Devrimin Soruları

29-31 Mart 2012 Perşembe-Cumartesi, Yeni Akit

Zulmün Önünü Açan Teoriler

29 Mart 2012 Perşembe

Sanıyoruz, 2010'un son ayından beri dünya gündemini birinci derecede Arap ayaklanmaları oluşturuyor. Beklenmedik bir şekilde patlayan bu ayaklanmalar genelde dikta rejimlerinin gideceği ümitlerini güçlendirirken bir yandan da zihinlerde bazı soru işaretleri oluştu. Dolayısıyla hem olayların yaşandığı ülkelerde hem de İslam coğrafyasının genelinde bir "devrim şaşkınlığı" ortaya çıktı.

Özellikle halkların özgürlük mücadelelerinin Suriye'ye kadar ilerlemesinin buradaki dikta rejimiyle çıkar ilişkisi içinde olan dış güçlerin hesaplarını karıştırması yüzünden bunların oradaki ayaklanmayı yıpratmaya ve tamamen ABD - NATO ekseninde göstermeye çalışmaları zihinlerdeki bulanıklığın ve kafa karıştıran soruların artmasına yol açtı. Bazıları sonucunun nereye varacağına, hak ve özgürlük arayışındaki halkları böyle topluca mahkûm etmenin ne gibi sorumluluk yükleyeceğine bakmadan çok rahat davrandılar. Onların bir kısmının İslâmî camiada da saygın kişiler olması tereddütleri güçlendirdi. Çünkü bu halkları topluca mahkûm eden komplo teorileri üreticilerinin dayandığı deliller vardı. Bunların kaynağının dün suratlarına tükürdükleri Batılı medya organları veya mensupları olmasını hiç önemsemiyorlardı. İddiaların ve haberlerin kendi komplo teorilerini haklı çıkaracak nitelikte olması yeterliydi. Oysa bu teorileri piyasaya sürmeden önce "Size bir fâsık haber getirirse...." âyetini tekrar edip duruyorlardı.

Tartışmalar, çok önemli olmamakla birlikte isimlendirmeyle başladı. Önce devrim denildi. Çünkü bu, halk ayaklanmaları için kullanılan genel kavramdı. Sonra "Arap intifadası" diyelim dediler. Çünkü Filistin intifadasından dolayı bu, daha yerli ve daha İslami bir içerik taşıyordu. Sonunda "Arap baharı" isminde karar kılındı. Gerçi bu, Prag Baharı ile bağlantısı sebebiyle ve Batılı medyanın hak ve özgürlük arayışındaki halkların, belli bir siyasi disipline bağlı olmaksızın gerçekleştirdiği çıkışlar hakkında kullandığı bir kavram olduğundan ithal bir isimlendirmeydi. Ama söylenmesi ve hafızalarda tutulması daha kolay olduğundan bu kavram yerleşti. Bunda belki etkin medyanın yaygın olarak bu isimlendirmeyi tercih etmesinin de rolü vardı. Çünkü hangi isim daha sık kullanılırsa dillere o yerleşiyor.

Tunus'ta kalabalıkların meydanlara dökülmesinin İslam dünyasında herkesi heyecanlandırmasına rağmen çok geçmeden kafaları karıştıran sorular da piyasaya sürüldü.

"Böyle devrim mi olur?" sorusuyla başlandı. Her şeyden önce devrimin bir liderinin olması gerekiyordu. Lidersiz bir halk hareketi çobansız bir sürünün tarlalara yayılmasından farklı değildi. Neden bu devrimlerin bir Lenin'i, Mao'su veya bir İmam Humeyni'si yoktu? Öyleyse bu kalabalıkların birileri tarafından yönlendiriliyor olması hiç de ihtimal dışı değildi.

