Siyonistin Savaş Nöbeti
Aileleri İmha Yöntemi
İşgalci Kafayı Yine Sert Kayaya Çarptı
Sisi'nin Ateşkes Numarası
Direnişe Yöneltilen Eleştiriler
Kara Harekâtı Taktiği İşgalciye Yaramadı
Sabra ve Şatilla'dan Şucaiyye ve Huzaa'ya
Sisi ile Netanyahu'nun Ortak Savaşı
BM Okuluna Sığının Sizi Vursunlar!
Vahşetin Dozunu Artırmanın Amacı
Siyonist Vahşetin Medya Cephesi
Siyonist Canavarın Ateşkes Oyunu
İşgalci Halkını Kandırma Çabasında
İşgalci, Tünelleri Değil Gazze'yi Yıktı
Amaç Yıkmak ve Sarsmaktı
Kahire'deki Ateşkes Pazarlıkları
İşgalci, Ateşkese Neden Uymadı?
Gazze Zaferi Kutlu Olsun
Şimdi Savaş İşgalciler Arasında
Direnişe Yönelik Eleştirilere Cevaplar

Siyonistin Savaş Nöbeti

10 Temmuz 2014 Perşembe, Yeni Akit

Batı Yaka'nın el-Halil şehri yakınında gerçekleştirilen, üç işgalci askerin kaçırılması eylemini Hamas'ın üstlenmemesine ve eylemle ilgisinin olmadığını açıklamasına rağmen işgalcinin onu sorumlu tutmasının saldırıda hedef açısını geniş tutmayı amaçladığını daha önce de dile getirmiştik. Hamas'ın bu tür bir eylem gerçekleştirmesi durumunda öncelikli amacının esir takası olacağını, bunu yapabilmesinin ise ancak sorumluluğu üstlenmesiyle mümkün olacağını işgal yönetimi de çok iyi biliyor.

Fakat siyonist işgalcinin söz konusu eylemi kendine gerekçe edinerek yoğun bir tutuklama ve saldırı kampanyası başlatmasının sebebi Filistin halkına ve onun işgal altındaki vatanını özgürleştirme mücadelesine öncülük eden direniş güçlerine karşı yeni bir savaş nöbetine girmiş olmasıdır. Bunun da ana sebebi siyonistlerin oradaki varlıklarının ve siyasi hâkimiyetlerinin meşruiyetten yoksun olmasıdır. Çünkü gayri meşru bir işgalle sürdürdükleri hâkimiyetin iğreti olduğunu, vatanları ve hakları gasp edilen kitlelerin bunlara yeniden kavuşma bilincini korumaları durumunda bu bilincin kendilerinin gayri meşru hâkimiyetlerine karşı bir tehdit oluşturmaya devam edeceğini biliyorlar. O yüzden, bazen aleyhlerine sonuç vereceğini ve önemli sarsıntı geçirmelerine neden olacağını bilmelerine rağmen belli aralıklarla savaş nöbetine giriyorlar.

Toprakları gasp edilmiş ve sürgüne maruz kalmış bir halkın özgürlük ve yurda dönüş mücadelesinin devam ettiği, devam etmek zorunda olduğu ortamda her zaman bulunması mümkün basit gerekçeleri işgal yönetimi bazen geniş çaplı saldırı ve operasyonun gerekçesi olarak kullanırken, bazen de gerekçeyi kendisi üretiyor. Gasp edilmiş haklarına ve işgal edilmiş vatanlarına yeniden kavuşmayı arzulayan halkın mücadelesine öncülük eden direniş güçlerine böyle saldırı ve savaş nöbetleriyle sarsıntı yaşattığını, kendilerini yeniden toparlayabilmeleri için uzun zamana ihtiyaç duyacakları şekilde onlara darbe vurduğunu, bu arada karşı duruş konusunda sahip oldukları imkân ve gücün boyutlarını ortaya çıkardığını düşünüyor.

İşgalci bu kez savaşı üç askerinin kaçırıldığı el-Halil başta olmak üzere Batı Yaka bölgesinden başlattı. Ancak bu bölgedeki savaşı ev baskınları ve geniş çaplı tutuklama kampanyası yürütme şeklinde oldu. Ne yazık ki Mahmut Abbas yönetiminin Filistin içindeki uzlaşıyı hiçe sayarak işgalciyle güvenlik işbirliği ihanetini sürdürmekte ısrarlı davranması Batı Yaka'da baskınların ve tutuklamaların önünü açtı.

Fazla zaman geçmeden bu bölgedeki tutuklama kampanyasına tamamen son verilmeksizin Gazze'yi hedefe yerleştiren hava saldırıları başlatıldı. Fakat bu kez 2008 sonunda başlatılarak 22 gün sürdürülen ve 14 Kasım 2012 tarihinde başlatılıp 8 gün sürdürülen savaşlar gibi geniş çaplı değil yıldırma ve korkutma amaçlı geniş zamana yayılmış bir saldırı planı yaptıkları intibaı vermeye çalışıyorlar. Bu amaçla bir yandan da yoğun bir psikolojik savaş yürütmek için karşı tarafı dize getirmeden ateşkese kolay yanaşma niyetinde olmadıkları mesajları içeren açıklamalarla tehdit etmeye çalışıyorlar.

İşgalcilerin "Sert Kaya" veya "Dik Yamaç" adını verdikleri bu son saldırıları için zaman olarak Ramazan'ın seçilmesinin, el-Halil'de üç askerin kaçırılması eyleminin de hemen Ramazan öncesinde gerçekleştirilmesi sebebiyle tesadüfi olduğunu sanmıyoruz. Bundan önce de bazı saldırılarda özellikle Ramazan'ın seçilmesini dikkate alırsak planlı olabileceğini söyleyebiliriz. Zamanlama Mavi Marmara'ya yönelik saldırıda yolcuların birçoğunun namazda olduğu sabah namazı vaktinin, yine el-Halil'deki Hz. İbrahim Camisi katliamında Ramazan'ın on beşi sabahı, namaz vaktinin ve tam da insanların secdeye gittiği anın seçilmesine benziyor.

2008 sonu başlatılan saldırıda da öncelikle camiler hedef alınıyor ve tam da namaz vakitleri seçiliyordu. O zaman camileri hedef alan saldırılarla Gazze'de elliden fazla cami tamamen veya kısmen imha edilmişti.

Siyonist saldırgan bu saldırısında ise özellikle aileleri toptan imha etmek amacıyla evleri ve ablukaya alınmış bölgenin içerideki gıda kaynaklarının da yok edilmesi amacıyla tarım alanlarını hedef alıyor. Bu konuda sergilediği vahşetin bazı ayrıntılarını inşallah müteakip yazımızda vereceğiz.

Aileleri İmha Yöntemi

11 Temmuz 2014 Cuma, Yeni Akit

Siyonist işgalci her savaş nöbetinde kendince bir yöntem geliştiriyor. Vahşette sınır tanımadığı ve bir savaş ahlâkı olmadığı için onun açısından önemli olan yıldırma, tehdit ve elde edeceği stratejik faydadır. Yerine göre Firavun'un İsrail oğullarına yaptığı gibi, "bu çocuklar büyüdüklerinde bizimle savaşacaklar, biz onları savaşabilecekleri yaşa gelmeden öldürelim" diyerek kundaktaki bebekleri ve oyun çağındaki çocukları hedef alıyor. Aksa intifadasında çok sayıda Filistinli bebek ve çocuğun öldürülmesinin sebebi bu yöntemdi. Bazen "bu adamların namazda dünyayla irtibatı kestikleri anı fırsat olarak değerlendirelim" diyerek ezandan kısa süre sonra bir camiyi hedef alıyor. 2008 sonu başlatılan saldırıda çok sayıda caminin namaz esnasında vurulmasının sebebi bu yöntemdi. Yerine göre çocukların gözünü korkutmak için kollarını ve bacaklarını kırıyor. "Kemik kıran Rabin" olarak tarihe geçmesine rağmen küresel derin güçlerin "Nobel barış ödülü"ne lâyık gördüğü İzak Rabin'in önerisiyle Birinci İntifada döneminde uygulanan kemik kırma yöntemiyle de yüzlerce Filistinli çocuğun kol ve bacakları kırıldı. Benim Amman'daki İslamî Hastane'de tedavi için getirilen Filistinli çocuklardan gördüklerim arasında sadece kol ve bacakları değil kafatası kemikleri de birkaç yerden kırılmış olanlar vardı.

Siyonist saldırgan "Sert Kaya Operasyonu" adını verdiği son saldırısında da özellikle aileleri toptan imha etmek amacıyla aile fertlerinin bir araya toplandığı anı ve mekânı belirleyerek üzerlerine füze atıyor. Bunun için bazen evde toplandıkları anda evlerini başlarına yıkıyor ve kadınıyla, çocuğuyla bütün aile efradını öldürüyor. Bazen tarlada birlikte ve yan yana çalıştıkları anı kollayıp yine çoluk çocuk demeden topluca katlediyor. Bazen bir araca toplandıkları veya bir sahil kenarında birlikte dinlendikleri vakti değerlendiriyor. Bu şekilde hedef alınacağı önceden haber alınan aileleri korumak amacıyla insanların kendilerini canlı kalkan yapmalarını ise vahşi siyonist kendi açısından daha iyi bir fırsat oluşması olarak gördüğünden canlı kalkan olmaya çalışan vicdan aktivistlerini de hedef almaktan çekinmiyor. O yüzden vahşi siyonistin "Sert Kaya Operasyonu" adını verdiği insanlık dışı saldırıyı başlattığı andan bu yana Gazze'de ölü sayısı genellikle teker teker değil beşer, onar artıyor. Ölenlerin de çoğunu kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. Saldırılarda yaralananların sayısı da çok ve onların da çoğunluğu kadınlar ve çocuklar. Ailelerin bütün fertlerinin en sık bir araya geldiği mekânlar evler olduğundan çok sayıda ev yıkıldı.

Gazze'nin güneyindeki Han Yunus'ta Kavari' ailesinin evinin hedef alınacağı bilgisi üzerine çevredeki kadınlar evin terasına çıkarak kendilerini canlı kalkan yapmak ve işgalcileri vazgeçmeye zorlamak istediler. Belki vahşi siyonistte, kendilerinin bu girişimleriyle insafa gelecek bir vicdan olmadığını onlar da tahmin ediyorlardı. Ama bir aile toptan yok edilirken kendileri seyirci olmak istemiyorlardı. O yüzden canlarını feda etme pahasına da olsa komşularına sahip çıkmak ve "ölsek de kalsak da beraberiz" mesajı vermek istiyorlardı. Vahşi siyonist, kadınların kendilerini canlı kalkan yapmasını önemsemedi ve hedefindeki evi yine füzeyle vurdu. İlk saldırıda en az yedi kişi hayatını kaybederken bazıları ağır onlarca kişi de yaralandı.

Gazze'nin kuzeyinde yer alan Beyt Hanun'da Hamid ailesinden altı kişi yine evlerinin başlarına yıkılması sonucu hayatını kaybetti. Bu bölgede bir aile de tarlada çalışırken toptan imha edildi. Gazze'nin ortalarındaki Şati Mülteci Kampı'nın sahilinde dinlenenlerin hedef alındığı katliamda da en az sekiz kişi şehit edildi.

Bütün bu saldırılar ve katliamlar vahşi siyonistin bir halka karşı toplu savaş verdiğini gözler önüne seriyor. Ama onun vahşette sınır tanımamasına rağmen Filistin direnişi işgalciyi zorluyor ve bu kez geçmiştekilerden daha büyük zorluklarla karşı karşıya olduğunu kendisi de itiraf etme ihtiyacı duyuyor. Bu konunun ayrıntılarına da inşallah müteakip yazımızda gireceğiz.

İşgalci Kafayı Yine Sert Kayaya Çarptı

12 Temmuz 2014 Cumartesi, Yeni Akit

Her ne kadar Filistin işgal altında ve siyonistlerin oradaki varlıkları gayri meşru olduğundan işgalcileri çıkarmak için savaşmak Filistinlilerin en meşru hakları ise de bazı zorunlu sebeplerden dolayı tercihleri değildir. O yüzden 14 Kasım 2012'de yine işgalcilerin saldırılarıyla başlatılan savaşta Filistin direnişinin şartlarının kabul ettirilmesiyle sağlanan ateşkesi siyonist saldırganların birçok kez ihlal etmesine rağmen Filistin direnişi hiçbir zaman öncelikle ihlal eden taraf olmadı. Sadece ihlallere karşılık verdi.

Fakat Filistin direnişinin saldırıları cevapsız bırakması ve tamamen sessiz kalması da beklenemez. Bunun Filistin halkına kazandıracağı bir şey de olmayacak, tam aksine daha büyük kayıplara neden olacaktır. Çünkü siyonist işgalcinin bir ahlâkî ölçüsü ve saldırganlıkta aşmayacağını garanti ettiği bir sınır mevcut değil. Onun için önemli olan galip gelmektir. Bunu başarabilmesi durumunda nihaî hedefi Filistinlilerin tümünü ölümle yurtlarını tamamen terk arasında bir tercihe mecbur etmektir. Böyle bir siyaset yürüttüğünde geçmişte olduğu gibi bugün de uluslararası emperyalizmden kendisine sunulan yardım ve destekte bir azalma olmayacağını, devlet protokülünde yer doldurmayan dosya hamallarının ağzıyla yapılan göstermelik kınama açıklamaları dışında bir tepkiyle de karşılaşmayacağını biliyor.

