30 Aralık 2014 Salı
Çorum İHH ve İlke-Der tarafından organize edilen "Suriye üzerine oynanan oyunlar ve Filistin davasına etkisi" başlıklı konferansımızdan özet bilgiler
Tunus'ta başlayan halk ayaklanmalarının Suriye'ye doğru kayması planlı değil sosyal sebeplerden kaynaklanan bir emrivakidir.
Eğer ki planlı olsaydı önce Suriye'ye değil petrol zengini ülkelere doğru kaydırılması belki özgürlük mücadelesi açısından daha iyi sonuçlar getirebilirdi. Böyle bir kayma Filistin davasının ve direnişinin de lehine olacaktı. Ama toplumsal şartlar ve Suriye'deki rejimin özgürlük isteyen halka karşı hemen sopanın ucunu göstermesi bu tarafa doğru kaymasını hızlandırmıştır.
Suriye'deki Baas rejimi ve onun ayakta kalmasını sağlamak için dışarıdan destek veren güçler bilhassa İran, Filistin davasını Baas zulmünü maskelemek ve ona karşı ayaklanan halkın meşru mücadelesini şüpheli durumuna sokmak amacıyla değerlendirmek istediler.
Oysa Filistin davası adil, haklı ve meşru bir davadır. Âdil ve haklı bir davayı zulme gerekçe yapmak o davaya da zulmetmek anlamına gelir.
Örneğin bir kimse ölmüş bir kardeşinin yetimlerine özenle bakıp onları büyütse sonra da kendi çocuklarını vahşice katletse bu tutumundan dolayı da o özenle büyütüğü yeğenlerinden tepki gördüğü için "siz bana vefa göstermediniz" diyerek onlara da aynı şekilde şiddet uygulayıp hunharca katletse veya çok korkunç şartlarda hayatlarını idame ettirmeye zorlasa bunu onaylamak, sergilediği vahşeti haklı bulmak mümkün müdür?
Yurtlarını terke zorlanan Filistinli mültecilerin yaşadığı Arap ülkelerindeki mülteci kamplarının durumları kıyaslanırsa Suriye'dekilerin halk ayaklanması öncesindeki dönemde diğerlerine nispetle daha iyi şartlara sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu Suriye'deki rejimin, kötülüklerinin üstünü örtemeyecek nitelikte bir iyiliğiydi. Suriye'deki Baas rejiminin saltanatını sürdürmek amacıyla siyasi muhaliflerini susturduğu, bunun için çok ağır baskı uygulamalarına, resmî teröre ve şiddete başvurduğu da bir gerçektir. Dolayısıyla Filistinli mültecilere diğer Arap ülkelerine nispetle daha iyi imkânlar ve nispeten biraz daha geniş özgürlükler sundu. Ama bu kendi karşısındaki siyasi muhalefete yapılan zulmün, baskının ve şiddetin gerekçesi olamaz.
Baas rejimi ve destekçileri, Baas yönetiminin siyonist işgal rejimiyle diplomatik ilişki içine girmemesi, direniş örgütlerine örgütlenme imkânı vermesi ve Filistinli mültecilere diğer Arap ülkelerine nispetle daha iyi davranması sebebiyle küresel güçler tarafından bu yönetime karşı böyle bir ayaklanma planlandığını ve yönlendirildiğini ileri sürdüler. Oysa böyle olsaydı Baas rejiminin sadece belli bir kesimle savaşıyor olması gerekirdi. Hatta bu kesimin marjinal bir gruptan ibaret olacağı tahmin edilirdi. Oysa rejim halkın tümünün gözünü korkutma ve sindirme amacına yönelik bir stratejiye dayalı savaş yürüttü. Yani halkın tümünü karşısına aldığı geniş çaplı bir savaş başlattı. Çünkü ayaklanma iddia edildiği gibi bir komplodan değil toplumsal sebeplerden ve Baas rejiminin bir zulüm rejimi olmasından kaynaklanıyordu. Yönetimdekiler halkı sindiremedikleri takdirde isteklerini kabul etmek zorunda kalacaklarını, çünkü Tunus'ta, Mısır'da ve Libya'da halkların meydanlara dökülmesine neden olan şartların Suriye'de çok daha fazlasıyla mevcut olduğunu biliyorlardı. Halkın istediği ise kendisine özgürlüklerinin ve siyasi yapılanmada seçme hakkının verilmesiydi.