Derken "arka planda kimler var?" sorusu tüm komplo teorilerinin ana sorusu oldu. Bu teorileri üretenlerin hiçbiri "Arkadaş; arka planda yıllardan beri yurtlarına dönemeyen, ailelerinden uzak bırakılmış, sürgün hayatı yaşayan ama toplumlarından, halklarından kopmamış, onları muhtelif yollardan bilgilendirmeye ve bilinçlendirmeye devam eden liderler olabilir" demeye yanaşmıyordu. Yahut "arka planda insanları camileri doldurmaya teşvik eden, beş vakit namazlarını camilerde kılmaları için gençleri yönlendiren sonra da camilerde onlara iman bilinci vermeye çalışan müderrisler ve âlimler olabilir; örneğin Suriye'de olduğu gibi" demek de istemiyorlardı. Ya da "İslam'ın bir adalet nizamı olduğunu, zalim dikta rejimlerinin İslâmî olamayacağını anlatan fikir ve dava önderleri olabilir" demeyi akıllarına bile getirmiyorlardı.

Arka planda mutlaka ABD ve İsrail'in olması gerekiyordu. Çünkü ABD ve İsrail'in bilgisi dışında taş yerinden oynamazdı. Tunus'ta bir genç kendini yaktıysa, bunun fevri bir olay olması mümkün değildi, ABD ve İsrail'in bu işten önceden haberdar olmaları gerekiyordu. "Kim bilir belki de bu genç bir CIA ajanıydı ve ailesini geçindirmek için tezgâhında sebze satabilmek amacıyla devlet daireleri arasında kapı kapı dolaşan, sonunda da izin çıkaramadığından kendini ateşe veren genç belki de CIA'den aldığı paranın hatırına yapmıştı bu işi?" Olur ya ailesine, bizim bilmediğimiz büyük bir miras bırakmış olabilir bu yolla!

Devrimin Soruları

30 Mart 2012 Cuma

Zihinleri bulandıran sorular sadece Türkiye'ye mahsus değildi. Çünkü konuyla ilgili komplo teorilerini besleyen iddiaların kaynakları zaten dışarıdaydı. İddiaları herkes kendi vitrinine koyup, kendi anlayışına göre şekillendirerek piyasaya sürdü. Dolayısıyla devrimlerin vuku bulduğu veya bu tür kitlesel hareketlere gebe ülkelerde de bütün bu tartışmalar yaşandı.

İşte bütün bu konular hakkında Suudi Arabistanlı değerli ilim adamı Selman el-Avde "Devrimin Soruları (Es'iletu's-Sevre)" adlı bir kitap hazırlamış. Nema Araştırma ve İnceleme Merkezi (Merkezu Nema li'l-Buhus ve'd-Dirasat) adlı bir kuruluş da yayınlamış.

Söze, Baas diktasının esir aldığı değerli kardeşimiz Adem Özköse'nin de görev yaptığı Milat gazetesinin yazarlarından İsmail Yaşa'ya kitabın bilgisayar kaydını göndermesinden dolayı teşekkür ederek başlamak istiyorum. Kitap bana Türkiye dışında bir yolculukta olduğum sırada ulaştığı halde sürekli muhatap olduğumuz soruları içerdiği ve yazarını da tanıdığım için hızlı bir şekilde gözden geçirdim. Önemli bir kısmını da okudum ve okumaya devam ediyorum. İçeriğinin ilgi çekeceğini düşündüğümden yazar ve kitap hakkında beni izleyen kıymetli okuyucuların da haberdar olmasını arzuladım.

Selman el-Avde, S. Arabistan'ın hâkim sisteme ve uygulamalarına "Hayır" diyebilen ilim adamlarından. Bu yüzden çeşitli eziyetlere maruz kaldı. Kudüs ve Filistin davasıyla da yakından ilgilenen biri.

Muhalif görüşlerinden dolayı önceki kral Fehd ibnu Abdilaziz zamanında mecburi ikamete tabi tutulanlar arasında o da vardı. Sonra yine aynı sebeple hapis cezası da çekti. Herhangi bir suç işlediği için değil sisteme itirazlarından dolayı.

