İsrail'de Toplumsal Çöküş

Balık Baştan Kokuyor

Waizman Hakkında Yolsuzluk Soruşturması

"İsrail'de toplumsal çöküş" devletin zirvesindekilerden başlıyor. Cumhurbaşkanı Ezer Waizman çürümeden nasibini almış olanlardan hatta başı çekenlerden. Waizman hakkında uzun süreden beridir bir yolsuzluk soruşturması sürdürülüyor. Waizman, Edward Sarussi adlı bir Fransız iş adamından rüşvet almakla ve aldığı parayı yetkili devlet organlarına ibraz etmeyerek vergi kaçırmakla suçlanıyor. İsrail polisi, 75 yaşındaki Waizman'ın bu konuda birkaç kez ifadesini aldı. Waizman sonuçta milletvekilliği döneminde Fransız işadamı Edward Sarussi'den 500 bin dolar rüşvet aldığını itiraf etti.

Bu iş sadece Waizman'ın değil bütün siyonist yöneticilerin yaptığı bir iştir. Siyonist işgal devleti de zaten kendisine çeşitli hile yollarıyla aktarılan yardımlarla ayakta duruyor. Bu yardımların bir kısmı da tabii ki yöneticilerin ceplerine iniyor. Ama siyonist işgal yönetimi Waizman hakkında bu dosyayı açarak ve konuyu kamuoyuna yansıtarak İsrail hakkında "kanun devleti" imajı oluşturmaya çalışıyor. Oysa İsrail bir zulüm devletidir ve aynı zamanda bir ırkçı yönetimdir. Ama bu tür hile yollarıyla dünya kamuoyunu yanıltmayı başarabilmektedir. Bunda tabii ki en çok hizmetindeki medya organlarından yararlanıyor. Çünkü kendisinin kasasına akan dış yardımların bir kısmı da söz konusu medya organlarının sahiplerinin ve oralarda yazı yazanların ceplerine akıyor.

Barak'a da Yolsuzluk Suçlaması

İsrail'in Netanyahu'dan sonraki başbakanı Ehud Barak hakkında da seçim kampanyası döneminde yasal olmayan yollardan para temin ettiği gerekçesiyle soruşturma açıldı. Yürütülen soruşturmada Barak'ın İngiltere başbakanı Tony Blair'a yakın bir kişi olan Lord Abraham Lewy'den seçim kampanyası için yasal olmayan yollardan para temin ettiği ortaya çıkarıldı. Sunday Times'in verdiği bir habere göre kendisi de yahudi asıllı olan İngiltere lordu Abraham Lewy, Barak'a ve yandaşı politikacılara seçim kampanyalarında kullanmaları üzere oldukça büyük miktarlarda para vermişti.

İzak Mordohay Hakkında "Cinsel Tecavüz" Soruşturması

ABD başkanı Clinton'dan sonra şimdi de İsrail'in eski Savunma bakanı İzak Mordohay hakkında cinsel tecavüz olayından dolayı soruşturma başlatıldı. İsrail'in tanınmış gazetelerinden Yediot Aharanoot gazetesinin yazdığına göre İsrail polisi, eski Savunma bakanı İzak Mordohay hakkında bürosunda çalışan hizmetli bayanlardan birine cinsel tecavüzde bulunduğu iddiasına binaen bir soruşturma başlattı. Verilen bilgilere göre soruşturma, hükümetin yargı müsteşarı Elyakim Rubinştayn ve Devlet Başsavcısı bayan Adna Arbil'in isteği doğrultusunda başlatıldı.

Yediot Aharanoot'un yazdığına göre İzak Mordohay bundan birkaç ay önce, bürosunda çalıştırdığı 23 yaşındaki genç bir bayana "yakınlık" teklifinde bulundu. Kız ise onun bu teklifine olumlu cevap vermedi. Bununla birlikte anne babasına ve ailesinin diğer fertlerine kendisine yapılan bu teklifi iletti. Bu arada geçen birkaç ay içinde Mordohay kıza fiili bir baskı yapma cesaretinde bulunamadı. Fakat soruşturmanın başlatılmasından birkaç gün önce kızı bürosuna çağırdı ve kapıları kapattı. O sırada epey bir süre birlikte içeride kaldılar. Kız dışarı çıktığında ağlıyor ve kendisinin kurtarılması için hıçkırıyordu. Bu olaydan sonra genç kız Mordohay'ın bürosundan ayrılıp hızla anne babasının yanına gitti ve onlara başına gelenleri anlattı.

Kızın anne babasının verdiği bilgilere göre kız bu olayın ertesi günü durumu Rifka Şekid adlı bir bayan avukata iletti. Bu avukatın devreye girmesiyle durum Knesset başkanına ve ilgili Knesset üyesine iletildi ve polis tarafından soruşturma başlatılması için talepte bulunuldu.

Tecavüze uğrayan kız, başına gelenlerle ilgili olarak polise gereken bütün bilgileri vereceğini açıkladı. Öte yandan polisin elinde, tecavüze uğrayan kızın verdiği bilgiler dışında da önemli deliller bulunduğu bildirildi. Bunlardan biri de Mordohay'ın özel bürosunun bayan müdürünün çekmiş olduğu ve Mordohay'ın genç kızı olayı polise şikayet etmekten vazgeçmeye ikna etme konuşmalarını içeren kasetti. Bu kasetin polisin elinde olduğu haberini ise İsrail radyosu yayınladı.

Kuzey Irak kökenli yahudilerden olan 56 yaşındaki İzak Mordohay, Netanyahu'nun hükümetinde Savunma bakanlığı görevini yürütmüştü. Halen de Orta Yol Partisi'nin genel başkanı olarak politik çalışmalarını sürdürüyor. Mordohay daha çok saldırgan içerikli açıklamalarıyla ve siyonist terörü savunan görüşleriyle tanınıyor. Buna rağmen partisinin adını "Orta Yol Partisi" koyması işgalci siyonistlerin kavramları nasıl kamuflaj aracı olarak kullandıklarını gösteriyor.

Sadece Mordohay mı?

Cinsel tecavüz, rüşvet alma, hesabına para geçirme vs. gibi ahlaki suçlar İsrail'de sadece Mordohay'ın sorunu değil. En üst düzey devlet yetkililerinin tamamına yakını hakkında bu tür suçlardan dolayı açılmış soruşturma dosyaları var. Eski başbakan ve Likud Partisi'nin eski genel başkanı Benjamin Netanyahu hakkında yasal olmayan yollardan mal edinme ve ihtilastan dolayı açılmış bir soruşturma dosyası var. Netanyahu bu soruşturma yüzünden Likud Partisi'nin genel başkanlığından istifa ederek bu görevi "Beyrut kasabı" diye ün kazanan ve Sabra ve Şatilla katliamlarının sorumlusu olarak bilinen Ariel Şaron'a terk etti. Waizman ve Barak hakkındaki rüşvet alma ve ihtilas dosyalarından yukarıda söz ettik.

