmek amacıyla Gazze'ye girmek istediler. Ancak işgalci saldırgan devletin Rafah kapısını kapatması sebebiyle bayramlarını bu kapının önünde, çöl sıcağında bekleyerek geçirmek zorunda kaldılar. Binlerce Filistinli sınır kapısı önünde kilometrelerce kuyruk oluşturarak ne zaman biteceği bilinmeyen bir bekleme eziyeti içinde bayramlarını geçirmek zorunda kaldı.
Emperyalizmin Filistin direnişini yıpratma amacıyla son dönemde oynadığı oyunlardan biri de polis isyanı çıkartmaktı. Bu isyan sebebiyle yaşanan olaylar dünya kamuoyuna HAMAS - el-Fetih çatışması olarak lanse edildi. Oysa gerçekte ortada herhangi bir HAMAS - el-Fetih çatışması yoktu. Parlamento seçimlerini HAMAS'ın kazanması üzerine İçişleri bakanlığının emrinden alınarak doğrudan başkanlığa bağlanan güvenlik organlarında çalışan polisler maaşlarını alamadıkları gerekçesiyle isyan çıkarmışlardı. İşin gerçeğinde polislerin böyle bir isyan çıkarmalarının asıl sebebi maaşlarını alamamaları değil, HAMAS ile el-Fetih arasında bir ulusal ittifak hükümeti oluşturulması amacıyla yürütülen görüşmelerin müspet sonuçlar vermesinden rahatsız olan bazı çete başkanlarının fitne ateşini yakmalarıydı. Bu fitne ateşini yakanların başında da İsrail işgal devletiyle gizli ilişkiler içinde olduğu bilinen Muhammed Dahlân yer alıyordu. Onun ve adamlarının isyan öncesinde gerçekleştirdikleri birtakım ilişkiler, adamlarının bazı yerlerde yaptıkları toplantılar bu konuda yeterince fikir veriyordu. Fitne ateşinin yakılması sonucunda çıkarılan polis isyanına İçişleri bakanlığına bağlı güvenlik mekanizmasında çalışan görevliler müdahale ettiler. İsyancıların yıkıcı faaliyetlerine devam etmeleri ve müdahaleye saldırılarla karşılık vermeleri bazı çatışmaların meydana gelmesine sebep olmuştu. İşte çatışma dedikleri de buydu. Bir HAMAS - el-Fetih çatışması değil. Fakat başkanlığa bağlı güvenlik organlarında el-Fetih'in, İçişleri bakanlığına bağlı güvenlik mekanizmasında ise HAMAS'ın ağırlıklı olması sebebiyle böyle sonuç çıkarılmıştı. Hükümet fitne ateşinin daha fazla büyümesini önlemek için İçişleri bakanlığına bağlı görevlileri geri çekmeye karar verdi. Buna rağmen isyancılar yıkım faaliyetlerine bir süre daha devam ettiler. Fakat halktan ve el-Fetih içinden gelen tepkiler üzerine son vermek zorunda kaldılar.
Uluslar arası emperyalizmin ve onun himayesindeki işgal devletinin uyguladığı ambargonun amacı Filistin'de İslâmî hareketin oluşturduğu hükümeti çökertmek veya onu Siyonist işgali meşru kabul etmeye zorlamaktı. Bunu başaramadıklarında saldırılarla ve çeşitli fitne oyunlarıyla yıpratmaya çalıştılar. Aynı amaç için talep ettiklerinden biri de siyasi baskılar yapılmasıydı. Bunu ise, İslâmî hareketin yükselişini kendi açılarından da istemeyen yöneticiler vasıtasıyla gerçekleştirmeye çalıştılar. Bu yöneticilerin başında gelen de başkan Mahmud Abbas'tı.