Hâkim sistemin uygulamalarına karşı muhalif çıkışlarıyla, insanlara fikir özgürlüğü sağlanmasıyla ilgili taleplerde bulunmasıyla tanınmakla birlikte itidalli olmayı tercih etmiştir. Tavırlarında her zaman adaleti tercih etmiş, itikadi çizgi ve anlayışları farklı da olsa başkalarıyla ilgili tutumlarında adaletten yana olmaya özen göstermiştir. Örneğin tam Güney Lübnan'da siyonist saldırıya karşı savunma mücadelesinin sürdüğü sırada Abdullah ibnu Cibrin'in Şiilerin rafizi oldukları ve onlara yardım edilmemesi gerektiği yönünde fetva vermesine şiddetle karşı çıkan âlimlerin arasında yer alarak adaleti tercih etmişti. O zaman yaptığı açıklamada "Bu dönemde Şia ile ihtilafı bir kenara koymak, saldırılarında çocuklarla savaşçıları ayırmayan siyonist canilerle, büyük düşmanla savaşta gayretleri birleştirmek gerekir" demişti. Keşke aynı adaleti bugün Baas diktasına destek verenlerde de görsek ve onlar da; "Bu dönemde çıkar hesaplarını, stratejik planları bir kenara koymak, saldırılarında çocuklarla savaşçıları ayırmayan Baas canilerinden kurtulmak isteyenlere destekte gayretleri birleştirmek gerekir" diyebilseler. Ama ne yazık ki onlar böyle bir tavır sergilemek yerine Baas zulmünün üstünü örtmeye çalışıyor; "Humus'ta bir şey yok; siz abartıyorsunuz!" diyorlar.

Abdullah ibnu Cibrin'in söz konusu fetvasının yayınlandığı sırada ben de "İlmi fitneye âlet etmeyin" başlıklı bir yazı yazarak bu fetvayı reddeden ilim adamlarının görüş ve duruşlarını kamuoyuna aktarmıştım. (Bu yazımızı web sitemizde yani www.vahdet.info.tr adresinde bulabilirsiniz.) Ama zulme ve vahşete karşı tavırda dün nerede idiysem bugün de oradayım, Allah'ın izniyle. Dün Lübnan'da siyonist saldırganlığa karşı hakkın ve adaletin yanında durduğum gibi bugün de Baas zulmüne karşı hak ve özgürlük mücadelesi içinde olanların yanındayım.

Selman el-Avde'nin önemli bir farkı şu: Arap baharı ayaklanmalarının yaşandığı veya benzer ayaklanmalara gebe olduğu düşünülen ülkelerdeki toplumları iyi tanıyor. Batı'daki gelişmelere de bigane değil. Orada olan bitenleri de yakından izlemeye çalışıyor ve Batı toplumlarının fikri altyapısını oluşturan felsefi kaynakları okumuş. Aynı zamanda şer'i ilimleri tahsil etmiş ve okutan bir ilim adamı. Dolayısıyla şer'i kaynakları da biliyor.

Kendisiyle muhtelif uluslararası toplantılarda bir araya gelme fırsatım oldu. Mütevazı bir şahsiyeti olduğunu gördüm. Kitabında da tevazu göstermiş ve basit bir çalışmadan ibaret olduğunu söylüyor. Ama doyurucu içeriğe sahip.

Cevabı Kendi Dünyamızda Aramak

31 Mart 2012 Cumartesi

İslam alemindeki fikir adamlarının zaaflarından biri kendi dünyalarında vuku bulan hadiseler hakkındaki soruların cevaplarını hep başka dünyalarda aramalarıdır. Oysa başkaları bu tarafa çoğu zaman dürbünle bakıyorlar. Gelip yerinde inceleseler bile her zaman gördüklerini yansıtmıyorlar. Bazen ve özellikle hassas dönemlerde çarpıtarak yansıtıyorlar. Böyle yapmaktaki amaçları vakıayı yansıtmak değil zihinlere şekil vermektir. Olduğu gibi yansıtmaya çalışsalar bile bu toplumların değer ölçülerini, şer'î dayanaklarını ve kendilerini harekete geçiren etkenleri yeterince anlayabilmiş değiller.

Ama bizim dünyamızın düşünce adamlarıyla ilgili söylediğimiz husus genel değildir. Bu zaafa düşmeyip, başkalarının ne düşündüğüne bakmayı ihmal etmemekle birlikte asıl cevabı kendi dünyamızda arayanların sayısı da az değil. Selman el-Avde'nin Devrimin Soruları adlı kitabında cevapların kendi dünyamızda aranmasına özen gösterildiğini söyleyebiliriz.