Ahlaki çöküntü aslında İsrail'in sadece yöneticileriyle ilgili değil bütün "İsrail toplumu"nu sarmış bir sorun. Örneğin uyuşturucu kullanımının, fuhşun ve benzeri fiillerin özellikle yahudi gençleri arasında oldukça yaygın olduğu ve gittikçe yayıldığı İsrail gazetelerinde zaman zaman gündeme getiriliyor. Yahudi genç kızların pazarlanması için yapılan fuhuş ticaretiyle ilgili haberlerden derlediğimiz bazı bilgileri aşağıda aktaracağız. Ancak ondan önce kendi öz kızına tecavüz eden bir hahamdan söz etmek istiyoruz.

Kızına Tecavüz Eden Haham

Bazı İsrail kaynakları 52 yaşında bir hahamın öz kızına tecavüz etmek suçuyla tutuklandığını haber verdiler. Kol Hair adlı gazetenin ayrıntılı bir şekilde verdiği habere göre olay, hahamın 15 yaşındaki kızının polise şikayette bulunması üzerine ortaya çıktı.

Yapılan araştırmalar sonucunda hahamın kızına yaklaşık iki yıldan buyana yani kızının 13 yaşına girdiği tarihten buyana tecavüz etmekte olduğu ortaya çıktı. Karşı karşıya olduğu durumdan rahatsız olmaya başlayan kız bir gün kendi kız arkadaşlarına maruz kaldığı muameleden söz etti. Bunun üzerine arkadaşları onu babasını polise şikayet etmesi için teşvikte bulundular. Bunun üzerine kız durumu polise bildirdi ve polis de öz kızına tecavüz eden hahamı tutukladı.

Haham poliste verdiği ifadede kızıyla cinsel ilişkide bulunduğunu itiraf etti, ancak bunu eşinin yani çocuğun annesinin izniyle yaptığını, kızına da böyle bir ilişki için hiçbir baskı yapmadığını, zora başvurmadığını söyledi. Hahamın bu açıklaması üzerine polis anneyi de tutuklayıp ifadesini aldı. Ancak anne kendisinin böyle bir şeyden haberinin olmadığını iddia etti. Cinsel tecavüze maruz kalan kız ise polise verdiği ifadede annesinin de durumdan haberinin olduğunu ve kendisine böyle bir şeye razı olması için baskı yaptığını söyledi.

Olayla ilgili değerlendirmede bulunan bazı yorumcular, birtakım aşırı dinci hahamlar arasında bu tür sapıklıkların yaygın olduğunu, bu kişilerin Tevrat'taki ve diğer dini kaynaklardaki hükümleri kendi kafalarına göre yorumlayarak bu tür fiiller için çıkış yolu bulduklarını iddia ettiler. Yapılan yorumlarda aşırı dinci hahamların bu şekilde dini hükümleri saptırmalarının ve kafalarına göre tevil etmelerinin aralarında bu tür ahlaki sapmaların ve çirkin fiillerin gittikçe yaygınlaşmasına yol açtığına da dikkat çekildi.

Hadiseyle ilgili haberler Kol Hair dışındaki bazı İsrail kaynaklarına da yansıdı

İsrail'de Fuhuş Ticareti

İsrail'in yine tanınmış gazetelerinden olan Maariv gazetesinin verdiği bilgilere yahudi fuhuş tacirleri, yahudi kızları Eriha'daki gazinonun müşterilerine pazarlamak için tuzağa düşürüyorlar. Bu konudaki haber Maariv gazetesinin 7 Mart 2000 tarihli sayısında yayınlandı. Gazetenin haberine göre, Gençlik Cemiyeti bu konuda bir rapor hazırlayarak İsrail'in parlamentosu olan Knesset'teki Kadının Konumunun Korunması Komitesi'ne sundu. Raporda yazıldığına göre, fuhuş tacirlerinin tuzağına düşen yahudi genç kızlar, özerk yönetimin sorumluluğuna giren Eriha'daki meşhur Casino'nun otelinde müşterilere takdim ediliyorlar.

İsrail'deki fuhuş ticareti sadece yahudi genç kızların fuhuş ağına düşürülerek Eriha'daki Casino'nun otelinde müşterilere sunulmasından ibaret kalmıyor. Bunun yanı sıra dışarıdan kadın ithal edilmesi işi de yapılıyor. Bu konu ise Knesset'in yukarıda sözünü ettiğimiz komitesinin bir oturumunda tartışıldı. Bu konuyla ilgili haberlerde bildirildiğine göre fahişe kadınların ithal edilmesi işleminde çoğu zaman Internet ilanlarından yararlanılıyor. Internet yoluyla fuhuş ticareti yapanlar, pazarladıkları kadınların fotoğraflarını Internet'teki sitelerinde yayınlıyor ve kendileriyle irtibat kurulmasının yollarını öğretiyorlar. İsrail'deki fuhuş tacirleri de bu yolları kullanarak kadın ithal ediyor ve pazarlıyorlar.

İsrail polisinin verdiği bilgilere göre de fuhuş ticareti dolayısıyla açılan dava dosyalarında artış var. 1997 yılı içinde fuhuş ticareti yüzünden açılan dava sayısı 279 olduğu halde 1999 yılı içinde bu sayı 506'ya çıktı. Bu rakam ise fuhuş yapmak veya yaptırmak sebebiyle değil bu işin ticaretini yapmak sebebiyle açılan dava dosyalarının sayısını veriyor. Yeni Aile Cemiyeti'nin avukatı bayan Eret Runeblom'un verdiği bilgilere göre dışarıdan kadın ithali işinde de dikkat çekici bir artış var.

İsrail'de fuhuş ticaretinin ne boyutlarda olduğunu anlamak için Tek Aile Cemiyeti adlı sivil kuruluşun verdiği bilgileri gözden geçirmenin yeterli olacağını sanıyoruz. Bu kuruluşun verdiği bilgilere göre sadece Tel Aviv bölgesinde bin adet fuhuş evi bulunuyor. Bunların büyük bir çoğunluğu da ruhsatsız çalışıyor. Yine aynı kuruluşun verdiği bilgilere göre bu fuhuş evlerinin her biri sahiplerine yılda 50 bin ile 100 bin dolar arası bir para kazandırıyor. Buralardaki fuhuş evlerinin müşterilerinin önemli bir kısmını ise yabancı işçiler oluşturuyor.

