1 Kasım 2012 Perşembe, Yeni Akit
Suriye konusunda uluslararası platformda uzun süredir meydanda BM'nin Suriye özel temsilcisi olarak tayin edilen el-Ahdar el-İbrâhimî görülüyor. Kimdir bu adam, ne yapmak istiyor ve geçmişinde neler var?
Karışıklık olmaması için ismindeki hataya dikkat çekerek söze başlamakta yarar var. Haberlerde bazen adamın adını Lehdar İbrahimi diye yazıyorlar. Lehdar deyince kimin lehine kimin aleyhine çalıştığını da bilmek gerekir. Bazen kısaca Ahdar İbrahimi de deniyor. Türkçedeki transkripsiyon kurallarına göre isminin doğru yazılışı el-Ahdaru'l-İbrâhimî şeklindedir. Ama harfi tarifleri atarak Ahdar İbrahimi veya transkripsiyon kurallarını değil basın dilini esas alıp harfi tarifleri isimlerle yazarak el-Ahdar el-İbrahimi diyebiliriz. Ama Lehdar değil. Hele Suriye halkının ve direnişinin lehdarı hiç değil.
Eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın, BM ve Arap Birliği ortak temsilcisi sıfatıyla Suriye'ye yaptığı diplomatik çıkartmalardan sonuç alamaması sebebiyle istifa etmesi üzerine, BM Suriye Özel Temsilcisi görevine el-Ahdar el-İbrahimi atandı. Annan'ın çıkartmaları da maalesef katil Baas rejimine ve başındaki Beşşar Esed'e mühlet kazandırmanın, kamuoyunu da oyalamanın ilerisine geçmedi. İbrahimi'nin hesapları ve oyunu ise daha farklı. Sadece Beşşar'a mühlet kazandırma değil. Aynı zamanda Beşşar sonrasını planlamaya çalışıyor. Bu konuda ne gibi taktiklere başvurduğu ve başvurabileceği hakkında fikir yürütebilmek için de geçmişine bakmak yararlıdır.
1 Ocak 1934'te, Cezayir'in başkenti Cezayir'in 60 km. güneyindeki Aziziye'de doğmuş. Zaten isminin bir yerinde el-İbrahimi geçiyorsa ilk akla gelecek olan Cezayirli olması ihtimalidir. Cezayir'in kurtuluş savaşı döneminde Ulusal Kurtuluş Cephesi'nin temsilcisi olarak Endonezya'nın başkenti Jakarta'da görev yapmış. İslâmî duyarlılıkla yürütülen bir bağımsızlık savaşıyla elde edilen zaferin yönünü uluslararası güçlerin gösterdiği cihete çevirme tecrübesi kazanmaya da oradan başlamış.
BM temsilcisi sıfatıyla diplomat olarak çalışmaya 1980'li yıllarda başlamış. 1991-93 arasında Cezayir Dışişleri Bakanı olarak görev yapmış. Ancak bu dönemde BM ile ilişkileri sürmüş ve hem BM hem de Arap Birliği'nin çeşitli diplomatik çıkartmalarını organize etmiş.
Irak ve Lübnan'daki diplomatik ataklarda BM ve Arap Birliği temsilcisi olarak görev yapmış. En etkili çalışmalar yürüttüğü ülkelerden biri Afganistan. Burada özellikle Karzai'nin devletin başına oturtulması ve uluslararası emperyalizmin çıkarlarının bekçiliğini üstlenmesi için şartların oluşturulmasında önemli rolü olduğu söyleniyor. Daha başka ülkelerde de BM adına yapılan girişimleri organize etmiş.
İbrahimi aynı zamanda ABD ile ilişkileri iyi olan, onun güvenini kazanan, diplomatik çıkartmalarda resmiyette BM'yi temsil ettiği yerlerde perde arkasında ABD temsilciliği yapmayı, onun çıkar ve hesaplarını gözetmeyi ihmal etmeyen biri olarak tanınıyor. İlginç olan bu gibilerin İslâm dünyasından olmaları sebebiyle kendilerini Müslüman halklara "bizden biri (!)" olarak kabul ettirme numaralarında da başarılı olmaları.