O yüzden direniş Filistin halkının ve onu temsil eden mücahitlerin meşru, haklı ve mümkün olan tek tercihleridir. Direniş konusunda farklı cihetlerden ve farklı niyetlerle yapılan eleştirilere cevabı başka zamana bırakarak şimdilik Filistin'de işgalcilerin son saldırılarına karşı gösterilen kararlılık ve direnişin onları zorlamasına dair bazı noktalara dikkat çekelim.

Aslında işgalci "siyonistin savaş nöbeti" başlıklı yazımızda zikrettiğimiz amaçlarından dolayı başlattığı bu son saldırısında kendi yahudi göçmenlerini daha büyük fedekârlıklara zorlayarak ciddi bir maceraya atladı. Endişeleri ise kendi vatandaşlarını zorlukları göğüslemeye, geçmişteki maceralara nispetle daha büyük fedakârlıklar göstermeye çağıran açıklamalarda çok belirgin bir şekilde dışa yansıyordu. Ama üst düzey komutanların ağzından yapılan açıklamalarla, gasp edilen Filistin topraklarına yerleştirilmiş göçmen yahudi toplumu böyle bir maceraya atlamaya mecbur olduklarına iknaya çalışıyorlardı.

Belki operasyonun adını "Sert Kaya" koymalarının sebebi budur. Çünkü Gazze'ye karşı 2008 sonunda ve Kasım 2012'de başlattıkları iki operasyonda kafalarını gayet sert kayaya çarpmışlardı. Bu kez işgalci göçmenlerin kafalarını öncekine nispetle daha sert bir kayaya hazırlamaları için böyle bir isimlendirme yapılmış olabilir. Dünya kamuoyuna verilmek istenen mesaj farklı olsa da!

İşgalci vahşette sınır tanımadığından savunmasız insanların evlerini başlarına yıkarak, tarlada çalıştıkları, araca bindikleri veya sahilde dinlendikleri sırada aileleri toptan yok ederek katliamlar yaptıysa da bu kez kafayı daha sert kayaya çarptığını gördü. Çünkü direniş bu kez daha tecrübeli ve daha hazırlıklıydı. Geliştirdiği füzeler artık çok daha uzun mesafelere ulaştığı gibi apaçi helikopterlerini ve biraz alçak uçuş yapan uçakları vurabiliyordu.

O yüzden işgalci ilk kez uluslararası Ben Gurion Havaalanı'nı füze atışlarının yoğunlaştığı sırada uçuşlara kapatmak zorunda kalıyordu. Yine ilk kez ABD, Tel Aviv'deki büyükelçilik binasında güvenlik gerekçesiyle çalışmaları durduruyordu. Filistinlilerin füzeleri ise işgalcinin başkenti diye tanınan Tel Aviv'i ve katil canavarın adında geçen Netanya'yı aşarak sahilde en kuzeydeki şehir ve önemli turistik merkez olan Hayfa'ya ulaşıyordu. Nakab'da, yakınında büyük bir nükleer santral bulunması sebebiyle en riskli nokta kabul edilen Dimona şehrinin göbeğine düşen roketler olmuştu. Kudüs'te işgal parlamentosu Knesset'in kapısına yaklaşmıştı. Bu ise artık "İsrail" diye tanımlanan her yerin direniş füzelerinin kapsama alanına girdiğini gösteriyordu.

İşgalcinin "Sert Kaya" macerasına girmesinin amaçlarından biri de demir kubbesini test etmekti. O da bizzat işgalcilerin açıklamalarına göre sadece beş füzeden birini imha edebilmişti. Bu ise o projeyi ve ona harcanan yüz milyonlarca doları çöpe atmak anlamına geliyordu.

Sisi'nin Ateşkes Numarası

17 Temmuz 2014 Perşembe, Yeni Akit

Kendi halklarıyla bir türlü ateşkes sağlayamayan Arap diktatörler siyonist işgalin saldırıları karşısında "güya" ateşkesçi oluyorlar. Fakat ne hikmetse ateşkes önerilerini, işgalci saldırganların Filistin halkını epey bir hırpalamasından, bayağı yıkım ve tahribat yapmasından sonra ve işgal güçlerinin de direniş karşısında zorlanmasından, kendi yahudi göçmen toplumundan gelen tepkiler karşısında köşeye sıkışmasından sonra gündeme getiriyorlar.

Mısır cuntası işgalcilerin Gazze'ye saldırılarında Mısır sahasına da rahatça girmelerine, özellikle Rafah ve Han Yunus bölgelerine yönelik saldırılarında Mısır cephesini de kullanmalarına imkân sağlamak amacıyla sınıra yakın bölgelerdeki askerlerini ani bir şekilde çekerek bölgedeki asker sayısını sadece gözetleme kulelerini ve kapıları kontrol etmeye yetecek sayıya düşürmüştü.

İşgal rejiminin Gazze'ye son saldırıyı gerçekleştirmesinde Sisi cuntasının tutumunun birinci derecede rol oynadığı biliniyor. Çünkü işgalci Filistin direnişinin Kasım 2012 zaferinde Muhammed Mursi'nin sağladığı lojistik desteğin büyük rolü olduğunu şimdi ise bu ülkede şartların tamamen kendi lehine değiştiğini düşünüyordu. Üstelik cunta Gazze'ye zorunlu ihtiyaç maddelerinin ulaştırılmasında kullanılan tünellerin tümünü kapatmıştı. 2012'de işgal güçlerinin saldırıları karşısında Rafah kapısını şartsız ve sürekli açık tutan Mursi'nin yerinde bu kez kendi talimatları olmadan kapıyı açmayacaklarına inandıkları diktatör Sisi vardı.

Nitekim işgalcinin düşündüğüne ters bir gelişme olmadı. Rafah kapısını ara sıra göstermelik açan ama geçişleri çok sınırlı tutan, yaralıların Mısır tarafına naklini, Gazze'de tükenen tıbbi malzeme ve ilaçların içeri sokulmasını büyük ölçüde engelleyen Sisi, siyonist ağalarından talimat geldiği zaman da kapatıyordu.

Böyle büyük ihanetler içindeki Sisi, işgalcinin direniş karşısında zorlanmaya başladığını görünce ise yine bir sinsilik yaparak güya ateşkesçi oluverdi ve 15 Temmuz Salı sabahı 06.00'dan itibaren saldırıların karşılıklı durdurulmasını isteyen bir ateşkes planını kamuoyuna açıkladı. İlginçtir ki planını kamuoyuna açıklarken ve siyonist dostlarına gönderirken Filistin tarafına doğrudan iletme zahmetinde bulunmaya bile gerek görmemişti. Filistinlilerin, açık artırma ilanlarını takip eden emlakçılar gibi basından takip etmesini bekliyordu.

İlginç olan bir şey de daha iki gün önce "ateşkes gündemimizde yok; saldırıları bütün şiddetiyle sürdüreceğiz" diye açıklamalar yapan siyonist başbakanın, Güvenlik Kabinesi adını verdiği birkaç bakanlık heyetini Salı sabahı henüz ortalık aydınlanmadan, diktatör Sisi'nin ateşkes başlangıcı için sunduğu saat girmeden toplayıp öneriyi kabul kararı çıkartmasıydı.

Fakat işgal güçleri başbakanlarının başkanlığında toplanan Güvenlik Kabinesi'nin Mısır'ın ateşkes önerisini kabul kararı aldığından hiç haberleri olmamış gibi saldırıları kesintisiz ve üstelik özellikle evleri imha, aileleri toptan yok etme stratejilerine ağırlık vererek sürdürüyorlardı.

Her gün "kara harekâtını başlattık, başlatıyoruz, hükümetimiz toplandı ve kara harekâtını artık başlatma kararı aldı; ateşkes gündemimizde yok, saldırılar bütün şiddetiyle sürecek" diye tehdit açıklamaları yapan ve saldırılarında sadece direnişi değil bütün bir halkı hedefe yerleştiren, dolayısıyla nihai hedefi bu halkı kesin boyun eğmeye zorlamak olan işgalci eğer ki kendini köşeye sıkıştıran sebepler olmasaydı sabahın köründe, ortalık aydınlanmaya başlamadan Güvenlik Kabinesi'ni toplayıp ateşkes önerisini kabul kararı alır mıydı?

Sisi'nin devreye sokulması ise işgalcinin, Kasım 2012'de olduğu gibi ateşkesi isteyen değil kabul eden taraf olması içindi. Çünkü isteyen taraf olduğunda yine direnişin şartlarını kabul etmek zorunda kalacaktı. Ama bu kez Sisi vasıtasıyla kendi şartlarını kabul ettirmeyi amaçlıyordu. Direnişin şartları kabul etmemesi durumunda ise bunu insanların evlerini daha fazla yıkmak, daha çok sivil kalabalıkları hedef almak için kullanacaktı. Böyle bir vahşete yönelebilecek tepkilere ve kendi halkından gelebilecek "niye bizi hâlâ sığınaklarda yaşamaya zorluyorsun?" sorusuna "Bakın biz ateşkese razı olduk, Filistin tarafı reddetti. Bedelini de ödeyecekler" cevabı verecekti.

Direnişe Yöneltilen Eleştiriler

18 Temmuz 2014 Cuma, Yeni Akit

Filistin'de gayri meşru işgali sürdürmek için savaşı ve şiddeti geçerli tek yol olarak gören siyonistin vahşette sınır tanımayan saldırıları sürerken buna karşı meşru haklarını ve izzetlerini korumak isteyenlerin sergiledikleri direnişe de farklı yönlerden eleştiriler oluyor.

Bunlardan bazıları tamamen siyonist işgalcinin penceresinden bakan ve onu haklı, zulme karşı dik duranı ise suçlu çıkarmayı amaçlayan türdendir. Dolayısıyla bu tür eleştirileri cevaba lâyık görmüyoruz. Çünkü amacı meşru hakları ve izzetleri için mücadele edenlerin üzerine işgalci saldırganın füzelerine "paralel" iftira füzeleri atmaktır. Onlar düşmanın safında yer aldıklarından attıkları karalama füzeleriyle de direnişi yaralamayı amaçlıyorlar. Yani taşıdıkları niyet ve vurdukları hedef siyonist katillerinkinden farklı değil. Vereceğiniz cevap da zaten asla ikna edici olamaz. Çünkü ruh dünyalarında işgalci saldırganı haklı ve zulme direneni suçlu çıkarma ön yargısına kendilerini kilitlemişlerdir.

Cevaplarımız sadece maksadı ıslah olan yahut bazı hususların yeterince aydınlığa kavuşturulamaması sebebiyle zihinlerde oluşan tereddütlerden kaynaklanan iyi niyetli eleştirilere olacaktır. O yüzden eleştiri sahiplerinin amacımızın eksik kalan ve yetersiz anlaşılan hususların aydınlığa kavuşturulması olduğunu bilmeleri ve cevaplarımızı dikkate almaları gerekir.

Eleştirilerin birçoğu güçler arasındaki büyük dengesizliğe rağmen Filistin tarafının neden silaha başvurduğu konusunda yoğunlaşıyor. Burada öncelikle şunu hatırlatalım ki daha önce de dile getirdiğimiz üzere vatanı işgal edilmiş olduğundan meşru hakkı olmasına rağmen savaş ve silahlı çatışma Filistin tarafının tercihi değildir. Bunun birinci sebebi de zaten güçler arasındaki bu büyük dengesizliktir.

Ama unutmamak gerekir ki sizi çekinceye yönelten sebep karşınızdaki düşmanı da cüretkârlığa yöneltiyor. Bu kez gayri meşru hâkimiyetini sürdürmesinin sadece silahın gücüyle ve saldırıyla mümkün olabileceğini düşünen işgalci düşman saldırmak istediğinde yerine göre gerekçeyi kendisi üretiyor ve yine saldırıyor.

İşgale karşı en geniş çaplı kitlesel mücadele olan birinci intifadadan bu yana tüm çatışmaları gözden geçirelim. Sürekli zulme maruz kalan olmasına rağmen hiçbirinde fitili çeken Filistin tarafı olmadı. 8 Aralık 1987'de patlak veren intifadada fitili çeken olay bir işgalcinin araç bekleyen Filistinli işçilerin üzerine kasten kamyon sürüp sekiz işçiyi vahşice öldürmesi oldu. Buna tepkisiz kalmanın kazandıracağı bir şey yoktu. Çünkü nihaî hedefi tüm Filistinlileri yurdundan çıkarmak olan işgalcinin planında bu tür vahşi saldırıları güncelleştirmek vardı. Onu geri adım atmaya zorlayan halkın kitlesel mücadelesi oldu. Ama güçler arası dengesizlik elbetteki onur ve hak mücadelesi vermeye mecbur Filistinliyi daha fazla bedel ödemek zorunda bırakacaktı ve halkın özgürlük davasına öncülük edenler de bunu tahmin etmiyor değillerdi. Fakat böyle bir mücadele seçeneğini seçmemeleri durumunda önlerinde sadece iki seçenek kalmış olacaktı: Ölüm veya tüm meşru haklarından vazgeçtiğini ve siyonist işgali zımnen de olsa kabullendiğini ima ederek kendi halklarına bile zerre kadar insaf etmeyen, zulümde siyoniste kök söktüren Arap diktatörlerin insafına sığınmak. Ağır bedel ödeme pahasına da olsa bu üç seçenekten kararlı mücadeleyi seçmek en isabetli ve izzetini korumak için en uygun tercihti.