Cinsel Tacizler Had Safhada

İsrail'in en ileri gelen kadın derneklerinden olan Naamat yayınladığı bir raporunda İsrailli çalışan kadınların en az % 40'ının cinsel tacize veya saldırıya maruz kaldıklarını ortaya koydu. Kadınlara yönelik cinsel tacizler ve saldırılar genellikle çalıştıkları iş yerlerinde oluyor. Adı geçen dernek 2000 yılının "Dünya Kadın Günü" münasebetiyle yayınladığı raporda "Mordohay Skandalı"na da temas ederek, İsrail parlamentosu Knesset'in 1998'de "Kadınlara Çalışma Yerlerinde Cinsel Taciz ve Saldırıda Bulunulmasını Önleme Kanunu"nu çıkarmasından sonra bu tür saldırılardan şikayet eden çalışan kadın sayısının % 400 oranında arttığına dikkat çekti.

Devlet Kurumlarında Rüşvet

Rüşvet İsrail'in devlet dairelerinde de yaygın ve gün geçtikçe de yayılıyor. Kısa bir süre önce İsrail'in Amerika'daki askeri ataşesinin bile rüşvet aldığı ortaya çıkmış ve bu yüzden bir soruşturma başlatılmıştı. İsrail Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada araştırmanın son derece hassas olduğu ifade edilmişti. Söz konusu ataşenin İsrail'e askeri teçhizat ve güvenlik araçları satmak isteyen bir Kanada firmasından rüşvet aldığı ortaya çıkmıştı. Bu durum İsrailli yetkililerin dış temsilciliklerinde bile rüşvet almaktan geri kalmadıklarını gösteriyordu.

Eriha'daki Casino'ya İsrailli Akını

Eriha, Filistin'in Batı Yaka bölgesinde yer alan bir şehir. Batı Yaka'daki sekiz il merkezinden biri. Kahire Anlaşması'ndan sonra oluşturulan özerk yönetime Batı Yaka'da verilen ilk ve tek şehir burasıydı. Özerk yönetim, kontrolüne aldığı bu şehirde Avusturya'daki bir kumar şirketiyle anlaşarak modern bir Casino yani kumarhane açtı. Bu Casino'nun kurdurulmasının asıl amacı Filistin toplumunu ifsat etmekti. Gerçi bazı gençlerin özellikle de ihtiyaç sahibi ve işsiz gençlerin burada çalıştırılması suretiyle ifsat edilmesinde dikkate alınması gereken bir başarının sağlandığını söylemek zorundayız. Ancak İsrail işgal devleti bu Casino konusunda ummadığı ve planında olmayan bir durumla da karşı karşıya geldi. Daha önce Kıbrıs'a ve Türkiye'deki kumarhaneler kapatılmadan önce Türkiye'ye gelen yahudi kumarbazlar şimdi akın akın Eriha'daki kumarhaneye gidiyorlar. Çünkü İsrail'in kontrolündeki bölgelerde kumarhane açılması ve kumar oynatılması yasak. Bu yüzden şimdi yahudi kumarbazlar: "Eriha'daki kumarhaneye para akıtacağına kendi kumarhanemizi kuralım" diye seslerini yükseltmeye başladılar. Gerçi bunu önceden de söylüyorlardı. Ama söylediğimiz sebepten dolayı şimdi biraz daha yüksek sesle bağırmaya başladılar.

Şimdi bir de bu konudaki bilgileri gözden geçirelim:

İsrail İşadamları Birliği'nin yaptığı açıklamaya göre İsrailliler, geçtiğimiz yıl içinde yani 1999 yılı boyunca Eriha'daki Casino'da kumar için 100 milyon dolar harcadılar. Verilen bilgilere göre söz konusu kumarhaneyi günde ortalama 3000 yabancı ziyaret ediyor ve bunların büyük çoğunluğunu İsrailliler oluşturuyor. İsrail İşadamları Birliği'nin konuyla ilgili olarak hazırladığı bir rapora göre Eriha'da güvenlik ortamı yani özerk yönetimin onlar için sağladığı güvenlik ortamı İsrailli kumarbazlar için bir teşvik unsuru oluyor. Bu yüzden daha önce çeşitli Avrupa ülkelerinin başkentlerine giden yahudi kumarbazlar son zamanlarda Eriha'daki kumarhaneye yönelmeye başladılar. Yahudi kumarbazların burayı tercih etmelerinin bir diğer sebebi ise Eriha'nın yakın olması, dolayısıyla yol masraflarının az olması.

Öte yandan İsrail'in kumar yasağını kaldırması talepleri de artmaya başladı. Knesset (parlamento)'nun Maliye Komitesi başkanı Eli Goldşimit, İsrail hükümetinin artık kumarhane yasağını kaldırması ve kumarhanelerin açılması için ruhsat vermeye başlaması gerektiğini söyledi. Goldşimit'in bu talebinde dayandığı gerekçe ise İsraillilerin paralarının Filistinlilerin ceplerine akmasını önlemek. Goldşimit: "İsraillilerin paralarının Filistinlilerin ceplerine akmasının hiçbir haklı gerekçesi olamaz" diye konuştu. İsrailli kumarbazlar, kendi kumarhanelerinin Nakab ve Eylat çöllerine kurulmasını öneriyorlar.

İsrailli kumarbazların gittikleri tek kumarhane tabii ki Eriha'daki kumarhane değil. Mısır'ın ünlü turistik şehri Taba'daki kumarhanelere de büyük ilgi gösteriyorlar. Kızıldeniz kıyısındaki bu şehirde birçok kumar salonu bulunuyor. Büyük kumarlar oynamak isteyenler ise yine Avrupa ve Amerika'daki kumarhanelere yönelmeye devam ediyorlar.

Bu arada yahudilerin Eriha'nın lanetli şehir olduğuna inandıklarını hatırlatalım. Bu açıdan özerk yönetimin ilk kumarhanesini Eriha'ya kurması düşündürücü.

"İsrail Ailesi" Çöküşte

Yahudilerin ileri gelen hahamlarından Eli ben Dohan gerçekleştirdiği bir basın toplantısına: "Ne yazık ki İsrail ailesi çökmektedir" ifadesiyle başlamıştı. İşte "İsrail ailesi"nin çöküşünü haber veren bilgiler:

Her üç evlilikten biri boşanmayla sonuçlanıyor. 1999 yılında resmi yani Tevrat kurallarına göre gerçekleştirilen evlilik sayısı 26.500'ü bulurken, yine Tevrat esaslarına göre boşanma gerçekleştirilmesi için mahkemelerde 8.604 boşanma davası açıldı. En fazla boşanmanın gerçekleştiği şehir ise Tel Aviv.