İbrahimi, Suriye'de Kurban bayramı öncesinde bir "ateşkes" girişimiyle öne çıktı. Biz bayram öncesinde yazdığımız yazıda bu girişimin başarılı olması ihtimalinin bulunmadığını, çünkü Beşşar'ın samimi ve gerçekçi olmadığını, BM'nin ateşkesin tutması için ona herhangi bir baskı yapma niyetinde olmadığını dile getirmiştik. Keşke bizim tahminimiz yanılsaydı da ateşkes girişimi başarılı olsaydı ve Baas canavarları onca insanı katletmeseydi. Ama ne yazık ki öyle olmadı. Beşşar'ın vahşi canavarları sadece Kurban bayramı günlerine has katliamlarında beş yüze yakın insanı katlettiler.
Şimdi el-Ahdar el-İbrâhimi'nin Suriye'de hâkim kılmaya çalıştığı çözüm tarzı Afganistan'dakine benzer bir "Karzaî formülü" bulmaktır. Her şeyden önce onun Arap kavmiyetçisi ve Nasırcı kesime yakın durduğunu, bu kesimlerin ise Beşşar'a destek verdiklerini hatırlatalım. Bütün bu kesimlerin uluslararası emperyalizmle ittifak ettikleri en önemli hususlardan biri de Suriye'deki direnişin İslâmî kimlikli olduğu ve İslâmî direnişin zaferinin de önlenmesi gerektiğidir.
2 Kasım 2012 Cuma, Yeni Akit
Baas diktasına karşı başlatılan özgürlük mücadelesi hesaplarına uymayan İran'ın yönlendirdiği anti propaganda faaliyetlerine göre Suriye'deki ayaklanmanın arkasında ABD ve uluslararası güçler vardı. Aynı merkezden yönlendirilen enformasyon faaliyetlerinde Tunus, Mısır, Libya, Yemen ve Bahreyn'deki halk ayaklanmaları başlangıçta, sadece halk ayaklanması veya özgürlük mücadelesi değil aynı zamanda "İslâmi uyanış" kategorisine sokulurken yarım asırdan beri ağır bir baskı rejimi altında tutulan, on yıldan beri de içi boş reform vaatleriyle uyutulmaya çalışılan Suriye halkının artık bu zulmün son bulması ve özgürlüklerin verilmesi için meydanlara dökülmesi ABD komplosu olarak nitelendirildi.
Ancak bugün ABD'nin Suriye'deki direnişin İslâmî zaferle sonuçlanmasını önlemek için komplolara başvurduğunu görüyoruz. Yani ABD komplosu Suriye'de halkın zulme başkaldırısını destekleme değil yönünü değiştirme ve başkaldırıya yön veren İslâmî duyarlılığı devre dışı bırakma amaçlıdır. Bunun için bir önceki yazımızda da dile getirdiğimiz üzere "Karzai formülü"nün hayata geçirilmesi amaçlı faaliyetlerine hız verdi. Bu amaçla daha önce Afganistan'da bu formülün uygulanmasında tecrübelerinden yararlanılmış olan el-Ahdar el-İbrahimi'nin BM temsilcisi sıfatıyla daha aktif bir şekilde devreye girmesi sağlandı.
Son Suriye çıkartmasını Şam'da eli kanlı Beşşar'ı ziyaret ederek onun intikam ateşiyle yanan yüzüne gülümseyerek başlatan İbrahimi'nin perde arkasından da direnişi "el-Kaide" suçlamasıyla mahkûm etme amaçlı anti propaganda faaliyetlerini teşvik ettiğini düşünüyoruz.
Suriye'deki direnişe el-Kaide'nin hükmettiği suçlamalarını ilk başlatan bu direnişin hedefindeki Beşşar Esed olmuştu. Bu suçlamaların ABD politikasına yansıması da İbrahimi'nin aktif bir şekilde devreye girmesinden öncedir. Fakat son dönemde özellikle Avrupa medyasında bu ithamların öne çıkması dikkatten kaçmıyor. Avrupa ülkelerinde medyanın çizgisi devlet politikalarında da önemli bir belirleyici etkendir.