29 Eylül 2000'de patlak veren Aksa İntifadası'nda da fitili çeken Filistin tarafı olmadı. Sabra ve Şatilla katliamını planlamasından dolayı "Beyrut kasabı" diye tarihe geçen Ariel Şaron'un arkasına kalabalık işgalci sürüsü toplayarak Mescidi Aksa'yı basması oldu. Filistin halkının bu baskına sessiz kalmasının varacağı sonuç ise Mescidi Aksa'nın yıkılması veya yahudi mabedine dönüştürülmesi olacaktı. Çünkü işgalci amacının bu olduğunu açıkça ortaya koymuştu. Ama Filistinli Müslüman ağır bedel ödeme pahasına da olsa vahşi kasabın karşısına çıkıp İslam'ın ilk kıblesini, üç harem mescitten birini onurla savundu. Bizim bu insanları "boyunuzdan büyük işlere girişiyorsunuz" diye eleştirmek yerine, "biz ümmet olarak bir şey yapamadık, siz büyük fedakârlıkla orada ümmetin onurunu savundunuz" diyerek kutlamamamız gerekmez mi?

Kara Harekâtı Taktiği İşgalciye Yaramadı

19 Temmuz 2014 Cumartesi, Yeni Akit

Direnişe yönelik eleştirileri cevaplandırmaya devam edeceğiz inşallah. Ancak bugün gündemdeki ve öncelikli bir konuyu ele almamız gerektiğinden eleştiriler konusunu şimdilik erteliyoruz.

Siyonist başbakan Netanyahu'nun askerlerini korkutan tünelleri imha amacıyla Gazze'ye dar kapsamlı kara operasyonu başlatılması kararı alındığı açıklamasından sonra bazı yerlerde tanklarla saldırı görüntülerinin yayınlanması üzerine hemen bizim medyamızın da "Gazze'ye kara harekâtı başladı" yaygarası koparmaları işgalci saldırganlık karşısında hâlâ rehavet hali taşıyan toplulukları harekete geçirmede faydalı olduysa da bir yandan da siyonist işgalcinin psikolojik savaş taktiğinde kullandığı tuzağa balıklama dalındı.

Filistin direnişinin Perşembe sabahı, işgalcilere karşı yerin altına kazdığı tünellerden birini kullanarak Sofa askerî üssüne girip işgalci askerleri hedef alması üzerine siyonist başbakan, kendi askeri güçlerine karşı tehdit oluşturan bu tünelleri imha amacıyla dar kapsamlı bir kara harekâtı başlatılması kararı alındığını duyurdu. Ardından gece karanlığında çekilen ve bazı noktalarda tanklarla saldırı düzenlenmesini, askerî üslerdeki yığılmaları ve bazı yerlerde küçük çaplı ilerlemeleri "kara harekâtı" diye yansıtarak psikolojik savaş taktiği uyguladı. Siyonist başbakan açıklamasında aynı zamanda operasyonun amacına ulaşıncaya kadar süreceğini iddia etti. Kastettiği amaç ise askerlerine sürekli ölüm korkusu yaşatan tünellerin tamamen imha edilmesiydi.

Bu konuda öncelikle şunu ifade edelim ki kara harekâtıyla karadan saldırılar aynı şey değildir. Karadan saldırılar Gazze'yle 1948'de işgal edilmiş bölgeyi ayıran sınırın ötesinden tanklarla ve toplarla ve uzun menzilli silahlarla yapılanlardır ve işgalcinin Gazze'ye son vahşi saldırıyı başlattığı günden beri sürdürülüyor. Yani Netanyahu'nun belirttiğimiz açıklamasını yapmasıyla başlamış değil. Medya sanki bu saldırılar "kara harekâtı" yaygarasının koparılmasından sonra başlatılmış gibi hadiseyi yansıtmakla ne yazık ki burada da işgalcinin yaydığı haberleri, onun stratejik oyunları açısından bir değerlendirmeye tabi tutmadan aynen vermekle yanılmış ve psikolojik savaş taktiklerine alet olmuştur.

Kara harekatı kararı alındığı açıklamasını siyonist başbakan ilk kez yapmıyordu. Ondan önce de defalarca Güvenlik Kabinesi'nin kara harekâtı kararı aldığı yönünde açıklamaları oldu. Bu amaçla dünyanın neresinde yaşıyor olursa olsun kendini "yahudi" gören herkesi kendi yedek askeri sayan İsrail'in farklı ülkelerdeki yedi bin yedek askerin göreve çağrıldığını açıklamıştı. Sonra göreve çağrılan yedek asker sayısı on sekiz bin oldu. Buna rağmen daha önce kapsamlı kara harekâtından söz eden işgalci bu kez üslubu değiştirerek "dar kapsamlı" harekattan söz etmeye başlamıştı. Çünkü aslında askerlerinin buna moral yönden hazır olmadıklarını bildiği için bazı noktalardan yapacağı ve daha önce benzerlerini defalarca gerçekleştirdiği saldırıların görüntülerini kullanma ve bunu da "dar kapsamlı kara harekâtı" olarak tanımlama niyetindeydi.

Netanyahu'nun sözünü ettiği amaca ulaşmaya kalkışmasının ise askerlerini adeta ölüm çukurlarının içine itmek anlamına geleceğini, Sofa eyleminden sonra tespit edilen bir tünelin imhası için görevlendirilen askerlerin tünele yerleştirilen bombanın uzaktan kumandalı patlatılması üzerine darmadağın olmalarının ve en az birkaç askerlerinin ciddi şekilde yaralanmasının ardından çok iyi anlamıştı.

Zaten işgalci saldırganı kara harekâtı konusunda sürekli tereddüde yönelten de bu tünellerdir. O engeli ortadan kaldıracak olsa Gazze'nin tümünü işgal fırsatını hiç kaçırır mı? O zaman niye planladığı harekatı "dar kapsamlı" olarak isimlendirsin? Sofa askerî üssüne baskın düzenlenmesinden sonra kendilerini adeta ölüm tarlaları üstünde yaşıyormuş gibi hisseden askerlerle bu amaca doğru ilerlemenin kolay olmayacağını Netanyahu da biliyor.

Zaten 2012 saldırısında işgalciyi direnişin tüm şartlarını kabul ederek ateşkese razı olmaya zorlayan da bu tüneller değil miydi? Şimdi ise ayaklarının altında o zaman imha etme cesareti gösteremedikleri tünellerin kat kat fazlasının bulunduğunu biliyorlar. Üstelik nerede nasıl bir tünel bulunduğuna dair ellerinde harita yok. İmha etmeye kalkışırken patlayacak bombaların ve karşılarına çıkacak mücahitlerin saldırganları 2012'dekinden çok daha kötü bir ölüm paniğine sevk edeceğini gözden uzak tutacaklarını sanmıyoruz.

Sabra ve Şatilla'dan Şucaiyye ve Huzaa'ya

24 Temmuz 2014 Perşembe, Yeni Akit

Siyonist katillerin gerçekleştirdiği vahşi katliamları burada sıralamamız mümkün değil. Fakat üzerinde düşünülmesi gereken onların katliamlarda başvurdukları yöntem ve uygulamalarda ne kadar vahşi, kahpe ve hunhar olduklarının görülmesine rağmen hâlâ gerçek kimliklerinin görülmemesi, masum insanları topluca imha amaçlı vahşi saldırılarını güya savaş stratejisi açısından ele alan içi boş değerlendirmeler yapılmasıdır.

Oysa siyonist katiller insanlıktan tamamen çıkmış, hiçbir ahlâkî kural tanımayan, savaş ahlâkı diye bir şeylerinin olması imkânsız vahşi canavarlardır. Böylelerine ormanların canavarları arasında rastlamak mümkün değildir. Çünkü onlar kendilerini bir yerde dizginlerler. Siyonist canavarlar ise güçlü olduklarına inandıkları yerde yapmaları mümkün olan her şeyi kendilerine caiz görürler.

"Anneleri öldürün ki terörist doğurmasınlar" sözünü bir siyonist kadın milletvekilinin söylemesine bakmayın. Bu tüm siyonist canavarların ortak zihniyetidir. "Hamile kadını öldürürseniz aynı anda iki kişiyi öldürmüş olursunuz" sözü de sadece birine değil hepsine yön veren anlayışı yansıtır. "Filistinli kadınlara tecavüz caydırıcı olabilir" fikri de siyonistlerin ilk kez gündeme getirdikleri bir formül değil. Sabra ve Şatilla katliamlarının sorumlusu olan ve yıllarca komada kaldıktan sonra katlettiği yüzlerce çocuğun hesabını vereceği ebedî âleme intikal eden "Beyrut kasabı" da aynı formülü gündeme getirmişti. Onları durduran da riayet ettikleri bir kurallarının olması değil böyle bir yönteme başvurulmasının kendilerine yansımasının nasıl olacağını kestirememeleridir.

Kestirememelerinin sebebi de, bunca katliama girişirken önlerini açan ihanet yönetimlerinin ve açıktan destek veren emperyalist güçlerin bir yerde kendilerini durduracaklarından çekinmeleri değil onların durdurduğu kitlelerde ortaya çıkması muhtemel galeyandır. Her şeye rağmen katillerin bu cüreti gösterebilmelerinde Müslüman toplumların duyarlılıklarının epey törpülenmiş olmasının payı olduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz.

Şucaiyye, Gazze'nin orta bölgesinde Gazze şehrinin doğusunda yer alır ve bölgenin nüfusça en yoğun semtidir. Burada yaşayanların çoğunluğu da 1948'de işgal edilmiş bölgeden çıkarılmış mülteci ailelere mensuptur. Huzaa da güneyde Han Yunus'un doğusunda sınıra yakın mevkide yer alır.

İşgalci siyonist Gazze'nin içine girmeyi planladığı kara harekâtında kuzeyde Beyti Hanun beldesine yakın noktaları orta kesimde Şucaiyye'nin doğusunu güneyde de Han Yunus kasabasının doğusundaki noktaları kullanmayı planlamıştı. Fakat direniş her üç bölgede de saldırganlara ağır darbeler vurdu ve sınırdan bir adım dahi içeri giremediler. Bunun üzerine tam sınıra yerleştirdikleri tanklarla, toplarla ve keskin nişancıların eline verdikleri uzun menzilli silahlarla katliamlar gerçekleştirmeye başladılar.

19 Temmuz Cumartesi akşamı başlatılan ve Pazar günü de kesintisiz sürdürülen Şucaiyye katliamı, Deir Yasin'de hamile kadının karnını yararak bebeğini bıçaklayan, Sabra ve Şatilla'da anneleri kucaklarındaki bebekleriyle katleden, el-Halil'de insanların secdeye vardığı sırada üzerlerine mermi yağdıran, Kana'da BM sığınağına toplanan insanları "bu kadar kalabalığı bir arada bulmuşken kaçırmayalım" diye topluca katleden siyonist vahşetin hiç değişmediğini, değişmesinin de mümkün olmadığını bir kez daha gösterdi.

Katiller, insanlara vurulacağı uyarısıyla evlerini boşaltmaları talebinde bulunan mesajlar gönderiyor, onlar boşaltmak için sokaklara çıktıklarında da arkadan ateş ederek sokağın ortasında vahşice katlediyorlardı. Sergiledikleri bu tutum aslında uyarı mesajı gönderme işinin de insanları daha rahat öldürebilmek için ortaya çıkmalarını sağlama amacına yönelik kahpelik olduğunu gözler önüne serdi. Sağlık ekiplerinin yaralılara ulaşmasını engellemek amacıyla ambulansları harekete geçtiğini gördükleri an vurdular.

Aynı vahşeti, aynı insanlık dışı tutumu dün (23 Temmuz) de güneyde Huzaa beldesinde tekrar ettiler.

Şucaiyye ve Huzaa'da gerçekleştirilen katliamlar siyonist vahşetin Gazze'de tekrar ettiği yeni Sabra ve Şatilla katliamlarıdır.

Sisi ile Netanyahu'nun Ortak Savaşı

25 Temmuz 2014 Cuma, Yeni Akit

Siyonist başbakan Netanyahu savaşa sadece kendi ordusuna ve istihbaratına güvenerek girmedi. Çünkü Kasım 2012'deki savaşta direniş ona ağır ders vermişti. Fakat direnişin o zamanki zaferinde Muhammed Mursi yönetiminin önemli rolü olduğuna inanıyordu. Dolayısıyla Mısır'daki şartların kendi lehine dönmesiyle iyi bir fırsat ortaya çıktığını ve bu fırsatın değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyordu.

Mısır cuntası Filistin'deki direnişe, özellikle de İslâmî Direniş Hareketi (Hamas)'a karşı savaşını işgal yönetiminden çok önce başlatmıştı. Bu amaçla hizmetindeki medya vasıtasıyla yoğun bir iftira kampanyası yürütüyordu. Fakat savaşı sadece, çoğu tamamen akla ve mantığa ters yalanlara, iftiralara dayalı karalamadan ibaret değildi. Siyasi ve stratejik açıdan da yoğun bir engelleme ve zorlaştırma çalışmaları yürütüyordu.

Sisi'nin Gazze'ye yönelik savaşının en önemli boyutunu ise bölgeyi çok sıkı kıskaca alma amaçlı uygulamalar oluşturuyordu. Bu amaçla başta Gazze'nin hayat damarları sayılan tünellerin tamamını ortaya çıkarıp imha etmek için yoğun çalışma yaptı. Tünelleri imha için içlerine zehirli gaz veya kimyasal içerikli su sıkma gibi son derece vahşi yöntemlere başvurmaktan çekinmedi. Üstelik önceden uyarı yapmaksızın bu vahşi uygulamalara başvurduğundan bazı tünellerde korkunç bir şekilde can verenler oldu.

İşgalci siyonist saldırı başlatmak için son aşamaya geldiğinde Sina tarafındaki askerlerini azaltarak işgalcilerin buranın hava sahasını rahatça kullanmalarına müsait ortam oluşturdu.