Yukarıda verdiğimiz rakamlar resmi makamların kabul ettiği yani Tevrat kurallarına göre gerçekleştirilen evliliklerle ilgili. Fakat artık bütün evlilikler bu kurallar çerçevesinde gerçekleştirilmiyor. "Geleneksel evlilik" denilen ve her yahudi unsurun daha önce yaşadığı bölgelerde gördüğü geleneklere göre gerçekleştirdiği evlilikler de bir hayli arttı. Bu evliliklerin tercih edilmesinde boşanmanın getirdiği yükümlülüklerden kendini kurtarma amacının taşınması da etkili oluyor. Bu gibi evliliklerde bazen kadınla erkek yıllar boyu birlikte yaşıyor, bu arada hiçbir resmi işlem yaptırmıyor sonra da mahkemeye başvurmadan, karşılıklı bir hak talebinde bulunmadan boşanıyorlar ve herkes kendine yeni bir "hayat dosyası" açıyor. İsrailli sosyologlar bu tarz evliliklerin yaygınlaşmasının "İsrail ailesi"nin çökmesinde en önemli etken olduğuna dikkat çekiyorlar. Sosyologlar bu çöküşün toplumsal çöküşü de beraberinde getireceğine dikkat çekiyorlar. Söz konusu tarzdaki evliliklerin gittikçe yaygınlaştığı, dini kurallara göre gerçekleştirilen ve resmi makamlarca tanınan evliliklerin azalmasından da anlaşılıyor. Örneğin 1977'de dini kurallara göre gerçekleştirilen evlilik sayısı 21.000 iken, 1999 yılında bu tarz evlilik 26.500 oldu. Oysa "İsrail toplumu" olarak nitelendirilen toplumda doğal nüfus artışının % 2,5 oranında gerçekleştiği sanılıyor. Buna ek olarak geçen 22 yıl içinde, dünyanın değişik yörelerindeki yahudi azınlıkların işgal altındaki Filistin topraklarına nakledilmesi suretiyle de yahudilerde önemli miktarda bir nüfus artışı gerçekleşti.

Uyuşturucu Kaçakçılığında İsrail Uzman Yetiştiriyor

Amerika'da daha yakın zamanda 27 İsrailli bir uyuşturucu kaçakçılığı şebekesini yönlendirmekten dolayı göz altına aldı ve bunlardan 5'i tutuklandı. Yapılan açıklamada şebekenin asıl idarecisi durumundaki İsraillinin ise kaçmayı başardığı bildirildi. Yapılan araştırma sonunda bu ekibin "İsrail"deki uyuşturucu şebekesiyle doğrudan irtibatının olduğu ve Amerika'ya daha önce tam 502 milyon dolar değerinde uyuşturucu soktukları ortaya çıkarıldı. Uyuşturucu Kaçakçılığıyla Mücadele ekipleri yakalananların yanında ayrıca 507 milyon dolar değerinde uyuşturucu ve 550 bin dolar para yakalamışlardı. Bu sadece bir örnek. Daha önce Orta Amerika ülkelerinden Kolombiya'da yaşanan uyuşturucu savaşlarında uyuşturucu kaçakçılarını İsrail ordusundan emekli subayların eğittikleri ortaya çıkmıştı. Mısır'ın İsrail'le Camp David Anlaşması imzalamasından sonra bu ülkedeki uyuşturucu kullanımında çok belirgin bir artış oldu. Bu artışta İsrail'deki uyuşturucu mafyasının önemli rolünün olduğu yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıktı.

İsrail'in uyuşturucu mafyası Batı'da Orta Afrika'ya ve Amerika'ya kadar uzanırken doğuda Tayland'a kadar uzandı. Reuters Ajansı'nın verdiği bir habere göre Tayland iki İsrailliyi uyuşturucu kaçakçılığından suçlu bularak idama mahkum etti. Bunlar Jozef Ohafa ve Abraham Hori adlı iki İsrailliydi. Bu hüküm üzerine İsrail, Tayland'a bir nota vererek mahkum edilen iki kişinin idam edilmesi durumunda Tayland'la ilişkilerinin bozulacağını bildirdi. İsrail Dışişleri bakanı David Levy de Tayland Dışişleri bakanıyla irtibat kurarak idam hükümlerinin uygulanmasının vahim sonuçları olacağını bildirdi. Aynı şekilde İsrail cumhurbaşkanı Waizman da Tayland kralına bir mektup yazarak söz konusu iki kişi hakkındaki hükmün değiştirilmesi talebinde bulundu.

İsrail'in uyuşturucu mafyası Nakab bölgesinde açtıkları tarlalarında uyuşturucu yapımında kullanılan bitkileri yetiştiriyor. Buralarda yetiştirilen bitkilerin gece saatlerinde İsrail Ulusal Su Şirketi'nden çalınan sularla sulandığı Yediot Aharanoot adlı İsrail gazetesinde yayınlanan bir haberde dile getirildi. Suyun gece saatlerinde çalındığı iddiaları ise olayın arkasında duran "devlet eli"ni gizlemekten başka bir amaç taşımıyordu. Bu olay aslında İsrail'deki uyuşturucu mafyasının devlet yetkilileriyle de ortak olduğunu gözler önüne sermektedir.

Ne var ki İsrail'deki uyuşturucu mafyası sadece dışarıya uyuşturucu satmakla, dünyanın değişik ülkelerindeki uyuşturucu mafyasıyla irtibat kurmakla yetinmedi. Bizzat "İsrail toplumu"nda da uyuşturucu kullanımının artmasına sebep oldu. Çünkü onlar için kazancın başladığı yerde bütün ulusal kaygılar ve ahlaki değerler yok oluyordu.

İsrail Okullarında Uyuşturucu Salgını

İsrail işgal rejiminin okullarında uyuşturucu kullanımının hızlı bir şekilde yayılması işgal yönetimini ciddi şekilde endişelendiriyor. İsrail polisi bazı okullarda yaptığı araştırmalarda bu okullarda uyuşturucu kullanımının hayli arttığını ve uyuşturucu tüccarlarının yahudi öğrenciler arasında oldukça faal olduklarını tespit etti. Polis adına açıklama yapan bir kişi, güvenlik güçlerinin Hayfa'daki bazı okullarda yaptığı baskın ve araştırmalarda öğrencilerin sınıflarda bile uyuşturucu toplantıları düzenlediklerini dile getirdi. Yine aynı kişinin açıklamasına göre polis sorgulanan öğrencilerden bazılarının doğrudan uyuşturucu tüccarlarıyla işbirliği içinde olduklarını tespit etti. Uyuşturucu kullandıklarından ve kullanımını teşvik ettiklerinden şüphelenilen öğrencilerin birçoğunun zengin ve bölgenin tanınmış ailelerine mensup oldukları bildirildi.

Askerler Arasında da Uyuşturucu Kullanımı Yaygın

İsrail işgal rejiminin askerleri arasında da uyuşturucu kullanımının oldukça yaygın olduğu değişik kaynaklarda dile getirildi. Özellikle Güney Lübnan sendromunun işgalci askerler arasında uyuşturucu ve intihar salgının artmasında önemli etkisinin olduğu biliniyor. Hatta İsrail'i Güney Lübnan'dan çekilme kararı vermeye zorlayan sebeplerden birinin de bu olduğunu söyleyebiliriz.

İsrail Piyade Birlikleri Komutan Vekili General Even Roconis yaptığı bir açıklamada İsrail askerlerinin % 1'inin uyuşturucu bağımlısı olduğunu, uyuşturucu bağımlılarının da % 25'inin yeni göçmenlere mensup olduklarını ifade etti.

