Haziran 2015, Vuslat
Filistin'e yerleştirilen siyonistlerin kurduğu terör örgütlerinin birleşerek işgal edilmiş Filistin toprakları üzerinde "İsrail" adında bir devleti kurduklarını ilan etmeleri olayı Filistinlilerin literatürüne "Nekbe" yani "Büyük Felaket" olarak geçti. 14 Mayıs 1948 tarihinde gerçekleşen bu olayın 67. yıl dönümü münasebetiyle geçtiğimiz ay bir yanda Filistin halkının yurda dönüş hakkındaki kararlılığını ve ısrarlılığını dile getiren önemli etkinlikler düzenlenirken diğer yanda işgalci siyonistler bir bakıma "biz saltanatımızı sürdürmekteki ısrarlılığımızdan vazgeçmeyiz" dercesine yeni koalisyon hükûmetlerinin kuruluşunu ilan ettiler. Fakat siyonist işgalcilerin geldiği durum, tüm ısrarlılıklarına rağmen gerçekte bir tükeniş içinde olduklarını gösteriyordu. Kurdukları yeni koalisyon hükûmeti yeni bir sağlam yapının inşası değil Gazze'ye yapılan saldırıda aldığı yenilgiden dolayı ciddi sarsıntı geçiren o yüzden yıkılması zorunlu görülen bir yapının yerine yeni binanın inşası anlamına geliyordu. Ama yenisinin öncekinden daha zayıf ve Gazze saldırısı sebebiyle yaşanan sarsıntıdan çok daha basit bir sallantıyla devrilebilecek nitelikte olduğu görülüyordu.
Biz de bu ayki yazımızda işgal rejiminin yeni koalisyon hükûmeti hakkında genel bir değerlendirme yapmak ancak ondan önce "Büyük Felaket"in yıl dönümü münasebetiyle Filistin davasını yeniden anmamıza ve anlamamıza yardımcı olacak bazı hususları özetle dile getirmek istiyoruz.
Siyonist terör örgütlerinin, İsrail adında bir devlet ilan etmeleri bağımsızlık ilanı değil gayri meşru işgal ve gasp işlemine devlet statüsü kazandırmaktı. Oysa o topraklar üzerinde bağımsız devlet kurma hakkına sahip olanlar oranın asıl sahipleriydi. Siyonist terör örgütleri ise İngiliz sömürgecilerin dünyanın değişik ülkelerinden getirip Filistin topraklarına yerleştirdikleri ve kendilerine yine sömürgeci yönetimin Filistinlilerden zorla gasp ettiği arazilerin verildiği yahudi göçmenler tarafından kurulmuştu. Onların kendilerine ait olmayan ve tamamen gasp yoluyla ele geçirdikleri topraklarda devlet ilan etmelerinin büyük felaket olarak isimlendirilmesinin bir sebebi de buydu.
Normalde sömürgeci yönetimlere karşı bağımsız devletler ilan edilmesi yerli halkın sömürgecilere karşı bağımsızlık savaşı verip onları çıkmaya zorlamasıyla gerçekleşmiştir. Filistin'de siyonist terör örgütlerinin devlet ilanı ise tamamen sömürgecilerle işbirliği sonucu ve terör örgütlerinin fiilen devlete dönüşmelerinin sağlanmasının ardından sömürgecilerin kendi istekleriyle çekilmeleri sonucu gerçekleşmiştir. Bundan dolayı İngiliz sömürgecilerin çekilmesinden sonra oluşturulan yapı da bir işgaldir ve tamamen gayrimeşrudur.
Kurulan işgal rejiminin gasp ettiği toprakların bir kısmında saltanatını 1948'de diğer bir kısmında ise 1967'de başlatması arasında herhangi bir fark yoktur. İkisi de işgaldir ve ikisi de gayri meşrudur.