Mahmud Abbas'ın HAMAS hükümetine yönelik baskılarının temel amacı onu siyasi dayatmaları kabullenmeye zorlamaktı. Bu dayatmaların başında ise İsrail işgal devletinin meşru kabul edilmesi geliyordu. Oysa bu HAMAS açısından ilkesel bir meseledir ve özerk yönetimin dışında kalmayı böyle bir dayatmayı kabullenmeye her zaman tercih eder. Ama işin bu boyutu kamuoyundan gizlendiğinden, yayınlanan haberlerin yanıltıcı içeriğinden dolayı insanlar HAMAS'ın ulusal ittifak hükümetiyle ilgili görüşmelerde uzlaşmaya yanaşmayan taraf olduğu zannına kapılıyorlar. Oysa böyle bir ittifakı öncelikle isteyen HAMAS'tır ve o bunu kendi maslahatına da uygun görmektedir. Ama maslahatı ilkelerine tercih edecek değildir.
Özerk yönetim başkanı Abbas zaman zaman söz konusu yanıltıcı medyatik faaliyetten yararlanarak HAMAS'ın ittifak hükümetini kabul etmemesi durumunda mevcut hükümeti dağıtabileceğine dair açıklamalar yapmaktadır. Halbuki kendisine yasal olarak böyle bir yetki verilmiş değildir. Yetkisi olmadan bunu yapması durumunda ise mevcut parlamentodan HAMAS'ın desteklemediği bir hükümetin çıkarılması imkânı yoktur.
Mahmud Abbas'ın Filistin'deki mevcut hükümeti, uluslar arası emperyalizmin telkinleriyle önüne sürülen dayatmaları kabule zorlamak için başvurduğu tehditlerden biri de referanduma gideceğini söylemesidir. Oysa Filistin'de referanduma daha yakın zamanda gidilmiş ve Filistin halkı İslâmî hareketi seçmiştir. Halkın yarıdan çoğunun İslâmî harekete açık destek verdiği bir genel seçimden sonra referanduma gidilmesi bu halkı, birtakım baskılardan yararlanarak tercihini değiştirmeye zorlamaktan başka bir anlam taşımaz. Bu konuda halkın iradesi üzerinde baskı yapmaya zorlamada kullanılacak en önemli araç ise uluslar arası emperyalizmin uyguladığı ekonomik ambargodur. Dolayısıyla böyle bir referandum halkın tepesine doğru ambargo sopasını uzatarak yapılacak bir referandum olacaktır. Bu durumda halka "ya uluslar arası emperyalizmin ve onun himayesindeki Siyonist işgalcilerin onayladığı tarafı seçersin ya da bu sopa tepene iner" denmiş olacaktır. Zaten emperyalizmin Müslüman halklar için uygun gördüğü demokrasi tarzı da bu değil midir?
İşgalci Siyonist devletin Lübnan'da ağır darbe yemesinin ardından işgalci ABD'ye Irak'ta vurulan darbelerde de bayağı artış gözlenmeye başlandı. ABD gerçek kayıplarını gizlemekle birlikte bu artışı itiraf etmekten de kendini alamıyor. Özellikle Bağdat yakınlarındaki bir askeri üssün vurulmasının işgal kuvvetlerine maliyetinin çok ağır olduğu, bu eylemde işgalcilerin gerek beşeri ve gerekse maddi açıdan çok büyük kayıp verdikleri tahmin ediliyor.
İşgal kuvvetlerinin Irak'ta ardı ardına ağır darbeler yemesi ve ABD'nin kendisiyle işbirliği yapan ülkelere planladıklarını verememesi yalnızlaşmasına yol açıyor. Öyle ki en yakın dostu ve yardımcısı olan İngiltere bile Irak bataklığından çekilerek ABD'yi yalnız bırakmaya hazırlanıyor. Amerikan emperyalizmi Afganistan'da yaptığı gibi Irak'ta da yükün önemli bir kısmını NATO'ya devretme imkânı bulamayacak ve zaten böyle bir şeyden de söz etmiyor. Çünkü aşağıda da dile getireceğimiz üzere Afganistan direnişi zaten NATO'ya boyunun ölçüsünü gösterdi. Bu yüzden emperyalizmin askeri kanadı durumundaki bu örgüt Irak'ta yeni bir bataklığın içine saplanmayı asla arzulamaz.
