Ağustos 2004, Ribat dergisi
Gazze, gerek İsrail işgal devletinin çekilme planı ve gerekse geçtiğimiz ay içinde özerk yönetim bünyesinde meydana gelen problemler sebebiyle sıkça gündeme gelmeye başladı. Biz de son olaylarla bağlantılı olarak bu bölge hakkında biraz ayrıntılı bilgiler içeren dosya hazırlamak ve Ribat dergisi vasıtasıyla Türkiye kamuoyunun Filistin davasına yakın ilgi gösteren kesimini Gazze gerçeği hakkında bilgilendirmek istedik.
Gazze, Filistin'in batısında Akdeniz kıyısında bulunan 400 km2'lik bir bölgedir. Kuzeyden güneye uzanan dikdörtgen şeklinde bir coğrafi yapısı var. Bu dikdörtgen şekli sebebiyle deniz kıyısı bayağı uzundur. Ancak ne yazık ki aşağıda vereceğimiz bilgilerden de anlaşılacağı üzere işgalci Siyonistler bu kıyıyı birtakım stratejik oyunlarla kendi kontrollerine almışlardır.
Bölgenin batısı Akdeniz'e, kuzey ve doğu sınırları "İsrail" olarak gösterilen, Filistin'in 1948'de işgal edilmiş bölgesine, güneyi de Mısır'a açılır. Filistinlilerin, hatta Siyonist işgalcilerin kara yoluyla Mısır'a geçiş için kullandıkları kapı Gazze'nin Rafah bölgesindedir.
Gazze ahalisinin önemli bir kesimi (% 11) balıkçılıkla geçinir. Ama işgalci Siyonistlerin kontrolleri onların balıkçılığı sürdürmelerini zorlaştırmaktadır. Topraklarının tamamına yakını tarıma elverişlidir. Ama ne yazık ki 1948'deki göç sebebiyle nüfus yoğunluğu iyice arttığından tarım için kullanılan arazi miktarı da azalmıştır.
Gazze'nin şu anki nüfusunun bir milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bunun üçte ikisini mülteciler oluşturmaktadır ve onların da geneli hayat şartlarının oldukça kötü olduğu mülteci kamplarında, çoğu 60 m2'lik olan evlerde yaşamaktadırlar. Bu nüfusla km2'ye 2500 kişi düşmektedir ki bu Türkiye'deki nüfus yoğunluğunun 30 katına tekabül etmektedir.
Gazze'de oturanların birçoğu Filistin'in 1948'de işgal edilmiş bölgelerine geçerek orada kendilerine iş buluyorlardı. Fakat 1993'te imzalanan Oslo İlkeler Anlaşması ve ona bağlı 1994 Kahire Anlaşması sebebiyle sınırlar kapatıldı ve izin kartlarıyla geçilebilen geçiş kapıları oluşturuldu. Bu kapılardan geçişler de sıkı kontrol altına alındığından ve iş için geçiş imkânları azaltıldığından, bazen de kapılar tamamen kapatıldığından Gazzeliler arasında işsizlik oranı büyük ölçüde arttı. Ayrıca işgal devleti silah yapımında kullanıldığı iddiasıyla çok sayıda işyerini havadan bombalayarak kullanılamaz hale getirdi. Buna ek olarak çok sayıda tarım arazisini tahrip etti ve binlerce ağacı söküp attı. Bu bombalamaların ve tahribatların asıl amacı ise Gazze'deki ekonomik sıkıntıların ve yoksulluğun artmasına sebep olarak onları mücadeleden vazgeçmeye ve işgalcilere teslim olmaya zorlamaktı. Bu sebeple işsizlik oranının % 60'ın üstüne çıktığı tahmin edilmektedir. İşsizlik ve nüfus yoğunluğu doğal olarak yoksulluğu ve muhtelif ekonomik problemleri de beraberinde getirmektedir.
Gerek birinci intifada ve gerekse Aksa İntifadası sürecinde gerçekleştirilen saldırılarda binlerce insanın öldürülmesi veya yaralanması da insanların maddi sıkıntılarının artmasına sebep olmuştur. Çünkü öldürülenler arkalarında, bakıma ve ilgiye muhtaç binlerce dul kadın ve yetim çocuk bıraktılar. Yaralananların bazıları iş göremez derecede sakatlandılar. Dolayısıyla onların hem kendileri hem de bakmakla yükümlü oldukları aileleri dışarıdan yardım ve ilgiye muhtaç hale geldiler. Bunun yanı sıra binlerce Gazzeli işgal devletinin zindanlarında tutulduğundan onların aileleri de yardım ve ilgiye muhtaç durumdadırlar.
Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere Gazze'deki nüfusun üçte ikisini mülteciler oluşturmaktadır ve bölgedeki nüfus yoğunluğunun sebebi de onlardır. Bu mülteci akını Siyonist terör örgütlerinin 1947 sonuna doğru "İsrail" adında bir işgal devletine dönüşmesi sebebiyle gerçekleşti. O zaman mülkleri gasp edilen, evleri yakılan ve canlarına kastedilen Filistinliler en azından kendi canlarını ve gelecek nesillerini kurtarmak amacıyla işgal edilen bölgeleri terk ederek, "devletleşme" sürecine giren Siyonist terör örgütlerinin kontrolüne girmemiş bölgelere iltica ettiler. Gazze de buralardan biriydi ve en kolay iltica edilebilen yerlerdendi. Dolayısıyla yüz binlerce Filistinli bu bölgeye sığındı.
Söz konusu iltica akını ve gerek Gazze'ye gerekse diğer mülteci kamplarına akın edenlerin yaşadığı şartlar Filistinlilerin kendi öz yurtlarını, topraklarını işgalci Siyonistlere sattıkları iftirasının ne kadar saçma ve asılsız olduğunun canlı delilidir. O insanlar gerçekten yurtlarını, topraklarını satmış olsalardı paralarını alır, gerek Arap dünyasında ve gerekse muhtelif Avrupa ülkelerinde kendilerine iyi bir hayat imkânı oluşturabilirlerdi. Ama bunu yapmadıkları için Siyonist terör ve şiddet yoluyla yurtlarını terk etmeye ve mülteci kamplarında oldukça kötü şartlarda hayatlarını sürdürmeye zorlanmışlardır. Bugün Gazze'de yaşayan mültecilerin hepsinin elinde, 1948'de işgal edilmiş topraklardaki mülklerinin tapuları, evlerinin anahtarları mevcuttur. Ama ne kadar ilginçtir ki, işgalci Siyonist devletin kurulmasından sonra onların o tapulu arazilerine ve evlerine "sahipsiz mülk" muamelesi yapılarak, dünyanın değişik yörelerinden göç ettirilen Yahudi göçmenlere peşkeş çekildi. Siyonistler de daha sonra özellikle İslâm âlemine yönelik propagandalarında Filistinlilerin buraları kendilerine parayla sattıklarını iddia ettiler. Ne yazık ki Müslümanlardan da birçok kişi, temel politikaları yalan ve iftiraya dayanan Siyonistlerin bu propagandalarına kanarak oradaki mağdur Müslümanlara iki kez haksızlık etmişlerdir. Bir, onların mağduriyetlerine karşı bir mü'min dayanışması ortaya koymamak suretiyle; bir de onlara atılan iftirayı onaylayıp mağduriyetlerini suçluluğa dönüştürmek, kendilerini suçlu göstermek suretiyle. İşin gerçeğinde bu tavır yani onları suçlu gösterme tutumu biraz da onların davalarına sahip çıkmamanın, onlara bigane kalmanın gerekçesi, yani bir kardeş duyarlılığının gereğini yerine getirmeme suçunu örtmenin aracı olarak kullanılmaktadır.
Siyonist terör örgütlerinin devletleşme sürecine girdiği 1947-48 yıllarında, henüz işgal edilmeyen Gazze bölgesi, taksim kararı olarak da bilinen 181 sayılı BM Genel Kurulu kararında Filistinlilere verilmişti. Ancak Filistinlilerin kendi devletlerini kurmalarına imkân tanınmadığından burası Mısır'ın kontrolüne verildi. Ne yazık ki Mısır yönetimi 1967 Haziran Savaşı'nda Filistinlilere ve Filistin davasına büyük ihanette bulunarak Gazze'yi işgalci Siyonistlere teslim etti. Bu ihanet sonucunda daha önce Siyonist işgalden kaçarak kendilerini emin bir yere atmak isteyen, bu uğurda büyük zorluklara katlanan Filistinliler bir anda kendilerini yeniden işgalcilerin kucağında buldular.
1967'de ihanet eden Mısır, 1978'de imzaladığı Camp David Anlaşması'yla Filistin davasına ikinci büyük ihaneti yapmış ve işgal devletini meşru kabul etme, onunla diplomatik ilişkileri başlatma karşılığında Sina yarımadasını geri aldığı halde Gazze'yle ilgili hiçbir pazarlığa girişmemiş, orayı yine işgalcilerin kontrolünde bırakmıştır. Gazze çok büyük bir nüfus yoğunluğunun olması sebebiyle ekonomik ve coğrafi açıdan işgalcilerin pek işine yaramıyordu. Ama bölgenin Filistin'in dışarıya ve denize açılan kapıları olması sebebiyle stratejik amaçlı kontrol noktaları oluşturmaya çalışıyordu. İşte bu amaçla Gazze'nin özellikle kıyı şeridinde veya kıyıya yakın noktalarında dağınık halde Yahudi yerleşim birimleri tesis etti. Buraların tamamen askeri ve stratejik amaçla kurulduğu kullanılış şekillerinden anlaşılmaktadır. İşgal devleti bu yerleşim birimlerine toplam olarak 5 - 6 bin civarında sözde sivil göçmen yerleştirirken buraları koruma iddiasıyla 30 bin'den fazla asker yerleştirdi. Asıl amaç ise onlar vasıtasıyla hem Akdeniz kıyısını hem de bölgenin dışarıyla özellikle de Mısır'la irtibatını kontrol altında tutmaktı.
