Aralık 2006, Ribat dergisi
Emperyalizmin yerleştirmeye çalıştığı siyasi yapının temelinde Batının maddeci, materyalist ve pragmatist felsefesi vardır. Materyalizmde insani ve vicdani değerler daima ikinci plandadır. Bu bakımdan insana ondan elde edilecek maddi çıkara göre değer verilir. Emperyalizm de bu anlayıştan hareketle, dünyadaki bütün insanlara, kendi çıkarları ve ayakta tutmaya çalıştığı denge için icra edecekleri hizmet açısından değer verir. Dolayısıyla bu çıkarlar ve emperyalist denge için tehlike arz eden insanların ortadan kaldırılması metodu, sıkça başvurulan bir metottur.
Yüce Allah, Hz. Peygamber zamanındaki müşriklerin, ona karşı nasıl oyunlar, planlar peşine düştüklerini Kur'an-ı Kerim'de şöyle bildiriyor: "Hani inkâr edenler seni bağlayıp hapsetmek, öldürmek veya (Mekke'den) çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kurarken Allah da tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır." (Enfal, 8/30) Bu ayet-i kerime, müşriklerin kendi siyasi hâkimiyetleri açısından tehlikeli gördükleri Peygamber (s.a.s.)'i etkisiz hale getirmek için ne gibi oyunlar düşündüklerini bildiriyor. Bu oyunlar da, sırasıyla: Onun tutulup bağlanması yani hapsedilmesi, öldürülmesi yahut yurdundan çıkarılması yani sürgüne gönderilmesidir. Günümüz emperyalizmi de, aynı metotları kendi çıkarları ve siyasi hâkimiyeti açısından tehlikeli gördüğü insanlara karşı uygulamaktadır.
Emperyalizmin çıkar çemberine alınan ülkelerde, emperyalist dengeyi tehdit edenlerin etkisiz hale getirilmeleri için belli bir yasal zemin oluşturulmuştur. Aslında bu yasal zeminin sabit bir felsefesi ve esas aldığı temel ilkeleri de mevcut değildir. Temel ilkeler gibi gösterilenler ise pratikte uygulanan yasal sistemle tamamen çatışmaktadır. Temel ilkeler diye gösterilen ilkeler, esas itibarıyla uygulanan baskı ve zulümleri kamufle etmekten başka bir amaç taşımıyor. Bir yanda temel ilkelerde, herkesin konuşma ve düşünce hürriyetinden söz edilir ama öte yanda bir kişi, emperyalizmin yerleştirdiği siyasi yapıyı benimsemeyen görüşlerini açığa çıkardığı zaman sözü edilen temel ilkeler üzerine oturtulmuş sistemi uygulayan kurumları karşısında bulur. Zulüm sistemlerinin hep birbirine benzediğini tarihteki ve günümüzdeki zulüm sistemlerini incelediğimiz zaman görüyoruz. Bu sistemlerin birinci ortak yanları da insana, lâyık olduğu değeri vermemeleridir. Zulüm sistemleri açısından insan, kurulan sistem ve yapıyı ayakta tutmakla mükelleftir. Bu görevi en güzel şekilde yerine getirenler, zulüm sistemleri tarafından taltif edilmeye de lâyık olabilirler. Ama zulme başkaldırmaya kalkıştıkları, sistem açısından tehlikeli olmaya başladıkları zaman her türlü cezaya lâyıktırlar. Eğer yasal zemin onları bertaraf etmeye yetiyorsa ona göre cezaları verilir. Ama bazen yasal çerçevenin yetersiz kaldığı zamanlar da olmaktadır. Bu zaman da, tehlikeli görülenlerin etkisiz hale getirilmeleri yahut tümüyle ortadan kaldırılmaları için başka yollara başvurulur. Sabotajlar ve suikastlar de bu yollara dâhildir.