Siyonist saldırganların Filistinlilere yönelik saldırılarını kolaylaştırmak için şartları hazırlarken her taraftan kuşatmaya alınan ve üstüne ateş yağdırılan Gazze halkının dünyaya açılan tek kapısı olan Rafah sınır kapısını çoğunlukla kapalı tuttu. Bazı zamanlarda açacağını duyurup insanların geçiş için toplanmalarına sebep olurken açmayarak psikolojik işkence yaptı. Tıpkı siyonist işgalcilerin Filistinli tutsakların ailelerine çocuklarını ziyaret imkânı vereceğini bildirerek cezaevlerinin kapılarına toplanmalarına sebep olduktan sonra ziyaret kararını iptal ettiğini bildirerek psikolojik işkence yapması gibi.

Diktatör Sisi kapıyı açma kararını uyguladığı zaman da genellikle beş saatliğine açacağını bildiriyor. Fakat bunun iki saati prosedür işlemleri için kullanılıyor. İki saati de alınan belgelerle ilgili resmi işlemlerin tamamlanmasına ayrılıyor. Dolayısıyla kapı aktif olarak sadece bir saat kullanılıyor.

Mısır'ın yeni Firavun'u sadece işgalcilerin saldırılarında yaralananların tedavi için Mısır tarafına geçirilmelerini engellemek amacıyla Rafah kapısını kapalı tutmakla kalmıyor. Bu insanların Gazze içinde tedavi edilebilmeleri için gönderilen ilaçların ve tıbbi malzemelerin içeri sokulmasına da engel oluyor.

Bu konuda da çok çeşitli eziyet ve tabir yerindeyse kazıklama yöntemleri geliştirmiş. Ülke dışından getirilenleri çoğunlukla içeri sokmayarak yardım etmek isteyenlerin gönderecekleri ilaç ve malzemeleri Mısır'daki bayilerden almalarını şart koşuyor. Bunun için de siparişleri yazılı alıyor. Ama gönderilen paketlerden hiç ilgisi olmayan ilaç ve malzemeler çıkıyor. Örneğin bu sıralarda Gazze'de anestezi malzemeleri ve cilt yaralanmaları tedavisi için kullanılacak ilaçlara birinci derece ihtiyaç duyulduğu için bu kategoriye girenler sipariş ediliyor. Paketlerden doğum kontrol hapına varıncaya kadar ilgisi olmayan garip ilaçlar çıkabiliyor. Hatta bazılarının kullanım tarihleri de geçmiş oluyor.

Bazı yardım konvoyları ısrarlı mücadelelerle yardım malzemelerini Mısır'a sokmayı başarıyorlar. Onların da tam Rafah sınır kapısına kadar gelmelerine imkân tanırken orada durduruyor. İçeri girmelerini engelliyor. Orada kendilerine işkence ediyor. Örneğin geçtiğimiz günlerde Avrupa'daki Filistinli Doktorlar Birliği'nin gönderdiği konvoyda bulunan doktorlar istihbarat raporlarına varıncaya kadar kendilerinden istenen tüm belgeleri çıkarttıkları halde Rafah kapısından geçmelerine izin verilmedi.

Bundan dolayıdır ki İsrail'in 10. Kanal televizyonu Sisi hakkında çok anlamlı bir söz söyledi: "Biz Başkan Sisi'nin sadece İsrail dostu olduğunu ve siyonizmi benimsediğini sanıyorduk. Anlaşıldığı kadarıyla o aynı zamanda Yahudi Evi Partisi'ne katılmış."

BM Okuluna Sığının Sizi Vursunlar!

26 Temmuz 2014 Cumartesi, Yeni Akit

Bosna-Hersek'teki Srebrenitza katliamı zihinlerden silinmiş değil. Ancak çoğunluğu kadın ve çocuk sekiz bin insanın katledildiği bu korkunç katliamın en önemli özelliği BM'nin güvenli bölge ilan ettiği ve Barış Gücü askerleri tarafından korumaya alınan sığınakta gerçekleştirilmiş olmasıydı. BM askerleri güvenli alanı korumamakla Sırp militanların bu kadar insanı bir arada bularak böylesine korkunç bir katliam gerçekleştirmelerine imkân verdiler.

Ama BM'nin, savunmasız ve silahsız insanlara canlarını güvenceye almaları için sığınak göstermesinden sonra onları katillere yem ettiği yer sadece Srebrenitza olmadı. Filistinlilere karşı bunu çokça yaptı.

18 Nisan 1996'da siyonist işgalcilerin uçakları Güney Lübnan semasında uçmaya başlayınca bu bölgedeki Kana mülteci kampında yaşayan Filistinli mülteciler BM tarafından gösterilen sığınağa toplandılar. İşgalci siyonistler de adeta onların toplanmalarını bekliyormuş gibi kalabalığın oluştuğunu görünce tam da sığınağı hedef alarak 35'i çocuk 108 kişiyi öldürdü. Mavi Marmara'daki Filistinli yol arkadaşlarımızdan birinin ailesi bu katliamda tamamen yok edilmişti. Eşi ve 7 çocuğu öldürülmüştü.

İşgalci siyonistlerin BM sığınaklarını, insanları topluca imha etmek için iyi hedef olarak gördükleri saldırılar 2009'da Ehud Olmert yönetiminde gerçekleştirilen Dökme Kurşun operasyonunda da oldu.

24 Temmuz Perşembe günü de Gazze'nin kuzeyinde sınıra yakın bölgede Beyti Hanun'da yer alan ve BM tarafından sığınak olarak gösterilen UNRWA okulu böyle bir saldırıya maruz kaldı. Çoğunluğu kadın ve çocuk 300 sığınmacının bulunduğu okulda 15 kişi hunharca katledilirken, 150 kişi de yaralandı.

Siyonist vahşinin önceki saldırılarda kullandığı "yanlışlık" gerekçesinin bu kez herhangi bir geçerliliğinin olması mümkün değildi. Çünkü saldırı karadan toplarla gerçekleştirilmişti ve saldırganlar okulu görüyor, savunmasız sivillerin sığındığı UNRWA okulu olduğunu biliyorlardı. Üstelik saldırıda, düştükten sonra etraftaki insanları hedef alan parçalar yayan adeta onları bulup öldüren veya derilerinde tehlikeli yanıklar oluşturan top mermileri kullanılmıştı. Bu nitelikte patlayıcılarla 15 kişi öldürülürken, kendilerine ilaç ve tıbbî malzeme gitmemesi için sıkı abluka altında tutulan 150 insan da yaralanmıştı.

Yorumcular, işgalci siyonistlerin BM tarafından sığınak olarak gösterilen bir okulu vurma cüreti gösterebilmesinde daha önce benzer sığınakları vurmasının cezasız kalmasının büyük rol oynadığını dile getirdiler. Bu doğru olmakla birlikte, BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon bu kez siyonist canavara, böyle bir saldırı gerçekleştirmesi için adeta hedef gösterdi; "gelin vurun" mesajı verdi. Çünkü, güya kalıcı ateşkes görüşmeleri için gerçekleştirdiğini iddia ettiği ziyaret esnasında bazı BM okullarında silah depolandığı iddiasında bulunması Netanyahu'ya "savunmasız sivillerin sığınması için sığınak olarak gösterdiğimiz okulları da vurabilirsiniz" mesajı vermesi anlamına geliyordu. Zaten saldırının açıklamanın hemen ardından yapılması da Netanyahu denen canavarın mesajı aldığını gösterdi. Dolayısıyla bu saldırı siyonist başbakanın tek başına değil Ban Ki-moon ile birlikte planladığı bir saldırıdır. Böyle bir kirli oyunda, böyle bir vahşette parmağı olan adamın ateşkes, barış konusunda söylediklerinde samimi olması mümkün müdür?

O canavara böyle bir işaret verilir de kullanmaz mı? Kanla beslenen o canavar bir yerde insanların toplu halde bulunduklarını gördüğünde iştahı kabarıyor. BM'nin sığınak olarak gösterdiği yerler de iştahını en çok kabartan mekânlardır.

Bu saldırı BM tarafından güvenli yer ve sığınak olarak gösterilen UNRWA okullarının aslında güvenli olmadığını bir kez daha ortaya koydu. Ama ne yazık ki ateş yağmurunun altında kalan ve tüm uluslararası emperyalist güçlerin üstlerine çullandığı o zavallı insanlar da kendilerini güvencede hissettikleri için değil yılana sarılmaktan başka bir seçenekleri kalmadığı için UNRWA okullarına sığınıyorlar.

Beyti Hanun'daki UNRWA okuluna yapılan saldırı çağdaş emperyalizmin kirli yüzünü ve savaşın sadece siyonist işgalciler tarafından değil mazlumlar karşısında ittifak kurmuş zulüm güçleri tarafından birlikte yürütüldüğünü çok açık bir şekilde gösterdi.

Vahşetin Dozunu Artırmanın Amacı

31 Temmuz 2014 Perşembe, Yeni Akit

Siyonist katiller son günlerde vahşetin dozunu iyice artırdılar. Saldırıları başlatırken olduğu gibi dozunu artırırken de böylesine cüretkâr davranabilmeleri tabii ki sadece kendi güçlerine dayanmıyor. ABD başta olmak üzere çağdaş emperyalist güçlerin arsız desteğinin yanı sıra İslâm âleminin duyarsızlığının hatta hâkimiyetlerini sürdürebilmek için ihanetin her çeşidini kullanan dikta rejimlerinin katil siyonistleri değil onlara engel olmak için büyük fedakârlıkları göze alan direnişi mahkûm etmelerinin büyük payı var.

Fakat son günlerde vahşetin dozunu iyice artırmalarının ve insanları sık sık gruplar halinde, çocukları parkta eğlenirken kasten hedef alarak topluca katletmelerinin, aileleri toptan yok etmek için evleri daha şiddetli bombalarla yerle bir etmelerinin sebebi direniş karşısında iyice sıkışmış olmalarıdır.

Aslında askerlerinin direniş karşısında zorlanabileceğini ve kayıp vereceklerini baştan tahmin ediyorlardı. Ama askerlerine değer verdikleri için değil bunun toplumda neden olabileceği tepkilerden endişe duydukları için bir strateji geliştirdi ve medyaya asker kayıplarını yetkililerden izin çıkmadan duyurmamaları talimatı gönderdiler. Yaptıkları sıkı denetime ve kayıpların yarıdan fazlasını gizlemelerine rağmen açıklamak zorunda kaldıklarının bile ciddi sıkıntıya neden olduğunu ve olayların devamının "füzelerden kurtulmak istiyorsanız sabretmek zorundasınız" mesajlarının etkisini kaybetmesine neden olacağını düşündüler. Çünkü sadece asker kaybı değil sürekli panik havası, dünyaya parayla hükmettiğini düşünen siyonistin birçok sektöründe hayatın durma noktasına gelmesi bir süre sonra tahammülü imkânsız hale getirecekti.

O yüzden işgal yönetimi Netanyahu'nun 2012'de yaptığı gibi direnişin şartlarını kabul ederek ateşkese razı olma yerine Ehud Olmert'in 2009'da başvurduğu taktiğe başvurarak işini bitirdiğini ve kendi açısından amaçladığını gerçekleştirdiğini ileri sürerek sahadan çekilmeyi planladı. Olmert de başlangıçta Gazze'yi tamamen işgal etmeyi ve Hamas'tan alıp Ramallah'taki yönetime teslim etmeyi planladığını söylemişti. Ama 22 gün süren saldırılarında fosfor bombasına varıncaya kadar elindeki yasak bombaları da kullanmasına rağmen Gazze'ye doğru ilerleme yapamadı. Kara harekâtını başlatınca tamamen şaşkına döndü. Daha fazla zorlamasının kendi askerini iyice yıpratacağını ve tehlikeli sonuçlarla karşı karşıya gelebileceğini anlayan Olmert böyle bir taktikle uçurumun kenarından dönmeyi tercih etti.

Netanyahu da 2012'deki gibi yenilgiyi kabul etmek yerine Olmert'in bu taktiğine başvurmak istedi ve Hamas'ın tünellerinin çoğunu imha ettiğini, sadece birkaç tünel kaldığını, onları da imha ettikten sonra işini tamamlamış olacağını ve tek taraflı olarak çekileceğini duyurdu. Oysa bu saçma iddiasıyla kendi medyasını bile kandıramamıştı. Üstelik Kassam Tugayları, onun bu açıklamasının hemen ardından Nahal Oz askerî üssüne yönelik müthiş eylem gerçekleştirdi ve on askerini en korumalı üssünü basarak öldürdü. Kendini avutma amacıyla hayal kurmanın gerçeği değiştirmediğini gösteren bu eylem karşısında Netanyahu askeri acziyetinin üstünü örtmek ve Filistin halkını zorlamak amacıyla gerek can kayıplarının, gerekse maddi zayiatın artmasına neden olan vahşi saldırıların dozajını iyice artırdı. Çünkü askerî danışmanları da "ya bu savaşı derhal kesmeli ya da silahsız halkın iyice sıkışmasına neden olacak saldırıların dozajını artırarak artık iyice aleyhimize işlemeye başlayan zamanı çok hızlı kullanmalısın" diye akıl vermeye başladılar.

Eli kanlı canavar birinciyi seçmenin 2012'deki gibi yenilgiyi kabullenme anlamına geleceğini ve bunun aynı zamanda Gazze üzerindeki ablukayı kaldırmayı zorunlu kılacağını düşündüğünden ikinciyi seçti ve saldırıların şiddetini, kadın, yaşlı, çocuk demeden insanları topluca imha amaçlı saldırıları artırdı.