Bütün bu suçlamaların amacı artık Suriye'de direnişin karalanması, kamuoyu nazarında en azından "şüpheli" durumuna düşürülmesi, zaman içinde tamamen "terör" ithamına maruz bırakılması ve bu direnişe resmî ya da gayri resmî yollardan destek verilmesinin "teröre destek" şüphesi altına sokulmasıdır. Çünkü bugün Suriye direnişinde etkin gücün İslâmi duyarlılık sahibi olduğu ve sadece rejime karşı bir zafer elde etmeyi değil aynı zamanda İslâmi zafer elde etmeyi amaçladığı uluslararası güçler tarafından gayet açık bir şekilde görüldü. Böyle bir amaç taşıyan direnişi "istenmeyen" durumuna sokmanın yolu da artık "el-Kaide" suçlaması.
Baas diktasına karşı başkaldırının önce ABD komplosu sonra da el-Kaide savaşı olarak nitelendirilmesi siyonistlerin Filistin işgalini meşrulaştırma amacıyla yürüttükleri enformasyon faaliyetlerinde, İslâm dünyasına yönelik propagandalarında "Filistinliler topraklarını kendileri sattı", Batı'ya yönelik propagandalarında ise "bu topraklar boştu biz ihya ettik" iddiasını kullanmalarına ne kadar çok benziyor. Oysa o topraklar ne boştu ne de satıldı! Boş olsaydı bugün milyonlarca Filistinlinin vatansız mülteci durumuna düşürülmüş olmaması, satılmış olsaydı da bugün işgal devletinin kontrolündeki arazilerin % 93'ünün "Sahipsiz Mülkler Kanunu" ile istimlak edilmiş halde olmaması gerekirdi.
Suriye'de de eğer halk ayaklanması bir ABD komplosu olsaydı, ABD'nin komplosunun arkasında durması, ayaklanmaya ve direnişe sahip çıkması, ona silah desteğinin kapılarını açması gerekirdi. On binlerce insan Baas rejimini istemediği için öldürülürken, yüz binlerce insan ortadan kaybolurken, yine yüz binlercesi yurtlarını terk etmek zorunda bırakılırken, binlerce ev yakılıp yıkılırken böylesine geniş çaplı ve kapsamlı bir halk ayaklanmasını sadece bir el-Kaide savaşı olarak nitelemek kadar saçma bir iddia olamaz. Dediğimiz gibi amaç direnişi suçlu ve istenmeyen durumuna düşürüp Karzai formülünü masa başında kabul ettirmenin taktiklerini uygulamaktır.
Masa başı taktikleri hakkında biraz ayrıntılı bilgi verebilmek için ve bu oyunların önümüzdeki günlerde ciddi şekilde tartışılacağını düşündüğümüzden bu konuya müteakip yazımızda da devam etmek istiyoruz.
3 Kasım 2012 Cumartesi, Yeni Akit
İslâm âleminde emperyalist işgallere ve onları temsil eden dikta rejimlerine karşı verilen mücadeleler hakkında en çok konuştuğumuz, tartıştığımız konu cephede yahut meydanlarda elde edilen zaferleri masa başında emperyalist komplolara kaptırmaktır. Ayrıca en sık tekrar ettiğimiz hadisi şeriflerden biri "mü'min aynı delikten iki kere ısırılmaz" ifadesidir. Bu hadis ise bir uyarı, hatırlatmadır. Yani mü'minin bu duyarlılığı, uyanıklığı göstermesi, bir kere parmağını sokturup da yılanın varlığını keşfettiği deliğe bir daha körü körüne parmağını sokmaması gerektiği uyarısı yapılıyor.
Suriye'de Baas diktasının tüm gaddarlığına, insan katletmede hiçbir sınır tanımamasına rağmen gittikçe tükendiğini gören uluslararası güçlerin ülkede Baas sonrasına göre bir formül geliştirme ve bu formülü uygulamaya geçirmek için altyapıyı oluşturma çabası içinde olduğu görülüyor. Bu merhalede ilk etapta askerî kanadı pasifize etme, "şüpheli" durumuna sokma ve zamanla etkisiz hale getirme amaçlı yıpratıcı anti propaganda faaliyetlerinden bir önceki yazımızda söz ettik. Bu çabaların amacı da İslâmî duyarlılığın hakim olduğu silahlı direnişin yerine uluslararası güçlerin onaylayacağı siyasi kadronun kontrolünde bir nizamî ordu oluşturmaktır. Fakat böyle bir nizamî ordunun kontrol altında tutulabilmesi için BM, ABD ve onlarla aynı paraleldeki uluslararası güçlerin onaylayacağı bir siyasi mekanizmaya ihtiyaç duyuluyor.