Emperyalizmin ve onunla işbirliği içindeki yerel yönetimlerin cinayet stratejisinin tek amacı tehlikeli görülen kişilerin tasfiyesi değildir. Bazen fitne politikasına malzeme oluşturmak amacıyla da cinayet stratejisinden yararlanılmaktadır. Saldırganlığa gerekçe oluşturma amacıyla da bu stratejiden sorumsuzca yararlanıldığını söylememiz mümkündür. Özellikle son dönemde emperyalizmin saldırı politikasının temel eksenini oluşturan "teröre karşı savaş" iddiasının dayanaklarının oluşturulmasında cinayet stratejisinden sıkça yararlanıldığını söyleyebiliriz. Bu konuda gerçekleştirilen cinayetler ve katliamlar emperyalizmin nazarında insanın değerinin ne kadar düşük olduğunu göstermesi açısından son derece düşündürücüdür. Nitekim son dönemde teröre karşı savaş başlığı altında insanların adeta sinekler gibi yok edildiklerini tüm insanlık görmektedir.
Emperyalizmin cinayet stratejisinden söz ederken kastettiğimiz sadece belli fertleri hedef alan suikastlar değildir. Toplu katliamları veya rasgele öldürmeleri de bu stratejinin çerçevesi içinde ele almak gerekir. Fakat cinayet stratejisinde başvurulan metotlarla bağlantılı olarak amaçlarda da farklılıklar söz konusu olabilmektedir.
Emperyalizmin yakın tarihte gerçekleştirdiği sabotajların ve suikastların listesi gayet uzundur. Bizim bu listeyi vermemiz imkânsızdır. Ancak son dönemde İslâm âleminde gerçekleştirilen bazı cinayetlerden söz ederek emperyalizmin ve onunla işbirliği içindeki yerel güçlerin suikast stratejisi hakkında fikir vermeye çalışacağız.
Öncelikle üzerinde durmak istediğimiz cinayetler işgalci Siyonist devletin Filistin'de gerçekleştirdiği toplu katliamlardır. Siyonist devletin insanları topluca katletmekte kendini bu derece cüretkâr ve rahat hissetmesinde emperyalizmin ona verdiği desteğin birinci derecede rol oynadığı çok açıktır. Öyle ki çağdaş emperyalizmin meşrulaştırma mekanizması olarak çalışan BM'nin Gazze'de insanların uykuda oldukları sırada gerçekleştirilen vahşi saldırıyla topluca katledilmelerini kınama iddiasıyla çıkardığı göstermelik karar bile ABD emperyalizminin vetosuna takıldı. Kınama kararının veto edilmesi işgalci saldırgan devletin böyle bir katliam gerçekleştirmesine onay verilmesi, uluslar arası platformda böyle bir katliama itiraz edilemeyeceğinin ilan edilmesi anlamına geliyordu.
Siyonist işgalcilerin bu derece cüretkâr davranabilmelerinde İslâm dünyasındaki kukla rejimlerin sessizliğinin de önemli rolünün olduğu bir gerçektir. Bu kukla rejimler, halklarıyla barışık olmadıklarından, dış güçlerin yani çağdaş emperyalist güçlerin desteğine ihtiyaç duymaktadırlar. Bunun için de onları rahatsız edecek cesaretli çıkışlar yapmaktan çekinmektedirler. Kaldı ki cinayet stratejisi söz konusu rejimlerin de başvurduğu kirli bir stratejidir. Bu rejimlerin kendi sicilleri ve defterleri temiz olmadığından başkalarının kirli işlerine itiraz etme konusunda kendilerinde yeterli cesareti bulamamaktadırlar.
Siyonist devlet açısından ise cinayetler, katliamlar ve savaşlar ayakta kalabilmenin zorunlu şartı olarak görülmektedir. Bu yüzden sadece 58 yıldan ibaret olan tarihine sığdırdığı savaşlar, toplu katliamlar ve cinayetlerle tam anlamıyla rekor gerçekleştirdiğini söylemek mümkündür. Bu konuda onunla yarışabilen ikinci devlet ise onun ayakta kalması için her türlü fedakârlığı göze alan, ona hem siyasi hem de maddi açıdan en büyük desteği veren ABD'dir.