Bu özelliğinden dolayı kitap masa başı komplo teorilerinden oluşmuyor. Yazar önce vakıayı okumaya sonra bu vakıanın şer'î dayanaklara uyan ve uymayan taraflarını tespit etmeye, sonra da yeniden yapılanma döneminde esas alınan ve alınması gereken ilkelerde nelere istinat edildiğini ortaya koymaya çalışmış.

Arap baharıyla birlikte gündeme gelen ve zihinleri bulandıran sorulara kısa ve özlü cevaplar vermiş. Önce ayaklanmaların vuku bulduğu ülkelerde, ayaklanmalar öncesinde toplumların kısmen rahatlatılması amacıyla başvurulan yüzeysel reformlara değinmiş. Bilindiği üzere bu ülkelerin bazılarında siyasi reformlara başvuruldu. Ama bunlar tatmin edici değil göz boyama amaçlıydı. Bununla birlikte o reformlara ihtiyaç duyulması toplumların kapıları zorlamaya, Tunus'taki gencin kendini yakması olayından önce başladıklarını gösteriyor. Dolayısıyla bu vakıanın görülmesi ve iyi okunması arka planda ABD ve İsrail'i değil zulümden ciddi şekilde rahatsız olan halkların aranmasının daha gerçekçi olacağını gösterir.

Ardından devrimlerle birlikte gelen gelişmeler ve bu gelişmelerin yol açtığı tereddütler, zihinlerde oluşturduğu sorular üzerinde duruyor.

Olaylara biraz dışarıdan bakanlar kısa sürede büyük işler beklediler. Ayrıca herkes kendi önceliklerine önem verdi. Zulüm rejimlerinden kurtulmuş bu halkların ihtiyaçlarından önce kendi önceliklerinin ne derece dikkate alındığına baktı. Oysa bütün siyasi akımların öncelikleri farklıydı. Devrimleri gerçekleştiren halkların bunlardan herhangi birini başa alması diğerlerini kısmen de olsa ihmal etmesi veya alt sıralara koyması sonucunu doğuruyordu. Bazılarının önceliklerinin başa alınmasına ise zaten şartlar elvermiyordu. Kitapta bu hususlara da temas ediliyor ve özlü bilgiler veriliyor.

Dikta rejimlerinin yıkılmasıyla birlikte yeniden yapılanma dönemine girilmiş oluyordu. Hâkim sistem yeniden şekilleniyordu. "Eğer sistem sadece öncekinin üzerinde ufak tefek değişiklikler yapılmasından ibaret bir restorasyon olacaksa devrimin ne anlamı olacaktı? Bu kadar insan niye öldü? Yoksa gerçekten iddia edildiği gibi hadiselerin arkasında uluslararası güçler mi vardı? Onlar bu yolla yaşlanmış eşeklerini dereye yuvarlayıp kendilerine daha dinç ve güçlü bir binek mi arıyorlardı?" türünden sorular akla geldi.

Devrimin Soruları adlı kitap bu konuda zihinleri kurcalayan sorulara da cevap vermeye çalışıyor ve "İslam'da yönetim biçimleri" hakkında bilgi veriyor. İslam'da yönetim biçimi hakkında bir şablon sunulmadığı, adalete öncelik verildiği, adaletin ilke ve prensiplerinin ortaya konduğu, bu konudaki ilkelerin dışına çıkılmadığı takdirde insanlık tarihinin kazandığı tecrübelerden yararlanmanın bir sakıncası olmadığı hakkında şer'i delillerden ve hükümlerden de yararlanılarak bilgiler veriliyor.

Bu konularla bağlantılı olarak söz konusu devrimlerden sonra İslamî camiada yeniden ateşli tartışmaların merkezine oturan demokratikleşme konusuna da izah getirilmeye çalışılıyor. Bu meseleye kitapta epey bir yer verilerek demokrasinin sistem olarak tahlili yapıldıktan sonra sunduğu şablonun İslam'ın hedeflediği adaletin uygulanmasına ne kadar müsait olduğu üzerinde durulmuş.

Ben şahsen kitabın Türkçeye de kazandırılmasının faydalı bir hizmet olacağına kanaat ediyorum.