Siyonistler gayri meşru işgallerini meşrulaştırmak için biri Batı'ya diğeri İslam dünyasına dönük iki ayrı asılsız gerekçeden yararlanmaya çalıştılar. Batıya dönük propagandalarında Filistin topraklarının boş ve sahipsiz olduğunu, kendilerinin ihya ettiklerini sonra Arapların ihya ettikleri toprakları almaya kalkıştıklarını ileri sürdüler. Bu amaçla da "vatansız halka halksız vatan" sloganını yaygınlaştırmaya çalıştılar.
Oysa BM kayıtlarına da geçtiği üzere işgal devletinin kuruluşunun ilanı üzerine çıkan savaşta siyonist terör örgütlerinin tehditleri yüzünden 800 bin insan yurdunu terk etmek zorunda kalmıştır. Zaten insanların daracık evlere sıkıştırıldığı mülteci kampları ve BM'nin Filistinli mültecilere özel bir teşkilat kurma ihtiyacı duyması da bu iddiayı yalanlıyordu. Buna rağmen yine de işgalciler medya alanında sahip oldukları gücü değerlendirerek böyle bir yalanlarına insanların önemli bir kısmını inandırmayı başarabilmişlerdi.
Aynı durum Müslüman toplumlara yönelik propaganda faaliyetleri için de söz konusudur. Bu toplumlara yönelik propagandalarında kullandıkları iddia ise Filistinlilerin topraklarını satıp çıktıkları iddiasıydı. Oysa Filistinliler topraklarını satarak değil siyonist vahşet karşısında canlarını, en azından çocuklarının canlarını kurtarmak amacıyla çıkmışlardı. Ama maksatları topraklarından vazgeçmek ve oraları gasıp işgalcilere terk etmek değildi. Bugün nasıl Suriye'deki katil Baas'ın saldırıları karşısında savaşma gücü olmayan insanlar kendilerinin ve çocuklarının canlarını kurtarmak amacıyla ve yeniden yurtlarına dönme niyetiyle geçici olarak başka yerlere iltica ediyorlarsa onlar da yurtlarına dönme niyetiyle savaşın dışında kalan alanlara iltica etmişlerdi. Ama niyetleri yurtlarına dönmek olduğundan evlerinin anahtarlarını yanlarına almışlardı ve dönüş haklarından vazgeçmediklerini ifade etmek amacıyla da anahtarı bir sembol haline getirdiler.
İşgalci siyonistlerin amacı Filistin topraklarının asıl sahiplerine dönüş kapılarını tamamen kapatmaktı. Bunun için de bir nesil geçmesinin yeterli olacağını umuyorlardı. Çünkü onların kanaatine göre bu bir nesil geçtiği zaman eskiler dünyadan göçmüş yeni nesil de unutmuş olacaktı. Ama umdukları gerçekleşmedi. Çünkü eski nesil yurda dönüş davasını kendinden sonraki nesle aktardı. Onlara Filistin'in kendi öz yurtları olduğu fikrini ve yurda dönüş idealinden vazgeçmeme kararlılığını kazandırdı.
O yüzden Filistin topraklarında bir işgal devleti kurulmasının üzerinden 67 yıl geçtiği için bugünkülerin tamamına yakını diasporada yani iltica edilen beldelerde doğmuş büyümüş olmalarına rağmen ilk işgalde yurtlarından çıkarılanlara nispetle dönüş hakkında daha kararlı ve ısrarlı olduklarını söyleyebiliriz.
Buna binaen Filistin toprakları üzerindeki işgal gayri meşru olduğu gibi aynı zamanda iğreti ve geçicidir. Bu konuda haçlı işgalinin 88 yıl süren hâkimiyetinden sonra son bulmuş olması bize bir örnektir. Siyonist işgal de orada kalıcı olamayacaktır. Bunun birkaç sebebi var. Birinci sebebi o toprakların asıl sahiplerinin haklarından vazgeçmeme konusundaki kararlılığıdır ve bu güçlenerek devam etmektedir. İkinci sebep işgalin gayri meşru olması ve bunu oradaki göçmenlerin de bilmeleri sebebiyle her ne kadar ırkçı fikirlerle beslenseler de orada kalıcı olamayacaklarını düşündükleri için kendilerini iğreti ve temelsiz görmeleridir. Üçüncü sebep yurtlarından çıkarılanların gittikleri yerlerin toplumlarına davalarını anlatmaları ve bu davayı başta tüm İslâm ümmetine sonra haklara saygılı tüm vicdan sahiplerine taşımalarıdır. Son yıllarda Filistin, Kudüs ve Mescidi Aksa davasının daha geniş bir alana yayılması da bunu gösteriyor.