Ama siyonist canavar bu yöntemin Filistin halkını teslim olmaya zorlayabileceğini düşünmekle yanılıyor. Çünkü halk kaybedeceği bir şeyinin kalmadığını ve teslim olmanın kendilerini bulunduklarından daha iyi bir duruma sokmayacağını düşünüyor. O yüzden siyonist canavar bu halkın tahammül ve direnme potansiyelinin, "biraz daha sabredin" diyerek zorladığı işgalci toplumun tahammül gücünden fazla olduğunu görecektir.

Siyonist Vahşetin Medya Cephesi

1 Ağustos 2014 Cuma, Yeni Akit

Siyonist katiller saldırılarını tek başlarına sürdürmüyorlar. Yalnız olsalardı böylesine cüretkâr olamaz, hunharlık ve vahşette bu derece ileri gidemezlerdi. Dünkü yazımızda da dile getirdiğimiz üzere askeri açıdan köşeye sıkışan ve işin uzaması durumunda cepheye sürdüğü askerlerindeki moral yıpranmanın ve bunun kendi işgalci toplumuna yansımasının tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini düşünen siyonist canavar zamanla yarışarak katliamlar, yıkımlar yapıyor.

Emperyalist güçler ve işbirlikçileri ise bir yandan dünya kamuoyunu göstermelik ateşkes oyunlarıyla oyalarken diğer yandan işgalciye gemilerle silah ve teçhizat takviyesi yapıyor, ekonomisinde savaşın neden olduğu açıkları kapatmak için destek fonları oluşturuyorlar. Filistinlilere ise ilaç dahi gönderilmesine fırsat vermezken acil tedaviye ihtiyacı olan ağır yaralıları bile "pasaportları yok" bahanesiyle Mısır'dan çıkarmıyorlar.

Bayramın üçüncü gününe tekabül eden Çarşamba ikindi vakitlerinde, 19 Temmuz gecesi yine ağır saldırı ve katliama maruz kalan Şucaiyye mahallesinde insanların acil ihtiyaçlarını temin için pazara çıktıkları sırada kanla beslenen Siyonist canavarların iştahları kabardı ve üstlerine top mermileri yağdırdılar. On yedi kişi hayatını kaybederken iki yüz kişi de yaralandı. Şehit olanlar arasında sağlık görevlileri ve gazeteciler de vardı. İşgalciler yaralananların imdadına koşmak isteyen ilk yardım ekiplerinin ve olayları görüntülemeye çalışan basın mensuplarının üzerine de tanklardan mermiler yağdırarak onları da öldürdüler.

Şucaiyye pazar yeri katliamında şehit edilenlerden biri de bayramın birinci gününün gecesinde gerçekleştirilen vahşi saldırılarda genel merkezi tamamen yerle bir edilen el-Aksa Yayın Kurumu'nun televizyonunda çalışan Samih el-Aryan'dı. Onunla birlikte, Gazze'ye yönelik vahşi savaşta şehit edilen gazeteci sayısı yedi olmuştu. Ertesi gün de, Şucaiyye'de 19 Temmuz gecesi gerçekleştirilen katliamda ağır yaralanmış olan er-Risale Basın Kurumu elemanı Muhammed Dahir hastanede hayatını kaybetti ve bizim bu yazıyı yazmamızdan önce verilen bilgilerde öldürülen gazeteci sayısının sekiz olduğu ifade edildi. Katliamda siyonist canavarlar Muhammed Dahir'in evini havadan bombalamışlardı; anne ve babası, iki kardeşi ve henüz süt emen bir kız çocuğu öldürülmüş, kendisiyle eşi de ağır yaralanmıştı.

Güya gazetecilere yönelik saldırganlığa, basın özgürlüğünün kısıtlanmasına, basın mensuplarının tehdit edilmesine karşı tavır sergileyen birtakım uluslararası kurumların siyonist vahşet karşısında kılları kıpırdamadı. Çünkü bu vahşette onların da payı var.

Önce kaçırıldıkları ileri sürülen sonra da aslında kaçırılmadıkları, bir trafik kazasında öldükleri ve siyonist rejimin önceden planladığı savaşa gerekçe oluşturmak amacıyla üzerlerinden senaryo ürettiği söylenen üç yerleşimciyle ilgili senaryoları, kurguları kamuoyuna sunanlar zaten uluslararası emperyalizmin ve onun kuduz köpeği siyonizmin çıkarlarına hizmet eden medya organları değil midir? Günlerce bu üç genci gündemde tutanlar, insanların duygularını sömürme amaçlı tahrikler ve psikolojik yönlendirmeler yaparak siyonist canavarların saldırılarının önünü açanlar, zemini oluşturanlar onlar değil midir?

Dün, kimler tarafından kaçırıldıkları, nerede ve ne şekilde öldürüldükleri konusu yeterince aydınlığa kavuşturulmamış, Filistin direnişinin kesinlikle üstlenmediği bir kurgu üzerinden günlerce tahrik yapan işbirlikçi medyayı bugün kumsalda, parkta oynarken kasten hedef alınarak öldürülen Filistinli çocuklar hiç ilgilendirmiyor. Çünkü bu savaş onların da içinde bulundukları, ortak oldukları savaştır. Savaşın gerekçelerinin oluşturulması ve piyasaya sürülmesi aşamasında destek verdikleri vahşi siyonizme, bugün saldırı aşamasında da destek verme, arka çıkma ihtiyacı duyuyorlar.

Fakat bu savaşa sadece siyonist vahşetin Batı'daki dostları değil Arap dünyasındaki işbirlikçi diktatörler de ortak olduğundan onların hizmetindeki medya da aynı cephede yer alıyor. Örneğin Suud sermayeli el-Arabiyye kanalı İsrail televizyonlarını çok geride bıraktı. Sisi'nin iftira cephesi medya savaşını zaten çok önceden başlatmıştı. Türkiye'nin siyonistleşmiş medya mensupları ve paralel medyası farklı mıdır?

Siyonist Canavarın Ateşkes Oyunu

2 Ağustos 2014 Cumartesi, Yeni Akit

İşgal rejiminin dün sabah, BM aracılığıyla 72 saat süreyle ateşkesi kabul etmesinden sadece iki saat sonra, bir askerinin kaçırıldığını gerekçe göstererek bozması ve Gazze'nin güneyindeki Rafah bölgesinde büyük katliam yapması vahşice bir oyundu.

Öncelikle şunu ifade edelim ki siyonist katillerin gerekçe olarak kullandıkları, bir subaylarının esir alınması ateşkes başlamadan en az bir buçuk saat önce vuku bulmuştu. Aynı saatlerde işgalciler de Filistin tarafına saldırıları sürdürüyorlardı ve farklı noktalarda gerçekleştirdikleri katliamlarda ateşkesin başlamasına yakın vakitlerde, büyük çoğunluğu sivil yirmiden fazla insanı şehit etti onlarcasını yaraladılar. İşgalci subayın esir alınması da bu saldırılardan kaynaklanan çatışmalar esnasında oldu.

Ancak işgal rejimi olayı önce sakladı. BM'nin önerdiği ateşkesi kabul etti. Üstelik öncekiler gibi 2 veya 4 saat değil 72 saat süreli olmasının Filistin tarafında özellikle siviller arasında rahatlamaya neden olacağını ve evlerine dönmeye başlayacaklarını tahmin ediyordu. Beklediği şartlar oluşunca da hemen Rafah'ta kendileri için çok "elim" bir olay olduğunu, Filistinli militanların bir askerlerini kaçırdıklarını iddia ederek, ateşkesi bozduğunu ve Rafah'ta büyük bir operasyon başlatacağını açıkladı.

Daha önce esir alınan bir askeriyle ilgili olarak Filistin direnişinin açıklamalarını reddeden, önce askerlerinin öldüğünü duyuran sonra da Filistinliler arasında sağ değil ölü tutulduğunu söyleyen ve onu herhangi bir saldırının gerekçesi olarak kullanmayan işgalcinin, 72 saatlik ateşkesin hemen ardından bir askerinin kaçırıldığına dair yaygara koparması, kaçırılan kişinin ismini açıklaması, ailesine bildirimde bulunması, ne şekilde kaçırıldığı hakkında ayrıntılı bilgi vermesi asıl maksadının katliam için fırsat kollamak olduğunu gösteriyordu.

Hamas'ın açıklamasında da işgalcinin, askerinin esir alınmasını hızla kamuoyuna duyurmasının Rafah'ta gerçekleştirmeyi planladığı katliamın üstünü örtme ve ona gerekçe oluşturma amacı taşıdığına dikkat çekildi. Hamas, ateşkesin kendi taraflarından kesinlikle ihlal edilmediğini, işgalciler tarafından gerekçe gösterilen eylemin gerçekleştirildiği sırada işgalcilerin de Filistinlilerin üzerine bomba yağdırmaya ve katliamlar yapmaya devam ettiklerini dile getirdi.

Siyonist canavar Netanyahu'nun askeri danışmanları ona "ya operasyonu tamamen durdurmalı, ya da Filistin tarafına daha büyük darbeler indirerek zamanı çok hızlı kullanmalısın" tavsiyesinde bulunmuşlardı ve o da ikinciyi tercih ettiğini son günlerde gerçekleştirdiği korkunç katliamlarla ortaya koymuştu. Ateşkesin oluşturduğu psikolojik ortamı da yeni büyük bir katliam için değerlendirmek istiyordu.

Aynı oyunu 2008 sonunda da Ehud Olmert oynamıştı. 19 Aralık 2008'de işgal rejimiyle Filistin direnişi arasında zamanın Mısır cumhurbaşkanı Hüsni Mübarek'in kefil olduğu altı aylık ateşkes anlaşması sağlanmıştı. Bu ateşkes ortamında Filistin yönetiminin polis akademisinde bir diploma töreni düzenlemesi üzerine kana susamış katillerin iştahı kabardı ve töreni hedef alan saldırı düzenleyerek onlarca genç polisi tören mekânında şehit ettiler. İşgalci katillerin "dökme kurşun" adını verdikleri insanlık dışı savaş da bu saldırıyla başladı.

Gece Rafah çevresine ateşkes öncesinde büyük yığın yapan katillerin ateşkesten sonra askerlerini çekmezken etrafa keskin nişancılar yerleştirmeleri dikkat çekmişti. Direnişçiler de tedbirlerini korudular. Çünkü siyonist katillerin ihanetçi olduklarını ve bir oyun oynamaları ihtimali olduğunu biliyorlardı. Çok geçmeden işgalciler birden, askerlerinin kaçırıldığı yaygarası koparıp Rafah'ta büyük saldırı yapacakları tehdidinde bulundu ve bölgedeki ailelere evlerini boşaltmaları üzere mesajlar gönderdiler. Ama aynen Şucaiyye katliamında uyguladıkları taktiğe başvurarak insanların evlerini boşaltmak üzere sokağa çıktıklarını gördükleri an yoğun bir şekilde her yönden ateş etmeye başladılar. Çıkmayanların da evlerini başlarına yıktılar. Çünkü amaç büyük katliam ve çok sayıda insan öldürmekti.

Mücahitlerle karşı karşıya geldiklerinde kendi kayıpları daha çok olduğundan böyle vahşice oyunlar oynayarak savunmasız insanları, çocukları katlediyorlar.

İşgalci Halkını Kandırma Çabasında

7 Ağustos 2014 Perşembe, Yeni Akit

Yeni Akit'te 31 Temmuz'da yayınlanan "vahşetin dozunu artırmanın amacı" başlıklı yazıda, siyonist canavar Netanyahu'nun askerî danışmanlarının ya bu işi bitirmesi ya da daha şiddetli darbeler vuran saldırılar yapması gerektiğini hatırlattıklarını, birinci yenilgiyi ve 2012'deki gibi direnişin şartlarını kabule zorlayacağı için onun da ikinciyi seçtiğini; ama bu yöntemi seçmesinin onu çıkışa götürmeyeceğini çünkü teslim olmanın kendi için çok daha kötü sonuç doğuracağını bilen Filistin halkının direnme potansiyelinin, "biraz daha sabredin" diyerek zorladığı işgalci toplumun tahammül gücünden fazla olduğunu dile getirmiştim.

Siyonist medyaya yansıyan haberlerde, kara güçlerinin çekilmesi ve ateşkesin kabulü konusunda işgal rejiminin Güvenlik Kabinesi adlı sekiz bakanlı kurulunda ihtilaf, hatta ciddi tartışmalar olduğu Dış İşleri Bakanı Liberman ile Ekonomi Bakanı Naftali Bennett'in saldırılara devamdan yana oldukları Netanyahu'nun ise artık sonlandırılmasını istediği ve onun görüşünün baskın çıktığı ifade ediliyordu. Yine siyonist medya askerî yetkililerin "Hamas'ı bitirmek için bir haftaya daha ihtiyacımız var" dediklerine, Netanyahu'nun ise "siz bu işi bir yılda bile bitiremezsiniz!" dediğine dikkat çekiyordu.