Özgürlüğünü ve meşru haklarını isteyen halk iddia edildiği gibi Baas'ın Filistin davasıyla ilgili tutum ve siyasetinden dolayı değil zulüm uygulamalarından dolayı onun karşısına çıkmış, baş kaldırmıştı.
Çünkü o halkın evlatları Filistin davasına iktidarı ellerinde bulunduranlardan çok daha fazla önem veriyor, bu dava için gerek gördüklerinde kendilerini feda edebilecek düzeyde duyarlılık taşıyorlardı. Ama Baas rejiminin bu dava için kendini yani halk desteğinden yoksun tamamen devletin sopasının tehdit gücünün kullanılması suretiyle sürdürdüğü saltanatını feda etmediği, tam aksine kendi saltanatını sürdürebilmek için bu davayı feda ettiği sonrasında izlediği tutum ve başvurduğu uygulamalarla görüldü.
Baas rejiminin kendi saltanatını sürdürebilmek için Filistin davasından fedakârlık etmesi tabiatına da aykırı değildi. Çünkü Suriye'de saltanatı almasında bu konudaki tavizlerinin ve sunduğu rüşvetlerin önemli payı olduğu tahmin edilmektedir. Baba diktatör Hafız Esed'in Savunma Bakanı olduğu döneme denk gelen 1967 Haziran Savaşı'nda Golan tepelerinin işgalci siyonistlere peşkeş çekilmesi ve ardından Esed'in darbe planının sonuç vermesi bu açıdan düşündürücüdür.
İsrail sarp yamaçlarıyla ünlü ve kontrol altına alınması son derece zor olan Golan tepelerine yöneldiğinde Baas mensubu Savunma Bakanı Hafız Esed, daha bir tek İsrail askerinin bile girmediği Golan tepelerinin düştüğüne dair o ünlü açıklamasını yayınladı. Bu açıklamayla birlikte keyfi bir şekilde bölgeden çekildi. Söz konusu açıklama Suriye ordusunun bölgede direnişinin de sonu olmuştu. Çünkü bölgede henüz bir çarpışma olmamasına rağmen oradaki askerler hızla kaçmaya başlamışlardı. Böylece İsrail de Golan tepelerini ummadığı bir kolaylıkla işgal altına aldı.
Halk ayaklanmasıyla karşı karşıya gelen oğul diktatör Beşşar Esed, Filistinli direniş gruplarına sağladığı kolaylıkların ve mültecilere sunduğu imkânların karşılığını, bu ayaklanma karşısında şartsız ve sınırsız destek verme talebinde bulunarak almak istedi. Bunun için direniş hareketlerinin ileri gelenlerini yanına çağırarak taleplerini kendilerine doğrudan iletti. Sol gruplar genellikle kabul ettiler. Çünkü Arap dünyasındaki solcu ve Arap ulusçusu hareketlerin tamamına yakını Suriye'deki halk direnişi karşısında Baas rejiminin yanında durmayı tercih etmişlerdir. Filistin İslâmî Direniş Hareketi ise Suriye'nin kendileri için önemli olduğunu, ancak Suriye halkının da değerli ve önemli olduğunu dile getirerek böyle bir savaşta halkı karşısına alamayacağını dile getirdi ve olaylara müdahil olmayacağını bildirdi. Ancak Beşşar Esed bu kadarını yeterli bulmadı ve açıktan destek vermelerini, aynen İran yanlısı grupların yaptığı gibi ayaklananların uluslararası emperyalizmin tuzağına düştüklerini, kendilerinin ise rejimin yanında durduklarını ilan etmelerini istedi. Hamas ise böyle bir şeyi yapamayacağını ama taraf da olmayacağını bildirdi.
Baas rejimi bu talebini daha sonra İranlı yetkililer vasıtasıyla da iletti. Hatta İran istenen desteğin verilmemesi durumunda yaptığı tüm yardımları kesme tehdidinde bulundu. Ama Hamas tutumunu değiştirmedi. Bunun üzerine Hamas'ın siyasi kanadının ileri gelenleri baskıya maruz kaldı ve Suriye'yi terk etmeye zorlandılar.