Gazze'deki direnişi tamamen yok etme iddiasıyla hükûmete geçen Ariel Şaron'un 2005'te işgalci göçmenler için bu bölgeye inşa edilmiş villaları kendi eliyle yıkarak çıkmak zorunda kalması onun iki kez beyin kanaması geçirmesine sebep olmuştu. İkincisinde de tamamen bitkisel hayata girdi ve birkaç yıl süren bu bitkisel hayatın sonunda da dünya hayatına tamamen veda etti.
Ondan sonra işgalin başına geçen Ehud Olmert de 2008 sonunda Gazze'ye saldırı başlatırken son derece iddialıydı. Ama direniş karşısında yenilgiyi kabul etmek zorunda kalması onun siyasi hayatına son verdi.
Netanyahu, Mısır'daki ihanetçi Sisi cuntasına ve ABD'nin büyük yardımlarıyla yaptığı demir kubbe savunma sistemine fazla güvendiğinden 8 Temmuz 2014'te başlattığı operasyonla artık İslâmî direnişin işini bitireceği iddiasındaydı. Kendi halkıyla savaş halindeki Sisi'nin Gazze halkını iyice kıskaca alan sıkı ablukasına rağmen direnişin işgalci saldırganlara kararlılıkla karşı koyması ve karşılarına hiç beklemedikleri sürpriz eylemlerle çıkması elli gün süren saldırının sonunda siyonist işgalciyi yenilgiyi kabule zorladı.
Bu yenilgi de Netanyahu hükûmetini çöküşün eşiğine getirdi. Çünkü her ne kadar kendi kamuoyunu yanıltma amaçlı birtakım yalanlarla kendini kurtarmaya çalıştı ve aslında savaşı kazandığını iddia ettiyse de bu yalanları kimse için inandırıcı olmadı.
Fakat Netanyahu, Olmert gibi siyasi hayata veda etmeyi değil yeni bir çıkış yolu aramayı tercih etti ve çözümü erken seçimde aradı. Bundaki amacı karşısına güçlü bir rakibin çıkmasına ve taraftarlarının onun tarafına kaymalarına yetecek kadar vakit geçmesine fırsat vermemekti. Çünkü bu vakit aynı zamanda onun Gazze operasyonuyla ilgili hatalarının ayrıntılı olarak konuşulmasına ve karşısına çıkacak güçlü rakibin bu yanlışları kendi siyasi çıkarları hesabına değerlendirmesine imkân verecekti. Bu amaçla hızlı bir karar alarak parlamentoyu hemen dağıtma ve erken seçime gitme kararı verdi.
Yeni seçimlerden güçlenerek değil zayıflayarak çıkacağını biliyordu. Ama birinci parti olarak çıkması ihtimali yüksekti. Çünkü özellikle başkanlığını yaptığı Likud Partisi'nin taraftarlarının önemli bir kısmını kendine çekecek bir siyasi rakibi yoktu. Partisini terk edenler, siyasi eğilimlerine göre muhtelif partilere dağılacaklardı ve bu dağılma da siyasi rakiplerinden herhangi birinin tek başına yükselişe geçmesine ve birinciliği almasına imkân vermeyecekti.