Bilindiği üzere işgalci Siyonist devlet daha önce Gazze sahilinde dinlenen bir aileyi topluca katletmişti. O zaman muhtelif sivil toplum kuruluşlarından tepkiler geldi. Ama Siyonist vahşetin önüne geçilmesi için herhangi bir girişimde bulunulmadığından geçtiğimiz ay Gazze'nin Beyti Hanun bölgesine gece yarısı gerçekleştirdiği vahşi saldırıda bir başka aileyi toptan yok etti. Yok edilen ailenin içinde iki yaşındaki çocuktan 80 yaşındaki nineye kadar farklı yaşlarda insanlar vardı. Saldırıda öldürülenler sadece yok edilen ailenin fertleri değildi. Onların dışında da katledilenler oldu. Fakat çağdaş emperyalizm, böylesine vahşi bir katliamın bile kınanmasını engelleyerek Siyonist saldırganlara insanları katletme yani cinayet stratejisinde açık çek vermiş oldu.
Emperyalizmin izlediği cinayet stratejisi hakkında özellikle üzerinde durmak istediğimiz bir olay da Irak'ın değerli ilim adamlarından Isam er-Ravi'nin şehit edilmesidir.
Irak Âlimler Birliği üyesi ve Irak Üniversite Öğretim Görevlileri Birliği başkanı Dr. Isam er-Râvi 30 Ekim 2006 Pazartesi sabahı Bağdat'ın batısında işine giderken belirsiz kişilerin saldırısıyla şehit edildi. Uzun süre Türkiye'de ikamet etmiş olan Dr. er-Râvî, işgal güçlerinin ve onlarla işbirliği içindeki yerel güçlerin ilim adamlarını sistemli bir şekilde tasfiye etmeyi amaçlayan cinayet stratejisine karşı mücadele vermesiyle tanınıyordu. Ne var ki sonunda kendisi de aynı stratejinin ve iğrenç bir saldırının hedefi oldu.
İşgal güçlerinin ve işbirlikçilerin Irak'ta gerçekleştirdiği vahşi katliamlarla ve cinayetlerle öldürülenlerin sayılarının artık binlerle değil yüz binlerle ifade edildiğini hepimiz biliyoruz. Bu katliamlarda insanlar sırf Iraklı ve Müslüman olduklarından dolayı rasgele öldürülmekte, tasfiye edilmektedirler. Buna ek olarak bir de sistemli bir şekilde ve belirli kişilerin tasfiye edilmesi amacıyla gerçekleştirilen saldırılar ve cinayetler var. Bu saldırıların ana hedefi Irak toplumunu, ona bilim, sanat ve kültürde öncülük edecek, bu alanlarda hizmet edebilecek insanî kaynaklardan yoksun bırakmaktır.
İşgal güçleri Irak'a girdikten sonra öncelikli olarak bu ülkedeki ilmî ve kültürel mirası bir şekilde yok etme çabası içine girdiler. Bu amaçla ilmî mirasın bir kısmını tamamen imha etti, bir kısmını da Amerika'ya taşıdılar. Bilindiği üzere Moğollar da Bağdat'ı işgal ettiklerinde aynı şeyi yapmışlardı. Yani dünün Moğolları ile bugünün Moğolları arasında zihniyet ve strateji açısından herhangi bir fark göremiyoruz. Fark kullanılan araçlarda ve teknolojilerdedir. Bugünkülerin geliştirdiği araçlar daha kısa sürede daha çok insanı tasfiye etmeye imkân vermektedir.
Günümüz Moğolları Irak'ta sadece geçmiş nesillerin bıraktığı ilmî ve kültürel mirası tasfiye etmekle yetinmeyerek canlı ilmî ve kültürel hazineleri de cinayet stratejisiyle tasfiye etme yoluna gidiyorlar. Bilim adamlarını önce kendileriyle işbirliği içinde çalışmaya zorluyor, bunu kabul etmeyenleri de sistemli bir şekilde öldürüyorlar. Aynen tarihi miras karşısındaki tutum gibi. İşlerine yarayabilecekleri yağmalıyor, yaramayacakları ise yok ediyorlar. Bu siyaseti uygularken insana, insan hayatına zerre kadar değer vermedikleri çok açık bir şekilde ortadadır.