Irak'ın artık yeni bir Vietnam haline geldiğini ABD yetkilileri de itiraf ediyorlar. Bunun ötesinde bazı askeri yetkililer ABD'nin Irak'ta ciddi hatalar yaptığını da dile getirmekten geçemiyorlar. Bu durum karşısında Irak'ta kalmakta ısrar etmenin Amerikan emperyalizmi açısından maliyetinin ağır olacağı anlaşılıyor. Fakat Vietnam'da olduğu kadar kolay karar da veremiyor. Çünkü uluslar arası Siyonizm ve Amerika'daki Yahudi lobisi buna itiraz ediyor. Bunu İsrail işgal devletinin geleceği ve Siyonizmin bölgeyle ilgili planları açısından tehlikeli görüyorlar.
İşgal güçleri kendileri direniş karşısında acze düştüklerinden Irak halkını ve direnişini kendi içinden yıpratmak amacıyla fitne çabalarına ağırlık veriyorlar. Fitne ateşinin alevlenmesi amacıyla gerçekleştirilen eylemlerin arkasında da onların planlarına hizmet eden bazı kirli ellerin dolaylı ya da doğrudan bağlantısı olduğu tahmin ediliyor. Bu fitne çabalarının ve fitnecilerin işlerine yarayacak eylemlerin hem Şiî hem de Sünni cemaati rahatsız ettiği bilinmektedir. Fakat buna rağmen yine de fitne ateşinin tümüyle söndürülemediği, sözünü ettiğimiz kirli ellerin bu ateşin sönmesini engellemek amacıyla sürekli yeni oyunlar sahneledikleri, yeni karışıklıklar çıkardıkları, oynanan oyunların da muhtelif şekillerde etkisini gösterdiği bir gerçektir.
Irak'taki fitne ateşinin söndürülmesi amacıyla Ramazan'ın son günlerinde Mekke'de bir uluslar arası toplantı düzenlendi ve toplantı sonunda "Mekke Bildirgesi" adı verilen bir çağrı yayınlandı. Irak'taki cemaatlerin ileri gelenleri bu faaliyeti ve bildirgeyi olumlu bulduklarına dair açıklamalar yayınladılar. Fakat bu bildirgenin pratiğe taşınabilmesi için fitne ateşine yakıt taşıyan kirli ellerin iyi teşhis edilmesi, onlara karşı tedbirler alınması ve insanları dinî mensubiyetlerinden dolayı hedef alan eylemlerin, baskıların, taşkınlıkların, zorlamaların önüne geçilmesi gerekmektedir. Bunun sadece bir taraftan beklenmesi de bir sonuç vermez.
Irak'la ilgili olarak son dönemde yoğun bir şekilde gündeme gelen ve tartışılan konulardan biri de bu ülkenin bölünmesi meselesidir. Bu konu işgalcilerin Irak'ı hedefe yerleştirmeleriyle birlikte tartışılmaya başlanmıştı. Ancak son dönemde biraz daha yoğun olarak gündeme geldiğini ve hakkında açıklamalar yapıldığını görüyoruz. En ilginç olan ise bu ülkeyi bölme planlarının baş mimarı durumundaki ABD'nin yöneticilerinin Irak'ın üçe bölünmesine karşı olduklarına dair açıklamalar yapmalarıdır. Bu açıklamalara kesinlikle itibar etmemek ve Irak'ın bölünmesinin hem ABD, hem de ona yön veren Siyonist lobi için önemli bir gaye olduğunu gözden uzak tutmamak gerekir. Bu gayenin gerçekleşmesini ancak Irak halkının ve Müslüman halkların dayanışması önleyebilir. Bu konuda ABD yöneticilerinin açıklamalarına güvenerek onunla işbirliği yapmak günâha düşmemek için şeytanla işbirliği yapmak gibidir.