Uyuşturucu salgını cezaevlerinde çok daha fazla etkili durumda. Polis İstihbarat Dairesi tarafından hazırlanan bir rapora göre özellikle yeni yahudi göçmenlerden cezaevlerine girenlerin % 35'i uyuşturucu kullanıyor veya ticaretini yapıyor.

Suç Oranlarında Artış

İsrail emniyet teşkilatının hazırladığı bir raporda İsrail toplumunda suç oranında önemli oranda bir artış gözlendiği dile getirildi. 1999'un ikinci yarısında hazırlanıp hükümetin dikkatine sunulan raporda İsrail toplumunda son yıllarda işlenen suç oranlarındaki artış oranlarına dikkat çekiliyordu.

Rapor daha sonra İsrail'in tanınmış gazetelerinden Yediot Aharanoot'ta da yayınlandı. Raporda İsrail toplumundaki suç sayısında son yıllarda sabit bir artış gözlendiğine dikkat çekiliyordu. Buna göre 1994'ün ilk altı ayında toplam 140 bin suç dosyası açılmıştı. Bu sayı 1995'in ilk altı ayında 146 bine çıktı. 1996'ın ilk altı ayında ise suç sayısı 150 bine çıktı. 1997'in ilk altı ayında toplam 171 bin 302 suç dosyası açıldı. 1998'in ilk altı ayında ise bu sayı 192 bin 710'a çıktı. Yani 1998'de 1997'ye nispetle suç sayısında % 12,5 oranında bir artış gerçekleşmişti. Bu artış trendi 1999'da daha da yükseldi ve 1999'un ilk altı ayında açılan suç dosyası 210 bine çıktı.

İstatistik verilere göre İsrail toplumunda bir yıl içinde işlenen suç sayısı göz önünde bulundurulunca yılda ortalama 12 kişiye bir suç düşmektedir. Eğer çocuk yaştakiler bu oranlamanın dışında tutulursa ortalama 8 kişiye bir suç düşer. Bunlar tabii ki polise veya mahkemeye yansımış olan suçlar. Polise veya mahkemeye yansıtılmayan küçük çaplı suçlar ise bunun dışında. Yani "İsrail toplumu" olarak nitelendirilen ve dünyanın değişik yörelerinden göç ettirilen yahudilerle oluşturulmuş bir tür "montaj toplum"un fertlerinden ortalama her sekiz kişiden biri yılda bir kere mahkemeye veya polise intikal eden bir suç işlemektedir.

Maariv gazetesinin yazarlarından Rofin Şabira konuyla ilgili bir değerlendirmesinde İsrail toplumunda suç sayısındaki hızlı artışı ekonomik sıkıntılara, işsizliğin artmasına ve uyuşturucu bağımlılarının çoğalmasına bağlıyordu. Fakat bizim gördüğümüz kadarıyla ahlaki çöküş en önemli sebep.

"İsrail Toplumu"nda Cinayetlerde Artış

Yukarıda İsrail emniyetinin İsrail toplumundaki suç oranında artışla ilgili bir raporundan bazı özet bilgiler aktardık. Aynı rapora göre en fazla artış cinayet, cinayete teşebbüs ve silahlı gasp kategorilerine giren suçlarda gerçekleşmişti. Bu kategorilere giren suçlardaki artış % 7 oranındaydı. Rapora göre bu kategorilere giren suçlarla ilgili olarak 1998'in ilk altı ayında toplam 4200 dosya açılmasına rağmen 1999'un ilk altı ayında açılan dosya sayısı 4500'ü bulmuştu.

Tel Aviv polis teşkilatı şehirdeki cinayetlerle ilgili bir rapor hazırladı. Raporda, İsrail hakimiyetinde bulunan şehirlerin nüfusça en kalabalığı olan Tel Aviv'de cinayetlerde ve şiddet olaylarında belirgin bir artış olduğu dile getirildi. Cinayetlerde ve şiddet olaylarında birinci sırada ise resmi okullardaki ya da değişik eğitim kurumlarındaki öğrencilerin bu kategoriye giren fiilleri geliyor. Raporda 1999 yılı içinde Tel Aviv'de işlenen cinayetlerin ve şiddet olayların genel bir istatistiğine de yer verildi. Buna göre 1999'da öğrenciler arasındaki şiddet olaylarında bir önceki yıla oranla % 31,7 oranında artış gerçekleşmiş. Tel Aviv'de sadece öğrenciler arasında gerçekleşen şiddet olaylarının sayısı ise 386. Yine öğrenciler arasındaki hırsızlık ve gasp olaylarında ise bir önceki yıla kıyasla % 6,7 oranında bir artış olmuş.

İsrail Sanayi Korsanlığında Birinci Sırada Yer Alıyor

Uluslararası Korsan Ürün Üretme Suçlarına Karşı Savaş adlı kuruluş ABD Dışişleri Bakanlığı'na verdiği bir raporda İsrail'in sanayi korsanlığında ileri gitmesine dikkat çekerek bu durumun düzeltilmesi talebinde bulundu. Raporda İsrail'deki sanayi kuruluşlarının korsan ürünler piyasaya sürerek o ürünlerin asıl sahiplerinin haklarını ihlal ettikleri dile getirildi. Raporda İsrail'in sanayi korsanlığı yapan ülkeler listesinde ikinci sırada yer aldığına dikkat çekilerek, normalde bu gibi ülkelerin ürünlerine uygulanan gümrük vergilerinin artırılması gibi birtakım ticari cezalara maruz bırakıldıkları dile getirildi. Raporda ayrıca İsrail'in sanayi ürünlerinin orijinalliğini gösteren simgeleri çalarak taklit ettiği ve bütün hatırlatmalara rağmen bunun önüne geçilmediği de ifade edildi. Konuyla ilgili olarak ABD Dışişleri Bakanlığı'na rapor verilmesi ve normalde sanayi korsanlığı yapan ülkelere birtakım ticari cezalar uygulandığının hatırlatılması ABD'nin İsrail'e ceza uygulanmasını engellediğini ima ediyordu.

İsrail Askerleri Arasında İntihar Salgını

Karşı karşıya bulundukları stres ve sıkıntı bazı İsrail askerlerini intihara yöneltiyor. Raporlara göre 1999 yılının ilk dokuz ayında intihar eden İsrail askerlerinin sayısı otuzu buldu. Biz bu bilgileri Eylül 1999'da gerçekleşen iki intihar olayı münasebetiyle yayınlanan raporlara dayanarak verdiğimizden 1999'un ilk dokuz ayıyla ilgili rakamları veriyoruz. Çünkü daha sonra gerçekleşen intiharlarla ilgili kesin rakamlara ulaşamadık.