Askeri yetkililer gerçekten "Hamas'ı bitirmek için bir haftaya ihtiyacımız var!" diye bir iddiada bulundular mı yoksa bu, işgal toplumundaki karamsarlığı biraz olsun bastırmak ve Netanyahu'nun "biz işimizi bitirdik" iddiasıyla yapacağı açıklamaların önünü açmak amacıyla konunun kamuoyuna yansıtılmasında başvurulan bir yönlendirme tarzı mıdır, onu tam bilmiyoruz. Çünkü Liberman ve Bennett, askerin kaybını ve moral yıpranmasını ikinci planda tutarak siyonist ırkçılığın "öldürdüğümüz kadar kazanırız" prensibiyle sivil, savunmasız insanların, çocukların ve kadınların toptan katledilmesi, ailelerin topluca imha edilmesi yoluyla karşı tarafın teslim olmaya zorlanabileceğini, bunun için gerektiğinde kendi askerlerinden bir bedel ödemeyi göze almak gerektiğini düşünerek biraz daha kapıların zorlanması yönünde görüş beyan etmiş olabilir. Ama askeri yetkililer olayı içeriden görüyor. Asker kayıpları hakkında kamuoyuna açıklanan rakamlarla gerçek rakamlar arasındaki farkı bütün ayrıntısıyla biliyorlar. Kendi askerlerinin her gün daha fazla çöktüğünü, cepheden kaçmak için hapse girmeyi tercih ettiğini ve bu amaçla disiplin suçu işlediğini, karşısındaki direniş gücünün de öyle bir haftada dağıtılamayacak boyutta olduğunu gözlemliyorlar. O yüzden bizim tahminimize göre insanî değerlerden uzaklaşmada Liberman ve Bennett'i sollayan Netanyahu'yu asıl ikna edenler askerî yetkililerdir. Ama savaşın askeri değil siyasi sebeplerle ve aynı zamanda kendilerini tehdit eden tünellerin imha işlemi tamamlandığından operasyonun bitirilmesine karar verildiğinin söylenebilmesi için tavandaki ihtilaf tabana böyle yansıtılmıştır.

İşgalcinin Filistin direnişinin, kendilerini tehdit eden stratejik tünellerini imha ettiği iddiası da tamamen saçma ve işgalci toplumu avutmadır. Çünkü savunmasız insanların üzerine havadan bomba yağdıran katil işgalcilere karşı Filistin direnişi de onların ayaklarının altından böyle stratejik tüneller kazmıştı ve bu tüneller sadece sahalarına girme değil aynı zamanda onları çatışmanın içine çekme amacı taşıyordu. Çünkü onlar silahlı çatışmadan kaçıyor, silahsız insanları kıstırıp kafalarına kurşun sıkmaktan zevk alıyorlardı.

Öte yandan bölgede tüneller onların tahmin ettiklerinden çoktu ve tespit edebildikleri kendilerine karşı düzenlenen eylemlerde kullanılanlardı. Bazılarında da onları pusuya düşürme amaçlı düzenler kurulmuştu ve özellikle başlangıç aşamasında bu yüzden ciddi kayıpları oldu. Sonrasında gelişmiş aletler kullandılarsa da yine henüz açığa çıkarmadıkları bazı kayıplarının olduğu tahmin ediliyor.

İmha ettikleri tüneller ise Filistin direnişinin bu yöntemi bir stratejik savunma aracı olarak kullanmasının önüne geçecek boyutun çok gerisindedir. İşgalcinin tüneller ve füzeler konusunda çözümü silahsız insanların üzerine bomba yağdırmakta değil direnişin bütün şartlarına razı olarak kalıcı ateşkes sağlamakta ve devam etmesi için kurallarına uyma duyarlılığı göstermekte araması gerekir.

İşgalci, Tünelleri Değil Gazze'yi Yıktı

8 Ağustos 2014 Cuma, Yeni Akit

İşgal rejiminin Gazze'ye saldırısından istediği sonucu alıp alamadığı konusuyla ilgili yorumlarda "tüneller" üzerinde yoğunlaşılması ve "kendini tehdit eden tünelleri imha ettiği taktirde amacına ulaşmış sayılacağı" tespitleri dikkat çekiyor. Bu konuda da ağırlıklı olarak işgal rejiminin verdiği bilgilere ve açıklamalara itibar ediliyor. Daha savaşın başlangıcında askerî yetkililerden yazılı izin çıkmadan asker kayıplarının kamuoyuna açıklanmaması konusunda medya organlarına talimat gönderen ve uygulamasını sıkıca takip eden işgal rejiminin bu konuda verdiği rakamların esas alınması gibi.

İşgalcinin tünelleri yıkmasının amacına ulaşması anlamına geleceğini söyleyenler aslında hadiselerin dışındalar. Çünkü işgalcinin saldırının başlangıcında hedefi çok yüksek tuttuğunu, askerlerini süreceği kara operasyonunda telaşlanmamaları için tünel konusunu fazla öne çıkarmaktan bile kaçındığını, bu konunun merkeze oturmasının bazı askerlerinin tünellerde pusuya düşürülmesinden ve özellikle en seçkin komandolarından oluşan Golani Birliği'ne mensup askerlerinden önemli kayıplar vermesinden sonra olduğunu ya bilmiyor ya da dikkatten uzak tutuyorlar. Hadiselere geniş açıdan baksalardı, "başlangıçta büyük hedeflere yönlendirdikleri operasyonlarını sonunda neden sadece stratejik tünellere indirgemek zorunda kaldılar?" sorusunu sorma ihtiyacı duyarlardı.

Siyonist canavar Netanyahu'nun, son ateşkes kararı münasebetiyle yaptığı açıklamada kabadayı tavrına rağmen yüzde yüz güvence sağladıklarını söyleyemeyeceklerini itiraf ihtiyacı duyması dikkatten kaçmadı. Tünellerle ilgili tespitte kullandığı ifade de tam bir kaçamak arayışı idi. "Hamas'ın stratejik tünellerini yıktık" dedi. Oysa hangilerinin stratejik olduğunu Filistin direnişi işgalci saldırgandan daha iyi biliyor. Siyonist canavar "bizi rahatsız eden tünellerin hepsini yıktık" deme cesareti gösteremediği için yıktıklarını "stratejik" sayarak kendini ve kandırmak istediği işgalci toplumu avutmaya çalışıyordu.

Aslında siyonist canavarın başına daha önce büyük bir taş düşmüş olmasaydı böyle kıvırma ihtiyacı duymayacak ve "hepsini yıktık" diyecekti. Ama Genelkurmay Başkanı'nın "işin sonuna geldik, az bir kısmı kaldı" demesinin üzerinden saatler geçmeden, kara kuvvetlerinin yönetim merkezinin bulunduğu Nahel Oz askerî üssüne yapılan eylem adamları öyle bir yalancı çıkardı ki bir daha aynı türden yalan sarf etme cesaretini kendilerinde bulamaz oldular. O yüzden böyle ağız kıvırma ihtiyacı duymaya başladılar.

Daha önce de dile getirdiğimiz üzere Olmert'in 2009'daki numaralarını görüyoruz. O da altı aylık ateşkese ihanet ederek başlattığı saldırıda hedefi önce çok yüksek tutturmuştu. Gazze'yi alıp kendi adamı Muhammed Dahlan'a teslim etmeyi planlıyordu. Yirmi iki gün sürdürdüğü savaşın kendi askerini tükenişe götürdüğünü anlayınca da "biz amacımızı gerçekleştirdik" diyerek saldırıyı tek taraflı bitirdiğini açıkladı.

Netanyahu da kara operasyonunu ilk gündeme getirdiğinde hedefi yüksek tutturmuştu. Sonra işi tünellere indirgedi. Bunun da askerine maliyetinin ağır olacağını anlayınca "stratejik tünelleri" yıktığı avutmacasıyla işini bitirdiğini söyledi.

Oysa işgalciyi öncelikli olarak endişelendiren füzelerdir ve bu son operasyon için başlangıçta belirlenen amaç da tünellerin yıkılması değil direnişin elindeki füzelerin tehdidinden kurtulmaktı. Bu amaç doğrultusunda demir kubbenin ne kadar işe yaradığının da görülmesi isteniyordu.

Yıktığı tüneller ise zaten direnişin işgalci saldırganı göğüs göğüse çatışmanın içine çekmek amacıyla kullandığı yollardır. Onları önce işgalci saldırgana ağır darbe vurmakta kullandı, sonra da bir bakıma arkasında bırakıp çekildi. Dolayısıyla o tüneller zaten tek kullanımlıktı ve fonksiyonunu yerine getirdi. Direnişin elinde, işgalcinin kalbine korku salan daha ne kadar tünel bulunduğunu ve nerede yer aldığını ise siyonist canavar bilmiyor. O yüzden aslında işini bitirmiş değildi ama biraz daha zorlaması durumunda karşısındaki direnişin kendi askerinin işini bitireceğini gördü.

İşgalci saldırgan cephede asker karşısında savaşmadığı için tünelleri değil asıl Gazze'yi yıktı.

Amaç Yıkmak ve Sarsmaktı

9 Ağustos 2014 Cumartesi, Yeni Akit

Gazze üzerindeki insanlık dışı ablukanın kaldırılması konusunda direnişin taleplerinin kabulünü işgalcinin ve arabuluculuk değil işgalciye resmî temsilcilik, onun adına pazarlık yapan Sisi yönetiminin uzatması gerginliğin yeniden başlamasına neden oldu. Bu konuda başta şunu ifade edelim ki işgalci her ne kadar 29 gün süren savaş nedeniyle Gazze'de büyük yıkım ve katliam gerçekleştirdiyse de bugün saldırıyı başlattığı güne nispetle kendini daha zayıf hissediyor. Kara güçleri ciddi yıprandığı gibi uzun süren sığınak hayatından sonra üç günlüğüne güneşe çıkan göçmen toplum da yeniden sığınaklara girmekten hoşnut olmayacaktır. Gerginliğin başlamasıyla birlikte Ben Gurion Havaalanı seferleri sarkıyor ve büyük curcuna hâkim.

Siyonist canavar kabadayılık havalarına girse de başında bulunduğu işgalci toplumun bu gerginlik ve panik havasına çok fazla tahammül edemeyeceğini, Filistin direnişinin ise bunun farkında olduğunu ve isteklerini kabul ettirmede ısrarlı olacağını biliyor. O yüzden yapacağı en akıllıca iş direnişin tüm şartlarını kabul ederek ateşkesi kalıcı hale getirmektir. Bunu kabul etmezse belki Filistin halkında biraz daha kayba neden olabilir ama bir yandan da zaman onun aleyhine işliyor ve Sisi'nin numaralarına güvenmesi boşunadır.

İşgal rejiminin 7 Temmuz 2014'te Gazze'ye yönelik başlattığı saldırının öncelikli amacı da siyonizm sözcülüğü yapan medyanın iddia ettiği gibi direnişe değil halkın tümüne darbe vurmak, onu bir kez daha ciddi sarsmak, büyük yıkım ve tahribat gerçekleştirmek ve belli bir süre kendine gelmek için uğraşmaya mecbur etmekti. Belli aralıklarla saldırılar gerçekleştirmesinin stratejik amacı da budur.

O yüzden çoğu zaman hedef gözetmeden saldırdılar. Hedef gözettiklerinde de öncelikle savunmasız halkı ve onlara hizmet götüren kurumları, özellikle alt yapı hizmetlerini vurdular. İnsanları topluca aç ve susuz bırakmak amacıyla su kuyularını tahrip etti, tarım arazilerine, BM gıda yardım depolarına yangın bombaları atarak büyük miktarlarda gıda maddesini yaktılar.

Bölgeye elektrik üreten tek santrali bombalayarak çalışamaz hale getirdiler. O da dışarıdan gelen yakıtla çalıştığından abluka sebebiyle zaten tam kapasiteyle çalışmıyordu. Bombalamadan sonra tamamen durdu. Dolayısıyla Gazze ahalisi işgal rejimi kontrolündeki bölgeden gelen elektriğe ve jeneratörlere mahkum oldu.

UNRWA okulları güvenli ilan edildiği halde işgalciler planlı bir şekilde ve kasten bu okulları içinde çok sayıda sığınmacının bulunduğu sırada hedef alarak vurdu. Sadece UNRWA okullarına yönelik saldırılarda öldürülenlerin sayısı 34'ü buldu. Her zaman olduğu gibi BM işgal rejiminin kural tanımazlığına ve güvenli noktaları vurarak işlediği suçlara sessiz kaldı.

Beyti Hanun, Şucaiyye ve Huzaa gibi kara sınırına yakın yerlerde sivil halka önce evlerinin yıkılacağı uyarısı yapan ve derhal çıkmalarını isteyen mesajlar gönderildi. İnsanların canlarını kurtarmak için çıkmaları üzerine de çevreye yerleştirilen keskin nişancılar tarafından ve toplarla saldırılar düzenlenerek kadınlar, yaşlılar ve çocuklar sokak ortasında öldürüldü. Sağlık ekiplerinin sokağın ortasında vurulan yaralılara ilk yardım hizmeti götürmelerine bile engel olundu. Buna kalkışan sağlık ekipleri ve ambulanslar hedef alındı.

Elliden fazla cami yerle bir edildi. Çok sayıda cami de zarar gördü. Tamamen yıkılan ev sayısı bini, zarar gören ev sayısı ise yirmi bini aştı.

Öncekiler gibi bu saldırının da amacı halkın tümünü sarsacak ve onu epey bir süre kendine gelmek için uğraşmak zorunda bırakacak katliam ve yıkım yapmaktı. Halkın kendine gelmesinden sonra yeni bir saldırı ve yıkım operasyonu planlamayacağını da kimse garanti edemez. O yüzden burada ateşkesin kalıcı hale getirilmesi taşların bağlanıp köpeklerin salınmasıyla değil bunun tersinin yapılmasıyla mümkündür. Uluslararası emperyalizm ve siyonist canavarı temsilen Kahire görüşmelerine aracılık etme iddiasında bulunan diktatör Sisi'nin yapmak istediği ise Filistin direnişinin silahlarının toplanması, işgalciye de keyfine göre abluka uygulamasına devam imkânı vermektir. Direniş buna elbette razı olmayacak, insanlık dışı abluka tamamen ve şartsız bir şekilde kaldırılıncaya kadar kararlılığını sürdürecektir.