Filistin direnişine yapılan yardımın karşılığının meşru haklarını isteyen halka yöneltilen zulme destek şeklinde talep edilmesi siyonist zulmün mağdur ettiği halkı ve bu halkın hakları için mücadele eden direnişi zor durumda bırakmıştır. Filistin topraklarında siyonist işgalin mağdur ettiği insanlar kadar Suriye'de zulme maruz kalan insanlar da değerlidir. Birinin haklarının alınması için diğerinin korkunç zulümlere maruz kalmasına destek verilmesi değil sessiz kalınması, göz yumulması bile kabul edilemez.
Filistin davasına destek ve yardımın karşılığını bir zulme, haksızlığa destek şeklinde istemek tağuti yöntemdir. Çünkü tağuti yönteme başvuranlar, yönetim altına aldıklarını adeta kendi kulları gibi görürler. Dolayısıyla onlardan mutlak itaat, şartsız teslimiyet isterler. Kendilerinin adalete riayet etmeleri gerektiğini düşünmez, sultaları altına aldıklarının itaatte kusur etmeleri durumunda onlara istedikleri gibi baskı ve şiddet uygulama haklarının olduğunu düşünürler. Bunu Firavun'un uygulamasında çok belirgin bir şekilde görürüz.
"Firavun şöyle dedi: "Ben size izin vermeden önce ona iman mı ettiniz? Bu, halkını içinden çıkarmak amacıyla şehirde kurmuş olduğunuz bir tuzaktır. Yakında bileceksiniz. Sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kesecek sonra hepinizi asacağım." (A'raf, 7/124/125)
Halk ayaklanmasına karşı zulüm ve katliamda kendisinden istenen şartsız desteği vermeyen İslâmî direnişin ileri gelenlerinin tamamı Suriye'yi terke mecbur kaldığı gibi harekete İran'ın yaptığı maddi destek de son buldu. İran'la ilişkilerde son dönemde yeni bir sürece girildiği söylenebilir. Ancak bu değişiklik sürecinin yeni şartlara göre ayrıca tahlil edilmesi, doğrularının yanlışlarının görülmesi için fikirlerin ortaya konması gerekir. İran'ın Baas rejimine destek konusunda tutumunda herhangi bir değişiklik olmadığı hatta bugün Suriye'deki direnişe karşı savaşın büyük ölçüde İran'ın askerî gücüyle devam ettiği gerçeğinin görülmesi gerekmektedir. Filistin tarafında ise dikta rejimlerinin işgalci siyonistlerin kazıklarını sağlamlaştırmasına imkân vermek için İslâmî direnişi kıskaca alma politikalarını daha da şiddetlendirmelerinden kaynaklanan zorluklar yaşanıyor.
Baas rejimi kendisine destek verdiğini bildiren Filistinli sol gruplardan daha sonrasında aynı zamanda gerilla güçlerine katılmalarını istediği gibi Filistinli mülteci kamplarından da saldırılara maruz kalan Suriyelilere sahip çıkmamalarını, kendilerine sığınanları derhal yakalayıp silahlı güçlere teslim etmelerini istedi. Mülteci kamplarında kalanlar kendilerine sığınanları teslim etmenin onları işkence ve vahşete teslim etmek anlamına geleceğini bildiklerinden bunu yapmadılar. Bunun üzerine Baas güçleri mülteci kamplarına hem askerî saldırılar düzenledi hem de buraları sıkı kuşatmaya aldı, içeriye ilaç ve insanî yardım sokulmasını engellediler. Bu abluka karşısında kamplardan kaçabilenler kaçtı ve Suriye dışına çıkmaya çalıştılar. Kaçamayanların birçoğu kampların içinde açlıktan veya ilaçsızlıktan dolayı hayatını kaybetti.