Seçimlerden çıkan sonuç tahmin edildiği gibi oldu ve Netanyahu'nun partisi güç kaybetmesine rağmen yine hükûmet kurma teklifi alacak birinci parti oldu. Ama o seçimlerden çok hükûmet kurma aşamasında zorlandı. Çünkü eski ortaklarının hiçbiri samimi dostu değildi ve hepsi de kendi çıkarlarını önemseyen pragmatist zihniyete sahiplerdi. Netanyahu'nun kuracağı hükûmetin su alan gemi gibi olacağını düşünerek binmek istemediler. Böyle bir gemiye binerek onunla birlikte batmaktansa bu dönemde dışarıda kalıp onun zaaflarından yararlanarak bir sonraki döneme hazırlanmayı tercih ettiler.
Eski ortaklarının kendisini terk etmesi Netanyahu'yu aşırı siyonist, ırkçı görüşleriyle öne çıkan marjinal partilerle ittifaka zorladı. Fakat bu durum birkaç partiyi ortaklığa kabul etmesini zorunlu kılıyordu. Çünkü bu marjinal partilerden birkaç tanesinin toplamı ancak hükûmeti kurmaya yetecek sayıya ulaşmasına imkân veriyordu. Bu şekilde oluşturduğu yamalı bohça koalisyonunun kuruluşunu da tam siyonist işgal devletinin kuruluş ilanının 67. yıl dönümüne tekabül eden 14 Mayıs 2015 tarihinde ilan ederek kendince yaptığı işi ve seçilen günü "anlamlandırmış (!)" oluyordu.
Netanyahu birkaç partiyi bir araya getirerek koalisyon kurmasına rağmen güçlü bir ittifak oluşturamadı. Hükûmetine ortak olmayı kabul eden partilerin tümünün 120 üyeli parlamentoda yani işgalci siyonistlerin adlandırmalarıyla Knesset'te sahip olduğu sandalye sayısı sadece 61'i buluyordu. O da çoğunluğu elde etmek için gereken asgari sayıydı. Dolayısıyla parlamentodaki destekçilerden sadece bir tanesinin gitmesi halinde hükûmet oy çoğunluğunu kaybetmiş olacaktı. Yani sadece bir üfürmelik canı vardı. Muhaliflerin destekçi vekillerden birini satın almaları buna yetecek ve çıkar için ilkelerini kolayca satabilen zihniyet sahipleriyle bu oyunun oynanması çok da zor değildir. Ama kendilerinin güçlü bir alternatif ortaya koyamayacaklarını gören, bu arada Likud Partisi'nin ve ortaklarının biraz yıpranmasını arzu eden muhaliflerin bu yola başvurmayı çok tercih edeceklerini sanmıyoruz. İhtiyaç duyduklarında başarmaları ise hiç zor olmayacaktır.
Birkaç partiyi bir araya getirmesine rağmen parlamentoda sadece bir üfürmelik canının olması siyonist başbakanı ortaklarına eli mahkûm hale sokmuştur. Çünkü "istediğimizi yapmazsan çeker gideriz" tehditleri karşısında "giderseniz gidin, size mahkûm değilim" diyebilecek gücü yok. Radikal ırkçı partilerin de bu avantajlarını değerlendirmekten çekinmeyecekleri tahmin ediliyor. Çünkü onlar aşırı siyonist, ırkçı söylemleriyle taraftar toplamaya çalışıyorlar. Bu söylemlerine dayandırdıkları uygulamaları kabul ettirmeleri durumunda bunun siyonist tabandaki kazanımlarının kendilerine ait olacağını, siyonist taban dışından gelecek tepki ve itirazların neden olacağı yıpranmaların ise Netanyahu'nun hesabına yazılacağını tahmin ediyorlar.
Netanyahu kendisi zaten aşırı siyonist ve ırkçı anlayışa sahip bir politikacıdır. Yeni koalisyonunda kendinden daha ırkçı ve hiçbir kırmızı çizgi tanımayan aşırı siyonist marjinal partilerle işbirliği yapması onun siyasi tavırlarında daha da sivrileşmesine neden oldu. Bunun sergilenen çizgiye ve projelere yansıması daha yolun başlangıcında görülmeye başlandı.