Emperyalizm Irak'taki cinayetleri aynı zamanda fitne politikasının aracı olarak kullanmak suretiyle bir taşla iki kuş vurmaya çalışıyor. Bu amaçla kiralanan birtakım caniler cinayetleri mezhebi duyarlılıkla gerçekleştirdikleri imajı vererek emperyalizmin Irak'ta işgali gerçekleştirdiği tarihten buyana sürekli tahrik etmeye çalıştığı mezhep fitnesine de malzeme çıkarmış oluyorlar. Olayın bu ciheti ise bizzat cinayetlerden daha büyük bir tehlike arz etmektedir. Nitekim Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de: "Fitne öldürmekten daha kötüdür" (Bakara, 2/191) diye buyurmaktadır.
Emperyalizmin cinayet stratejisinin sadece belli kişileri tasfiye amacına yönelik olmadığını, fitne politikasına malzeme çıkarmak ve saldırganlığı gerekçelendirmek amacıyla da bu stratejiden yararlanıldığını daha önce dile getirmiştik.
Uluslar arası emperyalizm Lübnan'ı yeniden iç çatışmalar ve fitne bataklığına çekebilmek amacıyla uzun süreden beri çaba sarf etmektedir. Lübnan'la ilgili planların işgalci Siyonist devletin güvenlik stratejisiyle ve Filistinli mültecilerin yurda dönüş davalarına son verme amacıyla ilgisinin de olduğu bilinmektedir. Eski Lübnan başbakanı Refik Hariri'nin öldürülmesinin arkasında Lübnan'ı fitne bataklığına çekme planının olduğu tahmin ediliyor. Ancak bu yöndeki çabalar sadece Hariri cinayetinden ibaret kalmadı. Marunilerin ağırlıklı olduğu sanayi mahallesinde gerçekleştirilen bombalama eylemleri ve benzeri şiddet olayları da aynı stratejiye hizmet amacıyla gerçekleştirilen eylemlerdi.
Geçtiğimiz ay Lübnan'la ilgili fitne politikasına malzeme çıkarılması amacıyla gerçekleştirilen cinayetlere bir yenisi eklendi. Hıristiyan Marunilerin siyasi hareketi durumundaki Falanjist Parti'nin kurucusu Pierre Cumeyyil'in torunu, eski cumhurbaşkanı Emin Cumeyyil'in oğlu 34 yaşındaki Sanayi bakanı Pierre Cumeyyil öldürüldü.
Amerikan emperyalizmi cinayetle birlikte derhal harekete geçerek Lübnan'da fitne ateşini körükleme amaçlı planlarını devreye sokmaya başladı. Öncelikli olarak bu olay konusunda da Suriye'yi hedefe yerleştirebilmek için maksatlı açıklamalar yaptı. Oysa her ne kadar Pierre Cumeyyil Suriye karşıtı biri olarak tanınsa da Suriye'nin böyle bir cinayetten tamamen olumsuz etkileneceğini aklı başında herkesin tahmin etmesi mümkündür. Dolayısıyla mevcut kritik şartlarda Suriye yönetiminin böyle bir cinayet gerçekleştirmenin kendi açısından arz edeceği tehlikeyi görmesi muhtemeldir.
Bu arada Falanjist Parti'nin geçmişiyle bugünü arasında çizgi farkı olduğunu ve öldürülen Pierre Cumeyyil'in bu partiyi temsil vasfının olmadığını, bu kişinin daha çok Mişel Avn'a yakın olduğunu hatırlatalım.
Çağdaş emperyalizm Lübnan'ı yeni bir iç karışıklığa sürüklemek suretiyle bu ülkedeki İslâmî oluşumları iç sorunlarla uğraştırmak ve böylece işgalci Siyonist devleti güvenlik yönünden rahata kavuşturmak istemektedir.
Biz bu yazımızda çağdaş emperyalizmin cinayet stratejisinden üç ayrı örnek vererek onun tahakküm politikasının esasta kan dökmeye, can almaya dayandığını ortaya koymaya çalıştık. Bu örnekler aynı zamanda emperyalizmin ve onunla işbirliği içindeki organların "insan hakları" ile ilgili söylemlerinin samimiyetten ve inandırıcılıktan son derece uzak olduğunu gözler önüne sermektedir.