Kahire'deki Ateşkes Pazarlıkları

15 Ağustos 2014 Cuma, Yeni Akit

Gazze'deki ateşkesin uzatılmasına paralel olarak Kahire'de direnişin öne sürdüğü şartlar üzerinde pazarlıklar sürüyor. Burada dikkatten kaçırılmaması gereken önemli husus, pazarlığın işgalci siyonistlerin değil Filistin direnişinin öne sürdüğü şartlar üzerinde yapılıyor olmasıdır. Bunun anlamı işgalci saldırganların direnişin kararlı duruşu karşısında onun şartlarının pazarlık masasına konmasını kabul etmek zorunda kalmasıdır. Eğer ki işgalci saldırgan direnişe diz çöktürebilmiş olsaydı bu şartları hiç gündemine alır, pazarlık konusu yapar mıydı?

"Peki, neden direnişçiler siyonist düşmana bu şartları kabul ettirmekte zorlanıyorlar?" diye sorulabilir. Bunun iki önemli sebebi var: Birincisi, katil siyonistin her hangi bir savaş ahlâkına sahip olmaması ve teknik imkânlarının büyük yıkımlar gerçekleştirmeye elverişli olması nedeniyle Filistin direnişinin daha büyük tahribata kapı açmadan pazarlığı sonuca bağlamak istemesidir. İkincisi, Kahire'deki Sisi cuntasının Filistin halkının taleplerini işgalciye değil işgalci katillerin taleplerini Filistin direnişine kabul ettirmek amacıyla taktiklere başvurması, işgalcinin önünü açmaya çalışırken Filistin tarafını köşeye sıkıştırmak istemesidir. Ne yazık ki görünüşte arabulucu rolü oynayan Sisi cuntası gerçekte işgalci hesabına ve yararına pazarlık yapıyor.

Aslında işgal rejiminin, dananın kuyruğuna geldiğini ve Gazze'deki direnişin işini bitirmek için sadece birkaç güne ihtiyacının kaldığını söylediği, bir yandan da bu işten vazgeçmeye niyeti olmadığını ve kendisine yönelik tehdidi ortadan kaldırmak için ne pahasına olursa olsun zorlayacağını ortaya koymak amacıyla yeni binlerce yedek askeri göreve çağırdığı, ABD'nin gemiler dolusu yeni mermi ve askeri teçhizat gönderdiği, senatosunun işgalcinin Demir Kubbe'sine yeni tahsisat verilmesini onayladığı sırada Sisi cuntasının ateşkes önerisini ve direnişin şartlarını görüşmek üzere masaya oturmayı kabul etmesi büyük çelişki arz ediyordu. İşgal rejimi gerçekten dananın kuyruğuna geldiğine inanıyor olsaydı bu işin kuyruğunu kesinlikle bırakmazdı.

Filistin direnişine ablukanın kaldırılması talebinde oldukça ısrarlı tavır sergileme cesareti veren de zaten işgal güçlerinin dökülmesini, yıpranmışlığını, aczini ve yenilgisini çok iyi görüyor olmasıdır. Onun bileğini güçlendiren budur. O sebeple şartlarından geri adım atmama konusundaki ısrarlığını sürdürme niyetini gizlemiyor.

Fakat diğer taraftan işgal rejimi, direnişin şartlarının, özellikle Gazze üzerinde ablukanın tamamen kaldırılması, deniz, kara ve hava bağlantılarının kurulması şartının kabul edilmesinin karşılığının sadece ateşkes sağlanmasından, silahların susmasından ibaret kalmasına razı olmak istemiyor. Böyle bir şartın kabul edilmesinin kendisine daha fazla şeyler kazandırmasını arzuluyor. Bunun için Gazze'de de aynen Batı Yaka'daki gibi bir güvenlik işbirliği anlaşmasının uygulamaya geçirilmesini, direnişçilerin elindeki tüm silahların toplanıp işgal rejimiyle güvenlik işbirliği içine girecek mekanizmaya devredilmesini istiyor.

Sisi cuntası silahların toplanması konusunda işgal rejiminin talebini Filistin direnişine iletti. Ama direnişi temsilen dolaylı görüşmelere katılmak üzere Kahire'ye giden heyet bu şartı baştan reddetti ve böyle bir şartın hiçbir şekilde pazarlık gündemine alınmayacağını kesin dille bildirdi. Direnişin böyle bir karşılık vermesi işgalcinin zoruna gitti ve o yüzden oyalama yapıyor. Kahire'ye gönderdiği diplomatik heyetin bileğini güçlendirmek amacıyla yeniden saldırı tehditlerini gündeme getirdi. Ateşkesin süresinin uzatılması görüşmelerinin yapılacağı saatlerin yaklaştığı sırada Gazze'de bazı noktalara saldırılar düzenledi ve Gazze çemberi olarak nitelendirilen tampon bölgeye yeniden tanklar yerleştirdi.

İşgalci siyonist kendisinin savaş ahlâkına sahip olmamasının ve elindeki teknik imkânların büyük tahribata sebep olmasının da Filistin tarafını endişeye soktuğunu biliyor ve o da bunu bir avantaj olarak değerlendiriyor. O yüzden direnişin özellikle Gazze'ye uygulanan ablukanın tamamen kaldırılması ve el-Halil'deki üç yahudi genç olayından sonra tutuklanan Filistinlilerin serbest bırakılması şartlarını kabul etme konusunda oyalama yapıyor.

İşgalci, Ateşkese Neden Uymadı?

21 Ağustos 2014 Perşembe, Yeni Akit

Gazetemizde 15 Ağustos'ta yayınlanan "Kahire'de ateşkes pazarlıkları" başlıklı yazımızda da dile getirdiğimiz üzere siyonist işgal rejiminin direniş karşısında zorlanması sebebiyle onun şartlarını gündemine almak zorunda kalması zoruna gidiyor, dolayısıyla görüşmelerin önünü açacak taahhütte bulunmaktan kaçınıyordu. O yüzden beş günlük geçici ateşkesin bitiş saatlerinin yaklaştığı sırada Netanyahu yeniden psikolojik savaş yöntemlerini devreye sokarak ateşkesi uzatmayacağı tehdidinde bulundu. Ama Filistin tarafı ablukanın tamamen kaldırılması ve Gazze'ye tüm yolların açılması şartından vazgeçmeyeceğini ortaya koyunca tehditlerinin yine işe yaramadığını anladı. Sonra diktatör Sisi'nin önerisiyle yeniden ateşkesin 24 saat daha uzatılmasını onayladı.

Fakat bu uzatmanın ortasındayken, 19 Ağustos Salı günü öğle saatlerinde Gazze'den üç füze atıldığı iddiasıyla aniden şiddetli bir saldırı gerçekleştirildi. Saldırıda Gazze'nin Şeyh Rıdvan mahallesinde Delu ailesine ait üç katlı bir bina F-16'lardan atılan altı füzeyle yerle bir edildi. İçindekiler enkaz altında kaldı.

Gazze'den üç füze atıldığı iddiası tamamen yalan ve saldırıya gerekçe oluşturma amaçlıydı. Filistin direnişinin geçici de kalıcı da olsa onayladığı ateşkesi ilk ihlal eden olmayı ilkelerine de çıkarlarına da aykırı bulduğu; ama işgalcinin böyle bir ilkesi olmadığı gibi aşağıda örneğini vereceğimiz önemsediği fırsat çıkması durumunda da asla kaçırmak istemediği, hemen bir bahane uydurup ateşkesi bozduğu biliniyor.

Gazetemizde 2 Ağustos'ta yayınlanan "Siyonist canavarın ateşkes oyunu" başlıklı yazımızda da izah ettiğimiz üzere daha önce Rafah ve Huzaa bölgelerine saldırı için ateşkesi bozduğunda da bir subayının kaybolmasını gerekçe göstermişti. Oysa o subayın ateşkes başlamadan önceki çatışmalarda öldürüldüğü daha sonra açığa çıktı. Salı günü neden aniden ateşkesi bozduğu da hedef alınan evde bulunanların kimliğinin belirlenmesinden sonra belli oldu.

Hedef alınan evde şehit edilenler arasında Hamas'ın askerî kanadı İzzettin Kassam Birlikleri'nin lideri ve işgal rejiminin birinci hedef ilan ettiği Muhammed Dayf'ın hanımı ile Ali adlı yedi aylık oğlu vardı.

Bazı yorumlara göre işgalci Muhammed Dayf'ın yerinin belirlendiği bilgisi aldığı için iştahı kabarmış ve hemen ateşkesi bozmuştu. Kıymetli dostlarımızdan ve Filistinli önemli fikir adamlarından olan akademisyen yazar Dr. Usame el-Eşkar'ın yorumuna göre ise işgalci Muhammed Dayf'ın kendisinin değil ailesinin yerini tespit etmiş ve sırf intikam amacıyla bu saldırıyı gerçekleştirmişti.

Bu olay iki gerçeği gözler önüne seriyordu: Birincisi siyonist saldırganın vahşette sınır tanımama ve intikam konusunda ne kadar canavar ruhlu olduğu. Düşmanından intikam almak için onun emzikli eşini ve kundaktaki bebeğini vahşice katletmekten zevk alıyor ve bunun için aleyhine sonuç vermesi ihtimali yüksek bir ateşkes ihlali yapabiliyor. İkincisi, siyonist canavarın ateşkesi sadece köşeye sıkıştığında kabul ettiği, önemsediği fırsat çıkması durumunda muhtemel olumsuz sonuçları da göz ardı ederek anında bozabildiği ve hunharca saldırabildiği.

Dayf'ın ailesinin kaldığı evin tespit edilerek vahşice yerle bir edilmesi ihanetçiler konusunu yeniden gündeme getirdi. Filistin direnişi halkın içine sızan ve bütün değerlerini dünyevi çıkarlara satan ihanetçileri tasfiye için yoğun çalışma yaptı ve birçoğunu ortaya çıkarmayı başardı. İşgal rejiminin son saldırısında direniş liderlerinin yerlerini tespit edememesinde o tasfiyenin önemli rolü var. Ama son saldırı onlardan tamamen de kurtulamadığını gösteriyor. Şimdi yeni bir atak başlatarak önümüzdeki birkaç gün içinde tüm kalıntılarını temizlemek için çalışacağını açıkladı. Onlar kendileri başkalarını gözlerken sürekli birilerinin de kendilerini gözlüyor olabileceği korkusu içindedirler. O yüzden çok korkak ve telaşlıdırlar. Kirli ilişkilerinin bir yerine el atılması durumunda bağlantılarının açığa çıkarılması da mümkün olabilir.

Unutmamak gerekir ki tarih boyunca ve günümüzde ümmetin en büyük sıkıntısı ihanetçilerdir. Günümüzde de Müslüman görünüp siyonist katillere çalışanlar bu ümmetin baş belasıdır. Onları Kur'an-ı Kerim'in ışığında biraz ayrıntılı tanımak gerektiğini düşünüyorum.

Gazze Zaferi Kutlu Olsun

28 Ağustos 2014 Perşembe, Yeni Akit

Yüce Allah, şöyle buyuruyor:

"Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer iman etmiş iseniz en üstün sizsiniz. Size bir yara dokunduysa karşı topluluğa da benzer bir yara dokundu. Allah'ın gerçekten iman etmiş olanları ortaya çıkarması ve aranızdan şehitler edinmesi için bu günleri böyle aranızda döndürürüz. Allah zalimleri sevmez." (Ali İmran, 3/139-140)

"O (düşman) topluluğu izlemekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız sizin acı çektiğiniz gibi onlar da acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah'tan onların ummadığını umuyorsunuz. Allah ilim sahibidir, hakimdir." (Nisa, 4/104)

Burada vurgulanan husus Filistin direnişi açısından da çok önemlidir: Dünyevi açıdan bakıldığında, düşmanın insafsız ve ölçü tanımaz olması sebebiyle siz daha ağır bir bedel ödemiş olabilirsiniz. Ama sahip olduğunuz inanç ve değerlere binaen bunun ebedi âlemde de bir karşılığı olduğunu düşünüyorsunuz. Böylece Allah'tan onların ummadıklarını umuyorsunuz. Bu ümit sizin yaralarınızı hafifletiyor. Ama size insaf etmeme konusunda sınır, herhangi bir ahlâkî ölçü tanımayan düşmanınız kaybettiğini ebediyen kaybettiğine inandığı için aldığı yara içine daha fazla oturuyor. O yüzden çektiği ızdırap çok daha fazladır.

Zaten Filistin'e saldıran siyonist işgalciyi sonunda direnişin şartlarını kabul ederek ateşkese razı olmaya zorlayan da işte bu fark olmuştur. Bu fark olmasaydı belki daha büyük katliamlar yapmakta ve daha şiddetli yıkımlar gerçekleştirmekte ısrarlı olacaktı. Dolayısıyla ateşkes onların uzlaşmaya yanaşmaları değil mecbur kalmalarıdır. Bu itibarla, anlaşmanın içeriği ne olursa olsun, savaşın işgalcinin kabul etmek zorunda kaldığı şartlara bağlanan ateşkesle sonuçlanması işgalcinin artık devam edemeyeceğini ilanıdır. Aksi takdirde siyonist saldırganın Filistin direnişini kesin teslim olmaya, beyaz bayrak kaldırmaya ve şartsız bir şekilde silah bırakmaya mecbur etmekten başka bir sonuca razı olması mümkün değildi.