İşgal devleti ayrıca bu yerleşim birimlerinin diğer bölgelerle ulaşımını sağlama iddiasıyla biri doğudan batıya, diğeri kuzeyden güneye iki büyük otoyol açarak Gazze'yi dört parçaya böldü. Sonra bu yolları askeri yönden kontrol altında tutmak suretiyle söz konusu dört parçanın birbirleriyle irtibatını zorlaştırdı. Böylece Gazze'yi dört küçük kantona ayırmış ve bu dört kantonu da her yönden sıkı kontrol altına almış oldu.
Birinci intifada karşısında zorlanan işgal devletinin, sözde "barış" numarasını kullanarak 1991'de başlattığı ve "Madrid süreci" olarak adlandırılan görüşmeler süreci sonunda imzalanan ilk pratiğe dönük anlaşmanın ardından özerk yönetime verilen bölgeler Gazze ile Batı Yaka'daki Eriha şehri olmuştur. İşgal devleti bu bölgeden ekonomik olarak bir yarar sağlayamadığından ve Filistinliler adeta yığma usulüyle bölgeye sıkıştırılmış olduğundan özerk yönetime ilk teslim edilen yer olmuştur. Ancak işgal devleti yine de stratejik amaçlı olarak kullandığı ve yukarıda sözünü ettiğimiz yerleşim birimlerini boşaltmamış, buraları askeri amaçla kullanmaya devam etmiştir.
Gazze ahalisi, oldukça zor şartlarda hayatını sürdürmesine rağmen işgale karşı direnişte örnek bir fedakârlık sergilemiştir. 1987'deki ilk intifadanın kıvılcımı Gazze'de çakılmış ve buradan diğer bölgelere yayılmıştır. Aksa intifadası sürecinde de Gazze işgale karşı silahlı mücadelenin en etkili şekilde sürdürüldüğü yer olmuştur.
Gazzelilerin, Aksa İntifadası süresince işgale karşı yürüttükleri silahlı mücadele işgalci Siyonistleri burada ikinci bir Güney Lübnan çıkmazıyla karşı karşıya getirmiştir. Yukarıda zikrettiğimiz tüm uygulamalara, bölgeyi kantonlara ayırmasına ve çok sayıda asker, zırhlı araç yığmasına, sık sık bölgeye hava saldırıları düzenlemesine, üç bine yakın evi ve iş yerini yıkmasına, binlerce dönüm araziyi tahrip etmesine rağmen işgal devleti yine de Gazze'deki direnişin önüne geçemedi. Bizzat İsrail kaynaklarının verdiği bilgilere göre Aksa intifadası süresince Gazze'deki stratejik amaçlı Yahudi yerleşim merkezlerine ve askeri mevzilere dört binden fazla füze ve havan topu atıldı. Bu mücadele hem bölgeye stratejik amaçlı olarak iskân edilen sözde sivilleri, hem de askerleri sürekli ölümle burun buruna yaşama gibi bir ruhsal sıkıntının içine soktu. Askerler aynen Güney Lübnan'daki gibi psikolojik sorunlar yaşamaya, firar hatta intihar etmeye başladılar. Bu durum karşısında işgal devleti Gazze'de daha fazla kalması durumunda askerlerinin savaş gücünü iyice kaybedeceklerini ve diğer bölgelerde de ciddi sorunlar yaşayacağını anladı. Bu yüzden bölgeden tek taraflı olarak çekilme kararı aldı.
İşgal devleti Gazze'den çekilmesinin bir yenilgi olarak algılanmasını ve Filistin direnişinin bundan moral ve güç kazanmasını önlemek amacıyla çekilme öncesinde bölgeye yönelik iğrenç saldırılarını, yıkımlarını ve cinayetlerini artırdı. Son dönemde özellikle hareket önderlerini hedef alan cinayet saldırıları da bu amaç içindir.
İşgal güçlerinin Gazze'den çekilmeye zorlanması Filistin direnişinin önemli bir başarısıdır. Ama ne yazık ki özerk yönetimin kendi içinde yaşadığı sorunlar, rüşvet ve yolsuzluğun yayılması, bundan dolayı bizzat özerk yönetimin tabanını teşkil eden kitlenin yoğun tepki göstermesi Gazze'nin geçtiğimiz ay içinde bazı önemli olaylar yaşamasına sebep oldu.
İşgale karşı verilen mücadelede büyük bir ağırlık oluşturan İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS), Filistinliler arasındaki sorunların kuvvete başvurularak halledilmesine kesinlikle karşı çıktığından geçtiğimiz ay yaşanan olayların tamamen dışında kalmış, hatta bu olaylarda taraf olanları kendi aralarında birliğe çağırmıştır. Ancak özerk yönetim içindeki yolsuzluklardan ve kötü gidişten, özellikle de işgal devletinin bu yönetim içine adam sızdırmasının sebep olduğu gelişmelerden duyduğu rahatsızlığı daha önce değişik vesilelerle yaptığı açıklamalarda dile getirmişti.