Irak'ta olduğu gibi Afganistan'da da son dönemde direnişçiler işgalcilere karşı önemli başarılar elde ettiler. Bu başarılar çağdaş emperyalizmin psikolojik savaşının önemli bir askeri kulübü durumundaki NATO'nun da acze düşmesine ve tehdit gücünü kaybetmesine sebep oldu. Başarıların aynı zamanda Afganistan'daki işgale destek veren ülkeleri askerlerini buradan çekmeye zorlayabileceği de tahmin ediliyor.
Cephede silahlı mücahitler karşısında ağır kayıplar veren ve acze düşen NATO güçleri tıpkı Amerikan işgal güçlerinin muhtelif İslâm beldelerinde yaptıkları gibi intikamlarını sivil, savunmasız insanlara saldırarak almaya kalkıştılar. NATO güçlerinin sivil savunmasız insanları hedef alan saldırılarında onlarca insanı katlederek tam anlamıyla bir katliam gerçekleştirdikleri tespit edildi. Bu saldırının aynı zamanda Afganistan halkının özgürlüğünü ve bu ülkenin bağımsızlığını hedefleyen direnişçilere de gözdağı verme tarzı olduğu tahmin ediliyor.
Afganistan'da geçtiğimiz ay içinde gerçekleşen önemli bir olay da işgalci Alman askerlerinin, öldürülmüş Afganların kafataslarıyla poz vermeleri oldu. Bu görüntüler güya Batı'da tepkilere ve ciddi tartışmalara yol açtı. Oysa Batı'daki haçlı zihniyeti sahiplerinin bu konudaki samimiyetlerini daha önce Amerikan askerleri Somali'de insanları yere yatırıp sırtlarına postallarla basarak poz verdikleri zaman göstermeleri gerekirdi. Yine Irak'ın Ebu Gureyb hapishanesinden çekilen vahşet görüntüleri basın organlarına yansıdığında inandırıcı bir tepki göstermeleri gerekirdi. Bunu onlardan beklememiz boşunadır. Çünkü bütün bu görüntüler aynı ortak zihniyetin ürünleridir ve Batı'da haçlı zihniyetinin Ortaçağ'dan bugüne hiç değişmediğini göstermektedir.
Batı'nın bugün insan hakları ile ilgili kavramları bir imaj düzeltme aracı olarak kullanması gerçekçilikten ve inandırıcılıktan son derece uzaktır. Dün Nazi ordularını çıkaran zihniyetle, bugün Filistin ve Lübnan'da insanları kitleler halinde katleden Siyonist işgal devletine modern denizaltı muhriplerini maliyetinin yarı fiyatına bağışlayan Angela Merkel zihniyeti aynıdır. Dünün Hitler'i göstermelik Yahudi düşmanlığı yaparak Siyonist İsrail devletinin kurulması için gerekli insan potansiyelinin Filistin topraklarına göç etmesini sağladı. Bu Nazi - Siyonist işbirliğinin Filistin halkının başına çorap örmek için oynadığı oyundu. Bugünün Alman yönetimi de Hitler'i reddettiği, onu Alman tarihinden tamamen sildiği, onun görüşlerinin savunulmasını suç saydığı halde Siyonist işgalcilere Hitler'e mal edilen holokostların (Yahudi katliamlarının) tazminatını ödeyerek işgalci Siyonistleri besliyor. Bu da aynı oyunun bir devamıdır. Haçlı - Siyonist işbirliğinin Filistin halkının başına ördüğü bir başka çorap.
Hitler ve Merkel ortak felsefesinin Afganistan'a gönderdiği Neonazilerin insanların kafataslarıyla poz vermekten zevk almalarını hiç garipsemiyorum. Asıl, Merkel zihniyetinin bu askerler hakkında soruşturma açmasını ve buna tepki göstermesini samimi, gerçekçi bulanların tutumlarını garipserim.