İsrail kaynaklarının verdiği haberlere göre 1999'un Eylül ayında iki İsrail askeri ayrı ayrı iki yerde intihar etti. Bunlardan biri Sarfend askeri kampında arkadaşlarının arasında elindeki silahıyla kendini vurdu. Diğeri de Tel Aviv yakınlarındaki evine izine gittiği sırada bol miktarda zehir içerek intihar etti. İsrail askeri polisi her iki intihar olayıyla ilgili olarak soruşturma başlatıldığını ve intihar sebeplerinin araştırıldığını bildirdi, ancak intihar eden askerlerin isimlerini vermedi.

İsrail ordusunun ileri gelenleri bu tür intihar olaylarının daha da artmasından endişe ediyorlar. İntihar olayları diğer askerleri de moral yönden yıpratıyor ve sıkıntıya sokuyor. Moral çöküntü, stres ve sıkıntı İsrail askerleri arasında intiharın dışında da birtakım olumsuz gelişmelerin yayılmasına yol açıyor. Bunların başta geleni ise uyuşturucu kullanımı. Uyuşturucu kullanımı İsrail askerleri arasında oldukça ciddi bir sorun. Öyle ki bazı askerler uyuşturucu alabilmek için depolardan silah çalarak Filistinli mücahitlere satıyor ve bundan elde ettikleri gelirle uyuşturucu satın alıyorlar. Birçok asker bu amaç için silahını satmaktan dolayı çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı. İşin ilginç yanı İsrail askerlerine uyuşturucu satan mafyanın başını çekenlerin de yine yahudilerden olması

İsrail Ordusundan Kaçan Kaçana

İsrail işgal rejiminin ordusunda firar olaylarının son yıllarda ciddi şekilde arttığı bildiriliyor. Yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkan istatistiklere göre 1997 yılı içerisinde işgal kuvvetlerine mensup askerlerden 11 bin kişi firar etti. 1998'de ise firar olayları iki katına çıktı. Buna göre 1998'in ilk altı ayında gerçekleşen firar olayları 1997 yılı boyunca gerçekleşen firar olaylarının sayısına ulaştı. Bunların yanı sıra askerden kaçmak için hiç yoklama yaptırmayan veya askerlik görevi için müracaatını yapmayan yahut askere götürülmek için arandıklarında yerlerinde bulunamayan gençlerin sayıları da bir hayli fazla. İsrailli yetkilileri en çok üzen durum ise firar olaylarının subaylarda ve hava kuvvetlerine mensup askerlerde de görülmesi.

Firar ve asker kaçaklığı olaylarındaki bu artış işgal rejiminin askeri mahkemelerini de ciddi şekilde meşgul ediyor. Bu yüzden askeri mahkemeler çoğunlukla bu olaylarla ilgili davalara bakmak zorunda kalıyorlar.

İsrail'in sosyoloji ve psikoloji uzmanları ordudaki firar olaylarının bu derece artmasının genel mahiyeti ve sebepleri üzerinde yoğun araştırmalar yapıyorlar.

Mahkeme önüne çıkarılan firari askerler genellikle karşı karşıya oldukları ekonomik sıkıntıları ve askerlik görevleri esnasında kendilerinin maddi sıkıntılarıyla yeterince ilgilenilmemesini sebep olarak gösteriyorlar. Ancak araştırmacılar maddi sıkıntıların da etkisinin olduğunu kabullenmekle birlikte asıl sebeplerin farklı olduğunu söylüyorlar.

Sosyoloji ve psikoloji uzmanlarının İsrail askerlerinin firar ve askere gitmeme sebepleriyle ilgili genel tespitleri şunlar:

1.Maddi sıkıntıların ve ekonomik gerekçelerin toplumsal ve psikolojik dengelerin oluşmasında önemli bir etken olduğu kesindir. Özellikle askerlik görevinin yerine getirilmesi esnasında meydana gelecek kâr ve zararla ilgili hesaplar askerlerin psikolojik hallerini etkilemektedir.

2.İkinci bir sebep ise adaletsizlik olduğu düşüncesi. Onlar kendileri kadın - erkek askerlik görevlerini yerine getirirken dini okullarda okuyan gençlerin ve bazı yahudi gruplarının birtakım dini gerekçelerle bu görevden muaf tutulmasını bir adaletsizlik olarak görüyor ve buna psikolojik bir tepki olarak firara veya askere gitmemeye yöneliyorlar.

3.Özellikle Güney Lübnan'da görev yapmak zorunda kalan askerler sürekli hayatlarını tehlikede hissettiklerinden ruhsal dengesizliklere maruz kalıyor ve ilk fırsatta firar etmeyi tercih ediyorlar.

4.Önemli bir sebep de firar olaylarının bulaşıcı hastalık gibi yayılması. Firar olaylarının arttığı duyulunca bu, askerlerde "herkes kaçıyor, biz niye kaçmayalım!" düşüncesinin oluşmasına yol açıyor. Bu ise firar olaylarının daha da artmasına sebep oluyor.

Firar eden askerlerin mahkeme önüne çıkarılmaları ve çeşitli cezalara çarptırılmaları da firar olaylarını azaltmıyor. Çünkü askerler hapiste güven içinde yatmayı Güney Lübnan'da Hizbullah milisleri karşısında sürekli ölümle burun buruna nöbet beklemeye veya çarpışmaya tercih ediyorlar.

Güney Lübnan fobisi İsrail askerlerinde sadece firara değil intihara bile sebep olabiliyor. Çünkü bundan önce Güney Lübnan bölgesinde askerlik görevini yerine getirirken evine izine gittiği sırada tekrar aynı göreve dönmemek için intihar eden askerler oldu. Yani bazı askerler Güney Lübnan'da her gün psikolojik olarak ölüp dirilmektense bir kereliğine gerçek ölümü tercih ediyorlar.

Ordudaki bu problemler İsrail işgal rejimini ciddi şekilde endişeye sokuyor. Çünkü siyonist işgal rejimi varlığını tamamen askeri gücüne borçlu. İşgal yönetimi ordudaki çözülmeye karşı bir alternatif kuvvet olması için sivil terör gruplarını güçlendirme yönünde yoğun çaba harcıyorsa da bu terör gruplarının askerlerin yerini alması mümkün görünmüyor.

Yahudiler Arasında da Irk Ayrımı

Yüce Allah yahudiler hakkında şöyle buyuruyor: "Onların kendi aralarındaki çekişmeleri pek şiddetlidir. Sen onları toplu halde sanırsın, oysa kalpleri dağınıktır. Bu onların akıl etmeyen bir topluluk olmalarından dolayıdır." (Haşr, 59/14) Rabin'in öldürülmesi olayı bu gerçeği ortaya koyan son gelişmelerden biriydi. "Falaşalar" olarak bildiğimiz siyahi yahudilerin isyanı bu gerçeği ortaya çıkaran önemli bir gelişme oldu.