Kaçanlardan bazıları Avrupa ülkelerine geçebilmek için Akdeniz'de korsan taşımacılık yapanların botlarına bindi. Korsan taşımacılık yapanlar sadece nakil ücreti değil aynı zamanda Avrupa ülkelerine sığınmaları için aracılık etme ücreti talep ettiler. Birçokları da mümkün olduğunca çok para kazanabilmek için botlarının kapasitesinin çok üstünde yolcu bindirdiler. Kapasitesinin üstünde yolcu yükleyen botların bazıları Akdeniz'de battı. Bu botlarda yüzlerce yolcu boğularak öldü. Libya ve İtalya sınırlarına yakın bölgelerde batan botlarla birlikte batan yüzlerce Filistinli mülteci oldu. Bunların kurtarılması için yeterli çabanın da gösterilmediğinden şikâyetçi olundu.
Suriye'yi terk ettikten sonra herhangi bir ülkeye girmeyi başarabilen Filistinli mülteciler gittikleri ülkelerde de rahat edemediler. Çünkü onlar Suriye vatandaşı olmadıklarından Baas rejiminden kaçan Suriyelilerle aynı konumda sayılmadılar. Bazıları gittikleri ülkelerde mültecilerle aynı konumda sayılmadılar. Mültecilere sağlanan bazı kolaylıklardan mahrum bırakıldılar. O yüzden bu imkânların sunulacağı ülkeler bulabilmek amacıyla yer değiştirme ihtiyacı duydular.
Gazze'ye gidenler de oldu. Ama Gazze zaten kapasitesinin çok üstünde insan barındırdığından buraya yerleşebilenler fazla olmadı.
Bazıları Lübnan ve Ürdün'deki Filistin mülteci kamplarına yerleşti. Ama buralardaki mülteci kamplarında hayat zaten çok şartlarda sürdürülüyor ve ailelerin büyük çoğunluğu daracık evlerde kalıyorlar. Ayrıca bu ülkeler Filistinli mültecileri sırtlarında yük olarak gördüklerinden yenilerinin yerleşmesine fırsat vermek istemediler. O yüzden Suriye'den gelen Filistinli mültecilere özellikle kötü davrandı, onları ülkelerini terk etmeye zorladılar.
Dikta rejimlerine karşı halk ayaklanmalarının Suriye'de tıkanmasının Filistin davasına en büyük olumsuz yansıması ise Arap dünyasında dengelerin yeniden hakim sistemlerin lehine değişmesi ve dikta rejimlerinin geriye dönmeye başlaması sonucu gerçekleşmiştir. Suriye'deki tıkanma öncesinde Arap dünyasındaki dikta rejimlerinden bazıları halkla uzlaşmaya götürecek bir reform süreci başlatma sinyalleri vermeye başlamışlardı. Fas (Mağrib) Krallığı bunu fiilen başlattı. Ürdün Haşimi Krallığı böyle bir döneme girebileceği yönünde işaretler verdi. Körfez'deki emirliklerde reform sinyalleri veriliyordu. Fakat Suriye'deki tıkanmanın uzun süreceğinin gözlemlenmesi üzerine özellikle Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri tamamen tavır değiştirerek Mısır'da Baltacı fitnesini finanse etmeye ve yönlendirmeye başladılar. Bu fitneden yararlanan eski rejim kalıntıları da askerî darbeyle yönetime el koydu, halkın seçimiyle iş başına gelmiş olanları iktidardan uzaklaştırdı hatta hapse attılar.
Mısır'da siyasi iktidarın değişmesi Filistin davasının her bakımdan aleyhine oldu. En başta Suriye'den çıktıktan sonra Mısır'a yerleşen direniş liderleri bu ülkeyi terk etmek zorunda bırakıldılar. Gazze'ye sağlanan tüm lojistik destek sona erdi. Abluka yeniden katılaştırıldı. Mısır cuntasının ve Suudi Arabistan'ın desteklediği medya organları Filistin direnişini yıpratma amacıyla tamamen iftira ve yalana dayalı bir karalama kampanyası başlattı.