İslamî hareketin başarılı mücadele verdiği cephelerden biri de Somali cephesidir. Amerikan emperyalizmi bu cephede ağır bir darbe yemişti. Ancak buradan çekilirken intikamını fitne ateşini alevlendirmek suretiyle almaya çalıştı. Bu ateşin sönmemesini sağlamak için de bazı kukla gruplar oluşturdu. Bu kuklalara karşı İslâmî Mahkemeler Birliği'nin son dönemde gerçekleştirdiği başarılar Amerikan emperyalizmini ve onun bölgedeki menfaatlerinin bekçiliğini yapanları endişelendirdi. Somali'nin içindeki kuklalar sürekli kayıp verince ve kontrol altında tuttukları bölgelerden çekilmek zorunda kalınca Amerikan menfaatlerinin bölgedeki bekçilerinden Etyopya yönetimi devreye girme ihtiyacı duydu. Etyopya yönetiminin buna ihtiyaç duyması kendi çıkar hesapları ve endişeleriyle de ilgiliydi. Çünkü Etyopya'daki yönetim İslâmî hareketin bölgede yükselişini istemiyor ve bunun kendi çıkarları açısından tehlike oluşturacağını düşünüyor. Bu yüzden Somali içindeki kukla geçici hükümeti desteklemek amacıyla askeri güçlerini harekete geçirme kararı aldı. Bunun üzerine Somali'deki İslâmî Mahkemeler Birliği Etyopya'ya karşı cihad ilan etti. Etyopya güçleri Ramazan içinde Somali'nin Beerhakaba şehrine bir saldırı düzenlediler. Fakat sadece yarım gün kalabildiler. Bir günün sabahında saldırdı, öğleden sonra şehri terk ederek kaçmak zorunda kaldılar.
Etyopya başbakanı Zennawi Mells gelişmelerle ilgili olarak yaptığı açıklamada, Somali'deki İslâmî Mahkemeler Birliği'yle savaş halinde olduklarını ve gerek gördüklerinde bu teşkilata karşı otorite savaşı veren geçici hükümete destek amacıyla askerlerini harekete geçirebileceğini söyledi. Ancak Etyopya'nın boyunun ölçüsü daha önce Eritre'deki savaş halinde de görülmüştü. Bu yüzden Mells'in psikolojik tehdit amaçlı açıklamalarının Somali'deki mücahitleri korkutmayacağı açıktır. Ayrıca Amerikan emperyalizminin beyaz bayrak çekmek zorunda kaldığı Somali şartlarında Etyopya askerlerinin yapabileceği fazla bir şey olacağını sanmıyoruz. Zaten Etyopya güçlerinin Beerhakaba'ya yönelik saldırılarından sonra İslâmî Mahkemeler Birliği otorite alanını daha da genişletti ve kukla geçici hükümetin elindeki bölgelerden bazılarını kurtarmayı başardı. Daha önce başkent Mogadişu'yu ve Hint Okyanusu kıyısındaki stratejik Kismayu şehri dâhil pek çok bölgeyi kurtarmıştı.
İslâmî mücadelenin önemli cephelerinden olan Çeçenistan'da da direniş büyük bir kararlılıkla sürdürülüyor. Son dönemde dünyanın bazı hareketli bölgelerindeki gelişmeler dünya kamuoyunun gündemini büyük ölçüde meşgul ettiğinden Çeçenistan kısmen gündem dışına itilmiş gibi görünse de mücahitlerin bağımsızlık ve özgürlük mücadeleleri büyük bir azimle devam ediyor. Bu azim de işgal güçlerinin önemli kayıplar vermelerine sebep oluyor.
Çeçenistan'la ilgili olarak son dönemde meydana gelen önemli bir gelişme de işgalci Rusya yönetiminin Çeçen halkının yaşama hakkını savunan bir bayan yazarı öldürmesi oldu. Rusya, Çeçen direnişini sindirmek için vahşi cinayet metodunu daha önce de etkin bir şekilde kullanıyordu. Ancak bu kez hedefinde sırf Çeçen halkının meşru haklarını savunmasından dolayı bir Rus yazar vardı: Bayan Anna Politkovska.