İsrail yönetiminin söz konusu yahudilerden alınan kanları imha etmesinin ortaya çıkmasıyla başlayan bu isyana, genellikle, İsrail rejiminin deri rengini esas alan ırk ayrımı politikasının yol açtığı ileri sürüldü. İsrail rejimi de bu yahudilerin Etyopya ve Somali bölgesinden taşındığını, o bölgede de AIDS oranının yüksek olduğunu ve siyahi yahudilerin kanlarının bu yüzden imha edildiğini ileri sürerek kendini temize çıkarmaya çalıştı. Aslında bu olayın arkasında, yahudilerin ve siyonizmin gerçek yüzünü ortaya koyan çok ince birtakım hakikatler var. Biz burada bu ince hakikatlere parmak basmak istiyoruz.

Bilindiği üzere yahudilik sadece bir din değil aynı zamanda bir ırktır. Dolayısıyla hâlen yürürlükte olan yahudi ilkelerine göre bir kimsenin yahudi olabilmesi için en azından anasının yahudi soyundan gelmesi gerekir. Yani bir insan: "Ben yahudiliğin doğru olduğuna inandım ve yahudi olmaya karar verdim" demekle yahudi olamaz. Mutlaka yahudi soyundan gelen bir anadan doğmuş olması gerekir. Bu itibarla yahudilik inancı temelde bir ırkçılık unsuru taşımaktadır. Hatta bu kitlede ırkçılık tarafı din tarafına ağır bastığından bir kimse sonradan yahudi olmaya karar verse, yahudiliğin gerektirdiği bütün yükümlülükleri yerine getireceği taahhüdünde bulunsa bile bu kimse yahudiliğe kabul edilmeyeceğinden, öteki tarafta yahudiliğin gereklerini hiçbir şekilde yerine getirmeyen ama o soydan gelen bir kişi ona her bakımdan üstün tutulur. Hatta yahudiler kendilerini yeryüzünün efendileri, diğer insanları da hizmetçileri olarak görürler. Bu itibarla ne kadar berbat bir hayat anlayışına sahip olsa da yahudi soyundan gelen bir kimse, son derece dürüst ve ahlâklı yaşayan ama yahudi soyundan gelmeyen bir insana her bakımdan üstün tutulur. Çünkü onlara göre birincisi efendi diğeri ise hizmetçidir.

Şimdi diyeceksiniz ki: "Bunun "Falaşaların isyanı"yla ne ilgisi var? Yahudiler üstün olarak görülüyorsa onlar da yahudi. Tek farklılıkları deri renkleri. Öyleyse tahkir ve tecrit edilmelerinin tek sebebi bu farklılık. Demek ki Falaşalara yönelik uygulamalar deri rengiyle ilgili ırk ayrımcılığından kaynaklanıyor. Eğer öyle değilse, İsrail kurmaylarının ileri sürdüğü gibi bu insanların kanları gerçekten aralarında AIDS oranının fazla olmasından dolayı imha edilmiş olabilir." Hayır öyle değil. Bu olayın arkasında dünya kamuoyundan gizlenen birtakım gerçekler var.

Öncelikle şunu belirtelim ki, Falaşaların kanlarının imha edilmesi konusunda İsrail'in ileri sürdüğü gerekçe bir kılıftan öte bir şey değil. Her şeyden önce bu yahudilerin önemli bir kısmı daha AIDS hastalığının ortaya çıkmasından önce nakledilmişti. İkinci olarak bu insanlara yönelik tecrit ve tahkir uygulamaları sadece bağışladıkları kanların imha edilmesinden ibaret değil. Bunun ortaya çıkması bardağı taşıran son damla oldu. Onlar işgal altındaki Filistin topraklarına nakledildikleri ilk günden itibaren bu tür uygulamalarla karşı karşıya gelmeye başlamışlardı. Hatta onlara yönelik tecrit politikasının arkasında daha nakil işleminin başlamasından önce gün yüzüne çıkan tartışmalar var. Yukarıda işaret ettiğimiz gerçekler de işte bu tartışmalarda serdedilen kanaatlerde gizli.

Bilindiği üzere yahudilere aynı zamanda "İsrailoğulları" denir. "İsrail" Hz. İbrahim (a.s.)'ın oğlu İshak (a.s.)'dan olma torunu Yakub (a.s.)'dır. Yakub (a.s.)'dan Kur'an-ı Kerim'in iki yerinde "İsrail" diye söz edilmektedir. Yakub (a.s.) yani İsrail beyaz ırktandı. Dolayısıyla yahudi din adamlarının kanaatlerine göre onun soyundan gelenlerin beyaz ırktan olmaları gerekir. Habeş yahudileri olarak bilinen Falaşalar ise siyah ırktandır. Bu yüzden yahudi din adamları arasında onların İsrailoğulları soyundan gelmedikleri kanaati hâkimdir.

Falaşaların soyları hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre bunlar Hz. Süleyman (yahudiler onun bir peygamber değil kral olduğuna inanırlar) ile Sebe kraliçesi arasındaki evlilikten sonra Sebe kraliçesinin Habeşistan'a giderek yahudi yaptığı kimselerin soyundan gelmektedirler. Falaşaların kökenleri hakkında araştırma yapan Prof. Edward Olendorf'a göre ise bunlar tamamen Habeşistan asıllı Agaw ırkından gelmektedirler. Üçüncü görüşe göre ise Falaşalar yahudi göçmenlerin soyundan gelmektedirler. Yahudiler Habeşistan'a göç ettikten sonra oranın yerlileriyle evlenmiş, dolayısıyla ırkları birbirine karışmıştır.

Bilindiği üzere Filistin toprakları üzerinde İsrail işgal yönetimi kurulunca işgalciler bütün dünyadaki yahudileri bu topraklara toplayabilmek için yoğun faaliyetler başlattılar. Falaşaların da daha İsrail'in kuruluşunun ilk yıllarında işgal altındaki topraklara taşınması planlandı. Ancak İsrail baş hahamı bunların yahudi soyundan geldiklerine dair fetva vermediğinden bu iş geciktirildi. Baş hahamın "Falaşalar da yahudi soyundan gelmektedirler" fetvası 1974'te çıktı ve nakil işlemi de o tarihten sonra başladı. Ama baş hahamın bu fetvasına rağmen tartışmalar bitmedi. Her şeyden önce fanatik yahudiler baş hahamın söz konusu fetvasının dini değil siyâsi olduğunu düşünüyorlardı. Çünkü onlara göre Falaşalar İsrail rejimi açısından ucuz işgücü olarak düşünülmüş ve bu insanların naklinin ciddi ekonomik yararlar sağlayabileceği hesaba katılarak böyle bir fetva uydurulmuştu. İsrail, kendilerine özel bir kültüre sahip Falaşaları, Filistin topraklarına önceden yerleştirilmiş yahudi toplumu arasında eritebileceğini ve bunlardan hizmet sektöründe yararlanabileceğini umuyordu. İsrail, Falaşalardan askeri amaçlarla da yararlanmak istiyordu. Çünkü diğer yahudiler askerliğin riskinden korkuyor ve orduda görev almak istemiyorlardı. Falaşaların açlığı ve fakirliği onların askeri alanlarda istihdam edilmelerine imkân sağlayabilecekti. Ama diğer yahudilerin bu insanlarla kaynaşmak istememeleri İsrail'in Falaşaları yahudi toplumu içinde eritme planının gerçekleşmesini engelledi. Öte yandan devlet kademelerinde görev alanlara hâkim olan yahudi ırkçılığı da bu insanların tecrit edilmelerine yol açtı. Çünkü fanatik yahudilerin geneli hâlâ Falaşaların yahudi soyundan gelmediklerine dolayısıyla gerçek yahudi olamayacaklarına inanmaktadırlar.