Siyonist işgalcilerin Gazze'ye yönelik olarak 7 Temmuz 2014'te savaş başlatma kararı verme cesareti göstermelerinde Mısır'daki şartların ve statünün değişmesinin büyük rolü vardı. Kasım 2012'de açtıkları savaşta kısa sürede dökülmelerine, Mısır'ın Filistin direnişine lojistik desteğinin ve yardımının sebep olduğunu düşünüyorlardı. Sisi cuntasının direnişe karşı başlattığı medya savaşının ve ablukayı sıkılaştırmasının kendi lehlerine olacağını ayrıca ABD'nin büyük yardımlarıyla kurdukları "demir kubbe" sisteminin de direnişçilerin roketlerini büyük ölçüde engelleyeceğini umuyorlardı. Mısır konusunda beklediklerini aldılar ama "demir kubbe" sistemi beklediklerini sağlayamadı. Direnişin geliştirdiği yeni roketlerin de tahmin ettiklerinden daha ileri noktalara ulaştığını gördüler. O yüzden 50 gün sürdürdükleri ve Gazze'de büyük tahribata neden olan savaşlarında sonuçta direnişin şartlarını kabul ederek ateşkese razı olmak zorunda kaldılar. Fakat böyle bir savaşın yaşanmasında Mısır'daki sivil iradeye karşı darbe yapılmasının büyük bir payı vardır. Dolayısıyla Sisi darbesi aynı zamanda Filistin direnişine ve davasına darbedir. Sisi darbesine neden olan denge değişimi de Suriye'deki tıkanmadan kaynaklanmıştır.
Arap diktatörler Suriye konusunda samimi ve gerçekçi değil ikiyüzlü ve sahtekâr davranmışlardır. Normalde onlar Suriye'deki tıkanmadan memnundurlar. Çünkü böyle bir tıkanma olmasaydı halkların özgürlük mücadelelerinin genişleme açısı büyüyecek ve mevcut dikta rejimlerini de sıkıştıracaktı. Ama tıkanma olunca siyasi dengeler yeniden bu diktatörlerin lehine döndü. O yüzden görünüşte Baas rejimine karşı tepki gösterdi ve onu sıkıştırıyormuş gibi göründülerse de perde arkasında tavırları tam tersi oldu, direnişçilere yardımın yollarını sürekli kapalı tuttu, direniş hareketlerinden bazılarını terör kategorisine sokarak onlara yardım edilmesini tamamen yasakladı hatta suç saydılar. IŞİD üzerinden oynanan oyun da bir taktiktir. Dört yıla yakın süredir insan doğrayan Baas rejiminin bu katliamlarının önüne geçmek için dişe dokunur bir faaliyetleri olmayan bu diktatörlerin, IŞİD tehdidini bahane ederek güçlerini birleştirmeleri oynanan oyun üzerinde fikir vermektedir.
Suriye konusundaki politikaların Filistin davasına en önemli olumsuz yansımalarından biri de maddi, siyasi ve stratejik desteğin azalmasıdır. Suriye'deki yıkım ve katliamdan dolayı burada mağdur edilenlere yardım ve destek ihtiyacının hâsıl olması Filistinli ihtiyaç sahiplerini besleyen kaynakların bir kısmının bu tarafa kaymasını zorunlu kıldı. Suriye'deki mülteci kamplarının boşaltılması ve o kamplarda yaşayanlara yapılan yardımların kesilmesi onlara yönelik yardımların artmasına neden oldu.
Siyonist işgalcilerle ve ABD ile karanlık ilişkiler içinde olan Arap diktatörler, İslâmî direnişin Suriye'deki yapılanmasının dağıtılmasını bu direniş üzerinde stratejik baskıyı artırmak için fırsat olarak değerlendirdiler. Mısır, Suudi Arabistan ve Katar dışındaki Körfez emirlikleri Filistin direnişinin çalışmalarını yakın takibe aldı, birçoklarının çalışmalarını engellediler. Daha önce BAE'den yürütülen bazı medya faaliyetleri Arap dünyasının dışına taşınmak zorunda kaldı.
Önceden Filistin davasının ortak sahasında buluşan muhtelif siyasi oluşumların temsilcileri Suriye konusundaki köklü ihtilafları sebebiyle bir araya gelmekten kaçınmaya başladılar. Örneğin daha önce Uluslararası Kudüs Müessesesi'nin toplantılarında çok farklı siyasi oluşumların mensupları bir araya gelip ortak çalışmalar yapabiliyorlardı. Suriye konusundaki ihtilafların kökleşmesi bunu engelledi. Üç yıldan beri Kudüs Müessesesi'nin yıllık kongreleri yapılamadığı gibi ortak uluslararası toplantılar da düzenlenemiyor.