28 Mart 2013 Perşembe, Yeni Akit
Aslında İsrail ne hizaya geldi ne de tam dize geldi. Fakat şu bir kez daha ortaya çıkmıştır ki işgalci siyonist tam olarak dize getirilmeden hizaya sokulması mümkün değildir. Çünkü o sadece kuvvetin dilinden anlayan, insanî değerlere ve haklara saygısı olmayan, kendini güçlü gördüğünde saldırı ve şiddette sınır tanımayan bir ihanetçidir. Dize getirilmediği takdirde hizaya sokulamayacağını daha yakın zamanda kabul ettiği esir takası anlaşmasını, geçtiğimiz Kasım ayında gerçekleştirdiği Gazze'ye yönelik saldırı sonrasında kabul etmek zorunda kaldığı ateşkes anlaşmasını, yine zindanlardaki tutsakların uzun süreli açlık grevinden sonra kabul ettiği cezaevi şartlarının iyileştirilmesine dair anlaşmayı sürekli ihlal etmesi açıkça gösteriyor. Bütün bu anlaşmaları ihlal edebilmesi, anlaşmalarda kefil olan Mısır'ın içerideki işbirlikçilerin çıkardığı fitneyle uğraşmak zorunda kalması sebebiyle işgalci karşısında Filistin direnişinin yine tek kalmasından ileri geliyor.
Dolayısıyla Mavi Marmara meselesinde işgalci siyonistin Türkiye'nin şartlarını kabul etmeye zorlanmasını diplomatik açıdan önemli bir başarı olarak değerlendirsek de henüz onun yeterince dize getirildiğini söyleyemeyiz. Resmen özür dileme işlemi her ne kadar diplomatik açıdan özel bir anlam taşısa ve işgal devletine zorla kabul ettirilen bir uygulama olsa da Gazze üzerindeki ablukanın kaldırılması için "Özgürlük Filosu" içinde yola çıkanlar açısından bir amaç değildir ve fazla bir anlam da taşımaz. Ama siyonist işgalci açısından durumun değiştiğini, artık bazı şeyleri kabule zorlanabildiğini ve bunun başarılması için de diplomatik alanda kararlılığa ihtiyaç olduğunu göstermesi yönünden anlam taşır ve işgalciyi dize getiren tavrı takdir etmek gerekir. Fakat bu noktada kalınır ve İsrail'in hâlâ işgalci, hâlâ zalim ve saldırgan olduğu gerçeğinin üstü örtülürse "özür dileme"yi bir oyun haline getirmeye çalışan İsrail kazanır.
İşgalci siyonisti, Türkiye'nin şartlarını kabule zorlama konusunda sürdürülen kararlı tutumu basite alma kastıyla değil elbette ama bir kıyas babından, geçmişte onun kendi vatandaşlarını hedef alan saldırı karşısında nasıl bir tavır sergilediği hakkında bilgi vermek için önemli bir olayı ilginize sunmak istiyorum.
12 Mart 1997'de, Ürdün'ün sınır askerlerinden Ahmed ed-Dekamise el-Bakure bölgesindeki sınırda görev yerinde namaz kılıyordu. O sırada Ürdün'e gezmeye gelmiş ve dönmekte olan "İsrailli" turistleri taşıyan bir otobüs de yakınında duruyordu. Otobüsteki bazı genç kızlar inip namaz esnasında ed-Dekamise'yi rahatsız etmeye, onunla alay etmeye hatta üstlerindeki elbiseleri çıkarıp karşısında çıplak dansa başladılar. Bundan ciddi şekilde rahatsız olan genç askerin silahında mermi yoktu. Çünkü Ürdün yönetimi sınırdaki askerlerden İslâmî duyarlılığı olanlara, işgalcilerin tarafına ateş edebilecekleri korkusuyla sadece boş silah veriyordu. ed-Dekamise, silahında mermi olduğunu bildiği görev arkadaşının yanına gidip ondan silah aldı ve kendisiyle alay eden kızlara ateş ederek yedi tanesini öldürdü.
O zaman İsrail'in başbakanı yine Netanyahu'ydu. Ürdün Kralı ise şimdikinin babası Hüseyin ibnu Talal'dı. Kral Hüseyin hemen dostu Netanyahu'yu telefonla arayıp olaydan dolayı çok üzgün olduğunu ve özür dilediğini bildirdi. Netanyahu: "Bu yetmez, gelip öldürülen kızların ailelerini teker teker ziyaret edecek ve hepsinden ayrı ayrı özür dileyeceksin" dedi. Kral Hüseyin de isteneni aynen yaptı ve kızların ailelerini teker teker ziyaret etti, ayrı ayrı taziyede bulundu ve özür diledi.
Asker ed-Dekamise de müebbet hapse çarptırıldı. Saldırıyı gerçekleştirdiği şartlardaki hissiyatının göz önünde bulundurularak cezasının hafifletilmesi taleplerine rağmen hiçbir indirim yapılmadı ve hâlen hapiste ceza çekiyor.
Kendini dünyanın kabadayısı olarak gören ve kendisine karşı yapılan herhangi bir kusuru ne şartlarda yapılmış olursa olsun asla affetmeyen ama kusurlarından dolayı hesaba çekilmeyi dahi kabul etmek istemeyen işgalci siyonistin bugün bazı konularda dize gelmeye zorlanmış olması iyi bir gelişmedir. Ama bunun işgali normalleştirmeye götürmemesi gerektiğini de bilmeliyiz. Bu konunun ayrıntısına da müteakip yazımızda yer vermek istiyoruz.