Kısacası Falaşaların İsrail rejimi ve yahudi toplumu tarafından tecrit edilmeleri, sürekli farklı muameleyle karşı karşıya gelmeleri, hakarete uğramaları, bağışladıkları kanlarının bile kabul edilmeyip çöpe atılması deri renklerinden değil yahudi soyundan gelmedikleri inancından kaynaklanmaktadır. Yani kimse "biz beyaz ırktanız, yahudiler bize karşı ırkçı bir anlayışla yaklaşmazlar" diye düşünmesin. Yahudilerin ırkçılığı bir renk ırkçılığı değil soy ırkçılığıdır.

İsrail işgal devletinin ırk ayrımı politikası yüzünden Eritre ve Etyopya'dan nakledilen Falaşa yahudileri oldukça kötü şartlarda yaşamaya mahkum edilmişlerdir. Falaşalar hakkında hazırlanan bir raporda 70 bin kadar Falaşanın, "İsrail toplumu"yla kaynaşma sorunu yaşadığı dile getirildi. Rapora göre, bunlardan bazıları yaklaşık 15 yıl önce nakledilmiş olmalarına rağmen hala bu sorunu oldukça belirgin bir şekilde yaşıyorlar. Bunların önlerinde duran önemli engellerden biri de İbrani kültürünü ve İbranice okuyup yazmayı bilmemeleri. Bunların % 75'i İbranice okuyup yazmayı, % 50'si de konuşmayı bilmiyor. Falaşalar arasındaki işsizlik oranı İsrail'deki genel işsizlik oranının üç katı. Çünkü çaldıkları kapılar genellikle yüzlerine kapanıyor. Oysa onlara daha önce yaşadıkları Eritre ve Etyopya'dan alındıklarında kendilerine bir "İsrail cenneti" vaad edilmişti. İstatistiklere göre Falaşa kökenli yahudi ailelerin % 26'sının herhangi bir gelir kaynağı yok. Gelir kaynakları olanların da çoğu asgari ücretle geçiniyorlar. Siyasi partiler de hiçbir zaman bir Falaşa yahudisini aday listelerine almaya yanaşmıyorlar.

Irk ayrımı, fakirlik ve toplumsal yönden kaynaşamama ise Falaşaları suç işlemeye teşvik ediyor. Bu yüzden İsrail zindanlarındaki yahudi kökenli mahkumların % 7'sini Falaşalar oluşturuyor. Genel nüfusa oranları açısından bakıldığında bu nispetin oldukça büyük bir nispet olduğu görülüyor. Çünkü Falaşalar, işgal altındaki topraklara yerleştirilen yahudi nüfusun % 1'inden biraz fazla bir oranı oluşturuyorlar. İsrail Polis İstihbarat Dairesi başkanı İzak Cabay da hazırladığı bir raporda İsrail zindanlarında cinayet suçlarından dolayı ceza çeken 6452 mahkumdan 1004'ünün Etyopya kökenli olduğuna dikkat çekti. Yani cinayet suçlularının % 15,5'ini Falaşa yahudileri oluşturuyor.

Ayrılık Sadece Irk Farklılığından Dolayı mı?

Bilindiği üzere İsrail'in eski başbakanı İzak Rabin kendi dindaşı olan bir üniversiteli genç tarafından öldürülmüştür. Bu cinayetin alt yapısını hazırlayan en önemli etken yahudiler arasındaki inanç ve görüş ayrılığıydı. Rabin'i öldüren zihniyet daha sonra onun yerine geçen Şimon Peres'i de epey bir süre tehdit etti. Rabin'in öldürülmesinden sonra vekâleten İsrail başbakanlığına getirilen Şimon Peres kendisinin sürekli tehdit edildiğini ileri sürdü. Peres, Rabin'in öldürülmesine zemin hazırlayan gelişmelerin kendi hayatını da tehlikeye soktuğuna dikkat çekerek, İsrail yönetiminin ciddi birtakım dahili şiddet olaylarıyla karşı karşıya gelebileceğini vurguladı. Şimon Peres, İsrail'in II. Kanal televizyonunda yayınlanan röportajında, kendisine yönelik öldürme tehditlerine karşı tedbirlerin artırıldığını ancak bir fırsatın doğduğu anda öldürülmesinin de mümkün olduğunu çünkü kendisinin öldürülmesi gerekenler listesinin başında yer aldığını ifade etti.

Öte yandan siyonist işgal yönetiminin cumhurbaşkanı Ezer Waizman, Rabin'in öldürülmesinden sonra Şimon Peres'e yönelik olarak artırılan koruma tedbirlerini eleştirdi ve: "Adamların bir tek Peres'in başına çelik başlık geçirmedikleri kaldı" dedi. Waizman, Maariv adlı gazeteye yaptığı açıklamada ayrıca şu ifadelere yer verdi: "Peres'in koruma görevlileri üzerine kurşun geçirmeyen yelek giymesini ve sürekli kurşun geçirmeyen özel korumalı arabalarla dolaşmasını istiyorlar. Başbakan vekilinin içine düşmüş olduğu durum bundan ibaret... Ben bu tür şeylere neden gerek duyacağım? Çelik yeleklere ve on adet koruma görevlisine kim ihtiyaç duyuyor?.. Nereden nereye geldiğimize bir bakın?"

Sonuç

Bütün bu saydıklarımız işgal altındaki Filistin topraklarında yapay bir şekilde oluşturulan "İsrail toplumu"nun bugün karşı karşıya olduğu durum hakkında yeterince fikir vermektedir. Ancak bu bilgiler bu toplumun karşı karşıya olduğu tüm problemleri ortaya koymuyor. Biz sadece önemli gördüğümüz hususlara vurgu yaparak genel bir fikir vermeye çalıştık. Ayrıca burada sadece söz konusu toplumun kendi içinde yaşadığı sorunlara işaret ettiğimizden bu toplumun başka toplumlarla arasındaki problemler, özellikle de toprakları gasp edilen Filistinlilere yönelik olarak sergilediği vahşet manzaraları bu araştırmamızın konusu olmadığından üzerinde durmadık.