Tahmin ediyoruz böyle bir mekanizmanın Suriye Ulusal Konseyi çatısı altında ve onun bünyesinde oluşturulması için atılacak adımlardan sonuç alınamayacağı kanaati güç kazandı. O yüzden sıfır noktasından atılacak adımlarla işe başlanmasına ihtiyaç duyuluyor.
ABD'nin Suriye Ulusal Konseyi'nin ülkedeki muhalefeti bir bütün olarak temsil edemediği, kendi içinde ihtilaflar yaşadığı için kontrolü iyi sağlayamadığı, özellikle Alevi ve Kürt kesimin bu konseyde yeterince temsil edilmediği için tamamen ilga edilmesini ve yerine tüm Suriye muhalefetini temsil edecek yeni bir siyasi mekanizma oluşturma amaçlı girişim başlatılmasını istemesi bu amaçladır. Böyle bir talebin asıl amacı ise masaya, uluslararası güçlerin hesapları açısından çok fazla sorun oluşturmayacak yahut normalde Suriye halkının haklarına ve değerlerine önem verse de oyunun bir sonraki merhalesini ciddiye almayacak bir komiteyle oturmak için şartları oluşturmaktır.
8 Kasım 2012'de Katar'ın başkenti Doha'da düzenlenecek toplantı için Riyad es-Seyf'in öne çıkarılması ve onun öncülüğünde bir Suriye Ulusal Girişim Komitesi projesinin gündeme getirilmesi çabalarının bazı tartışmaları da beraberinde getireceği anlaşılıyor. Aslında Riyad es-Seyf, İslâmi kimlikli olmamakla birlikte Suriye halkının özgürlük mücadelesinin ve zulme karşı tavrının her zaman içinde olmuş, bu amaçla zorluklara katlanmış, bugün de Suriye'de yeni yapılanmaya gidilebilmesi için Beşşar Esed'in tasfiyesini, Hür Suriye Ordusu'nun silahlı mücadelesinin de desteklenmesini savunan etkin bir şahsiyettir.
Fakat zikredilen projede Seyf'in hesapların kesişme noktasına oturtulmasında şu iki etkenin belirleyici olduğunu tahmin ediyoruz: Uluslararası güçlerin, Suriye halkı ve muhalif grupları tarafından tümüyle reddedilmeyecek bir isme ve kadroya ihtiyaç duyması. Suriye muhalefetinde yeniden yapılanmaya ihtiyaç olduğu düşüncesiyle söz konusu girişime öncülük eden Seyf'in de Baas diktasını bertaraf edecek siyasi yapılanmanın uluslararası güçler tarafından da tanınmasına ve onaylanmasına ihtiyaç olduğunu düşünmesi.
Dolayısıyla ne BM'nin Suriye özel temsilcisi İbrahimi ve onun arkasında duran ABD'nin, Riyad es-Seyf'in "Karzai formülü"ne uygun isim olduğuna inandıklarını, ne de Seyf'in böyle bir formülde kullanılmaya razı olacağını düşünüyoruz. Bir taraf projeyi Suriye muhalefetine onaylatmak amacıyla diğerinden, diğer taraf da konumunu bir uzlaşma noktası olarak kabul ettirmek amacıyla projeden yararlanmaya çalışıyor. Asıl riskli taktiğin ise oyunun ikinci merhalesine yerleştirilmesi ihtimali var. Karzai formülünün de bu merhalede devreye sokulması düşünülüyor olabilir. O yüzden Riyad es-Seyf'in ve Suriye Ulusal Girişim Komitesi projesinin bir atlama taşı olarak kullanılması tehlikesine dikkat edilmeli.