29 Mart 2013 Cuma, Yeni Akit
Özür veya tazminat, mahiyet itibariyle siyonist işgale karşı gerçekleştirilmesi gereken kazanımın sadece küçük bir bölümüdür. Biz bunu da basite almadığımızı ve takdir ettiğimizi önceki yazımızda dile getirmiştik. Önemi ise özür veya tazminat yoluyla elde edilene değil işgalci siyonistin önüne konan şartlarda kararlılık gösterilip bu şartların ona kabul ettirilmesine dayanır. Fakat Filistin halkının meşru hakları ve talepleri göz ardı edilerek, her şey süt liman olmuş gibi bir normalleştirme sürecine girilirse kazanan yine işgalci olur.
Her şeyden önce Mavi Marmara gemisinde veya "Özgürlük Filosu"nda Gazze'ye doğru yola çıkanların amacı mağdur edilen Filistin halkı üzerindeki ablukaya ve diğer zulüm uygulamalarına karşı kararlı bir tavır sergilenmesi için öncülük edilmesiydi. Dolayısıyla filonun böyle bir amaç doğrultusunda yola çıkmasından sonra kendisine karşı işlenen bir büyük suçtan dolayı özür dilenmesi ya da tazminat ödenmesi asıl amaç açısından anlam taşımaz ve bir kazanım da sayılmaz. Ama eğer Gazze'ye uygulanan abluka kesin bir şekilde ve şartsız olarak kaldırılır, haksızlıkların önüne geçilmesi yönünde mesafe katedilirse bu bir kazanımdır. Fakat bu da gayri meşru işgali meşrulaştırma anlamına gelecek bir normalleştirmenin gerekçesi olamaz.
Türkiye devlet olarak bazı kazanımlara binaen ve bunlara sahip çıkabilmek için taraf olma amacıyla geçmişte zaten kurulmuş olan ilişkilere geri dönse de bunu, zihinlerde bir normalleştirmeye, siyonist işgali onaylamaya kesinlikle götürmemek gerekir. İslâmi camianın Filistin'in bir İslâm toprağı, siyonist işgalin ise gayri meşru olduğu konusunda ilkeli duruş sergilemesi gerekir.
Bu arada belli bir hedefe doğru ilerlerken, bir mesafe katedersek ne katettiğimiz mesafeyi ne de önümüzde duran mesafeyi görmezlikten gelebiliriz. Katettiğimiz mesafeyi gözümüzde büyüterek "bu kadar geldiğimiz yeter; kalan kısmından vazgeçelim" dersek başlangıç noktasına geri dönmüş gibi oluruz. "Bir şey yaptık sayılmaz, başlangıç noktasında gibiyiz" dersek de performansımızı, gücümüzü kaybederiz.
Filistin'in özgürlüğü için bir mesafe katetmek amacıyla yola çıkan gemide şehit verdiğimiz kardeşlerimiz canımızın ve ciğerimizin birer parçasıdır. Aileleri de olayların yaşandığı tarihten bu yana sürekli takdire değer bir tavır sergilemişlerdir. İşgalci siyonist devlet bütçesinin tamamını şehit edilen kardeşlerimizden biri için ödese bile o şehidimizin bizim nezdimizdeki manevi değeri yanında hiçbir anlam ifade etmez. Fakat hükûmet siyonist işgalcinin bu konudaki sinsi pazarlığına da yenilmeyerek, kararlı duruş sergilemelidir.
Ayrıca şehitlerimizin özel bir yeri olmakla birlikte saldırıda zarar görenlerin sadece onlar olmadığının unutulmaması ve işgalcinin hem manevi hem de sebep olduğu zayiattan dolayı maddi tazminata zorlanması için diretilmesi gerekir. Uğur Süleyman Söylemez kardeşimiz üç yıla yakın süredir bitkisel hayatta yaşıyor ve bunun ızdırabını ailesi belki kendinden fazla hissediyor. Çorum'dan iş adamı arkadaşımız Selim Özkabakçı yanında Gazzeli çocuklara dağıtmak için yirmiye yakın küçük model laptop götürüyordu. Hepsini gasp ettiler. Kendisine de dönüşte Ben Gorion Havaalanı'nda iğrenç bir şekilde saldırdılar ve bu saldırı kalıcı bir olumsuz sonuca neden oldu. Bunlar sadece iki örnek. Özetle söylemek gerekirse filoda bulunanların hepsi tam bir eşkıya baskınına maruz kaldı ve üstlerindeki elbiselerinden başka bütün eşyaları gasp edildi. Bazılarının paraları da gasp edildi.
Asıl amaç ise başta ifade ettiğimiz üzere özür veya tazminat değil özgürlükleri gasp edilmiş olan Filistinlilerin haklarıdır. Şehit aileleri de kendileri için önemli olanın Filistin'deki kardeşlerimizin hak ve özgürlükleri olduğunu dile getirerek bu konuda onurlu tavırlarını ortaya koydular. Hükûmetten beklenen de buna öncelik vererek mazlum Filistin halkının yanında durmak ve onun gasp edilmiş haklarının iadesi için taraf olmak, Netanyahu'nun özrünü ve ödeyeceği tazminatları kabulle yetinerek haksızlığa uğratılan Filistinlileri, Gazze halkını işgalci siyonistlerin insafına terk etmemek, bu konunun peşini izlemeye devam etmektir. Filistin konusundaki kararlı duruş Türkiye'ye her zaman büyük kazanımlar sağlayacaktır.