Bunun yanı sıra ateşkes anlaşmasında tamamen Filistin direnişinin şartlarının pazarlık konusu olduğu, işgal rejiminin ileri sürdüğü şartların geçerliliğinin olmadığı dikkatten kaçırılmamalı.

Netanyahu'ya akıl verenler Gazze'nin yeniden imarına izin verilmesi karşılığında direnişin de silahlarını teslim etmesini ve İsrail açısından tehdit oluşturan tünelleri kendi eliyle imha etmesini şart koşması teklifinde bulunuyorlardı. O da bu tavsiyeleri dikkate almıştı ve onun bu yöndeki isteklerini Mısır cuntası lideri Sisi, direniş heyetinin önüne koydu. Ama direniş tarafı böyle bir şartın konuşulabilmesi için işgal rejiminin de silahlarını teslim etmesi ve ordusunu dağıtması gerektiğini aksi takdirde böyle bir şeyi gündeme bile almayacaklarını açık göğüslülükle ifade etti.

Dolayısıyla Mısır aracılığıyla yürütülen dolaylı pazarlıklarda konuşulan şartlar direnişin öne sürdüğü şartlar oldu. Bunlardan bazılarının hemen uygulanmak bazılarının da içeriğinin bir ay sonra konuşulması şartıyla gündeme alınması Filistin direnişinin zaferini zedelemez. Çünkü uygulamasının başlatılması üzere kabul edilen ve zamana bırakılan şartların her iki gruba girenleri de direnişin şartlarıdır. Kabul ettiren direniş, kabul etmek zorunda kalan ise işgal rejimi tarafı olmuştur.

Zamana bırakılan şartlar da ortaya atılmamış, Allah'ın izniyle Filistin direnişi bu kez eşeğini daha sağlam kazığa bağlamanın yollarını araştırmıştır. Hamas'ın önde gelen siyasi liderlerinden Muşir el-Mısri, Gazze limanı, havaalanı ve geçtiğimiz Haziran'da Netanyahu'nun kopardığı fırtına sürecinde Batı Yaka ve Kudüs'te göz altına alınan iki binden fazla tutsağın özgürleştirilmeleri gibi ateşkes uygulamasının başlamasından bir ay sonra yeniden görüşülüp sonuca bağlanmak üzere prensipte onaylanan maddelerin uygulamaya geçirilmesi konusunda Filistin direnişinin elinde işgale karşı kullanabileceği önemli kartlar bulunduğunu, dolayısıyla bu şartların uygulamaya geçirilmesini işgal rejimine kabul ettirmeyi başarabileceğini dile getirdi. Bunların başında da savaşta esir alınan işgalci askerler kartı yer alıyor. Yani işgal rejimi ateşkes karşılığında onların serbest bırakılmasını bile şart koşamamış direniş onları, askıya alınan maddelerin uygulamaya geçirilmesi aşamasında kullanmak üzere saklamıştır.

Şimdi Savaş İşgalciler Arasında

29 Ağustos 2014 Cuma, Yeni Akit

Bugünkü siyonist işgalin temel felsefesini oluşturan anlayışın sahipleri hakkında Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:

"Onlar sizinle toplu halde ancak müstahkem şehirlerde veya surların arkasından çarpışabilirler. Kendi aralarındaki çekişmeleri ise pek şiddetlidir. Sen onları toplu halde sanırsın, oysa kalpleri dağınıktır. Bu onların akıl etmeyen bir topluluk olmalarından dolayıdır." (Haşr, 59/14)

İşgal rejiminin başbakanı Netanyahu, Filistin direnişinin şartlarını kabul eden ateşkese razı olmak zorunda kalmasından sonra yaklaşık bir gün ortalıktan kaybolmasının ardından Çarşamba akşamı Savaş Bakanı Yaalon ile birlikte basın toplantısı düzenleyerek açıklamalarda bulundu.

Siyonist vahşetin iki baş sorumlusunun açıklamalarını Filistin direnişinin ve vakıanın yalanlamasına gerek kalmadan zaten siyonist medya yalanlamıştı ve yalanlamaya devam ediyordu. Haaretz gazetesinin savaşın sonucuna dair "Hamas: 1-İsrail: 0" başlığı kendi aralarında da sloganlaşmıştı. Aynı gazetenin "Netanyahu, kaçmanın fırsatını yakalayınca Gazze'den kaçtı" başlıklı haberinde, normalde savaşla ilgili tüm kararlar için sekiz bakanlı Güvenlik Kabinesi'ni toplayan başbakanın ateşkesi onaylama kararını bu kurulu toplamadan verdiği; çünkü kuruldaki bakanların yarısının karşı çıktığı ve bir ittifak sağlanamayacağından korktuğu iddia ediliyordu.

Siyasetçilerden, özellikle bazı ileri gelen belediye yöneticilerinden ve bakanlardan Netanyahu'ya sert eleştiriler oldu.

Böylece işgalci siyonistler, Filistin direnişiyle ateşkes sağlamalarının ardından kendi aralarında ateşi başlatmışlardı. Aralarındaki savaşta ağır eleştiri ve bazen hakarete varan sözlerle saldırılar düzenliyorlardı.

Fakat Netanyahu'yu hedefe yerleştirenler durumu kendi siyasi hesapları için istismardan başka bir şey yapmıyorlar. Çünkü onlar da iyi biliyorlar ki Netanyahu, Filistin halkını ve onu savunan direnişi teslim olmaya zorlamak için elindeki bütün kartları kullandı. Saldırganlıkta ahlâksızlığın son raddesine ulaştı; psikolojik savaşın bütün araçlarından ve tüm tehdit malzemelerinden yararlandı. İki kere geçici ateşkesi aniden bozarak Filistin halkını gafil avlamaya çalıştı.

İşgal rejimi daha önce bu kadar uzun süreli bir yıpratıcı savaşa girmemişti. Çünkü savaş sadece belli bir bölgede değil tüm işgalci toplumda ve etkin bir şekilde hissediliyordu. Uluslararası havaalanlarının tehdit altına girmesi sebebiyle seferlerin çoğunun iptali işgal rejimini dünyadan izole ederken tüm işgal toplumunda da bir panik havası hâkim olmuştu. Turizm sektörü başta olmak üzere birçok sektörde çalışma ya tamamen durmuş ya da çok düşük düzeylere inmişti. O yüzden işgalcilerin büyük önem verdikleri ekonomi de ciddi kan kaybediyordu. Askeri kayıplar kamuoyuna açıklanandan çok fazlaydı.

Bazıları Netanyahu'ya "terör örgütüyle anlaştınız" eleştirilerinde bulundular. İşgalci siyonistlerin burada meşru gördükleri yönetimin sergilediği vahşeti onaylamalarını bir kenara koyalım. Fakat en azından başlarındaki adamın savaşta kimi karşısına alıyorsa, ateşkes ve pazarlıkta da onu muhatap almak zorunda olduğunu bile görmek istemiyorlar. Taşladıkları adamın aslında bükemediği eli öpmek zorunda kaldığını, bunu yapmaması durumunda gidişatın kendilerini de çok zor durumda bırakabileceğini kabullenmek istemiyorlar. Bu tutumları onların aslında kendi aralarında da hiç insaflı olmadıklarını gösteriyor. İşgalci sürekli kan kaybetmeseydi zaten böyle bir pazarlığa razı olmayacaktı. Onu pazarlığa zorlayan kendi uzlaşmacılığı değil direnişin köşeye sıkıştırmasıdır.

Fakat direniş karşısında yenilgiyi kabul etmek zorunda kalmasında muhaliflerinin önüne koyabileceği çok güçlü mazeretlerinin olmasına rağmen Netanyahu siyasi cephede de yenilecek. Çünkü savaşı isteyen ve ateşleyen o oldu. O yüzden kendisini eleştiren siyonistler; Netanyahu'nun sürekli Filistin direnişini dağıtacak kişi olduğunu söylediğine dikkat çekerek "şimdi bakalım ne diyecek?" diye soruyorlar.

O diyeceğini dedi. 2009'da Ehud Olmert'in 22 gün süren savaşta aldığı yenilgi siyasi hayatına mal olmuştu. Netanyahu, 51 gün zorladı. Kuvvetli ihtimalle Olmert'in durumuna düşmek istemediği için. Ama daha kötü bir sonuçla çıkmayı kabullenmek zorunda kaldı.

Direnişe Yönelik Eleştirilere Cevaplar

30 Ağustos 2014 Cumartesi, Yeni Akit

Gazze'ye yoğun saldırıların sürdüğü dönemde siyonist saldırganlığın insafsızlığından dolayı direnişe çeşitli eleştirilerde bulunuldu. Aslında kararlılıkla sürdürülen mücadele sonucu kazanılan zafer aynı zamanda o eleştirilere de cevap oldu. Ancak eleştirilere cevap açısından bazı hususlara özellikle dikkat çekmekte de yarar görüyorum.

Filistin halkı ve onun hukukunu savunan direniş hareketleri normalde vatanlarının işgal edilmiş, haklarının gasp edilmiş olması sebebiyle işgale karşı savaşı başlatma hakkına sahiptir. Çünkü meşru mücadele veren taraf Filistin tarafıdır. Siyonist işgalci ise sınır tanımayan şiddetle gayri meşru işgalini sürdürmek istediğinden savaşı esasta gayri meşrudur. Üstelik temelde gayri meşru olan savaşında baskın çıkabilmek için de tamamen gayri meşru yöntemlere, uluslararası hukuka, savaş hukukuna göre yasaklanmış uygulamalara başvuruyor. Dolayısıyla eleştirilmesi gerekenler bütün bu uygulamalara karşı savunma haklarını kullananlar, vahşetin önünü kesmeye çalışanlar değil bu vahşete başvuran saldırganlardır.

Siyonist saldırganların güçlü oldukları, tahrip gücü yüksek silahlara sahip oldukları ve saldırılarında insaf ölçülerine riayet etmedikleri için tahrik edilmemeleri gerektiği iddiasından yola çıkılarak yapılan eleştiriler de haklı ve insaflı değildir. Çünkü meşru haklarını ve işgal edilmiş yurdunu kurtarma hakkından dolayı savaşı başlatma hakkına sahip olmasına rağmen başlatan, ateşleyen taraf Filistin direnişi olmadı.

Direnişin, işgalcinin savaşı başlatmada kullanabileceği gerekçeleri oluşturduğu eleştirileri de haklı değildir. İşgal rejimi kendine güvendiği zaman saldırıyı planlamakta tereddüt etmiyor; planladığı zaman da gerekçeyi kendi eliyle oluşturup direnişçilerin üzerine atmakta zorluk çekmiyor. Gazze'ye yönelik son saldırısında da gerekçeyi aslında kendi eliyle oluşturdu. Çünkü savaş ve saldırıyı planlamış, planını uygulamaya geçirme konusunda da kararını vermişti.

O yüzden siyonist işgalci karşısında acziyet göstermek onu asla insafa getirmez ve bugüne kadar da getirmemiştir. Siyonist vahşet ve saldırganlığı geri adım atmaya zorlayacak etken sizin acziyetiniz ve ondan insaf dilenmeniz değil bütün zorlukları göze alarak direnme konusunda göstereceğiniz kararlılıktır.

Direnişin silahlarıyla işgalcinin silahları arasında tahrip gücü yönünden fark olmasının Filistinliler tarafında zayiatın çok daha fazla olmasına yol açtığı dolayısıyla o güçlü silahlar karşısında bu silahların kullanılmasının anlamsız olduğu iddiasıyla yapılan eleştirilerde de işin şu tarafı düşünülmüyor: Siz elinizdeki silahları kullansanız da kullanmasanız da düşman, nihai hedefine direnişin tamamını etkisiz hale getirmeyi, elindeki bütün silahları toplamayı, liderlerini öldürmeyi veya tutuklamayı, halkını şartsız teslim olmaya zorlamayı amaçladığı savaşında elindeki o tahrip gücü yüksek silahları yine kullanacak. Ama sizin elinizdeki silahların tahrip gücü onlarınkine oranla çok daha düşük olsa da kullandığınız zaman caydırıcı etki yapıyor. Eğer ki bu silahlar kullanılmış olmasaydı işgalci saldırılarını yine gerçekleştirecek ve direnişin en seçkin elemanlarını ya şehit ederek tasfiye edecek ya da ellerini kollarını bağlayarak işgal zindanlarındaki tutsaklar kervanına katacaktı. Yani bugün gelinen noktada, işgalcinin kaybına nispetle daha ağır bir bedel ödenmesi suretiyle de olsa bir zafer kazanıldı. Ama bu direnişle, kararlılıkla, zulme göğüs germekle oldu. Teslimiyetle asla kazanılamayacaktı. Üstelik teslim olduğunuz zaman haklı ve meşru mücadele içinde olan Filistin halkının kaybı çok daha fazla, siyonist işgalcilerin kaybı ise çok daha az olacaktı.

Bu açıdan ümmetin onuru için büyük fedakârlıklar göstererek önemli zafer elde eden mücahitlerin cephede kazandıklarının medya saldırılarıyla yıpratılmasına fırsat verilmemesi için gerçekleri ters yüz etmeye çalışan çarpıtmalara karşı da dikkatli olmak gerekir.

İrtibatlı Yazılar:

Vahşi Düşmana Karşı Onurlu Zafer
Filistinli Yavruları Öldürebilirsiniz!
Hamas, Üç Yahudinin Öldürülmesini Üstlendi mi?
Kanla Beslenen Siyonistin Kan Nöbeti
Vahşi Siyonist İnsan Avında
Beş Bin Filistinliye Karşı Üç İşgalci Rehine
İşgalcinin Seçim Yatırımı: Katliam