Zulüm Bir Yönetim Biçimi midir?

28 Mayıs 2004 Cuma, Cuma dergisi

İslâm âlemi bu sıralarda ciddi bir zulüm sorunu yaşamaktadır. Bu zulüm iki yönlüdür. Bir yönünü dışarıdan yapılan müdahaleler, işgaller, bir yönünü de içeride onların kuklalığını yapanların uygulamaları oluşturmaktadır. Aslında bu iki cihet de zulüm sistemlerinin ayakta kalmasını, işgallerin devam etmesini sağlayan iki ayak gibidir. Birinin eksik olması durumunda zulüm sistemleri topal kalacak ve kendilerine karşı verilen mücadeleler karşısında çabuk yenilgiye uğrayacaklardır. Bu yüzden bu iki ayak zulümde suç ortağıdır. Dolayısıyla ara sıra birinin diğerine karşı çıkıyormuş gibi göstermelik açıklamalar yapması samimiyetten uzaktır.

Bugünlerde zulüm ve vahşet Irak ve Filistin'de zirveye tırmanmış durumdadır. Irak'ta işkence uygulamalarının açığa çıkmasıyla Amerikan vahşetini insanlık bir kez daha tanıdı. Ancak ABD bir yandan da dünya kamuoyunun bu görüntülerle meşgul olmasından istifade ederek sivil hedeflere yönelik saldırılarını, katliamlarını artırdı. Siyonistlerin Gazze'de katliam gerçekleştirmelerine paralel olarak bir düğün evini bombalayıp vahşi yüzünü bir kez daha gösterdi. Kufe'de cami basarak katliam gerçekleştirdi. Bunların dışında da birçok vahşi saldırı ve katliam gerçekleştirdi. Bu vahşi saldırılarla ve katliamlarla Irak direnişini yıldırmayı ve orada istediği sistemi oturtmayı amaçlıyor. Çünkü Irak'a yönelik saldırısının ve işgal hareketinin arkasında önemli hesapları var.

Siyonist vahşet Gazze'nin güneyindeki Rafah mıntıkasında gerçekleştirdiği yıkımlara ek olarak iki büyük katliam gerçekleştirdi. Bunlardan birinde, yıkımları ve cinayetleri protesto amacıyla toplanan kalabalığı hedef alarak havadan üzerlerine füze yağdırdı. Siyonistler bu saldırıyla adeta kana susamışlıklarını ortaya koymaya ve böyle bir kalabalığı bir arada bulmayı bu konuda kendilerini tatmin için fırsat olarak değerlendirdiklerini ifade etmeye çalışıyorlardı.

İşgalcilerin bütün bu vahşet manzaralarını sergileme cesareti gösterebilmelerinin en temel sebeplerinden biri İslâm ülkelerindeki hâkim sistemlerin kendilerinin de zulmü bir yönetim biçimi olarak benimsemiş olmaları ve dediğimiz gibi global zulüm yapılanmasının içerideki ayağını oluşturmalarıdır. Bundan dolayı İslâm âleminde bir yönetim - halk uzlaşmasının sağlanamaması dışarıdan müdahaleleri ve söz konusu insanlık dışı uygulamaları kolaylaştırmaktadır.

Biz ABD'nin işkence uygulamaları hakkında Cuma dergisinin iki hafta önceki sayısı için yazdığımız yazıda ayrıntılı bilgi vermeye çalışmıştık. Ayrıca geçen haftaki yazımızda İslâm dünyasının birçok noktasında alev alan savaş ateşinden güncel manzaralar sunmaya çalıştık. Rafah'taki yıkım ve katliam hakkında ise özel bir rapor hazırlayıp yayınladık. (Bkz. İsrail'in Rafah'taki Vahşeti) Vuslat dergisinin bu ayki sayısı için yazdığımız yazımızda da Irak'taki işkence olayının bir başka boyutunu ayrıntılı bir biçimde ortaya koymaya çalıştık. Yine aylık Ribat dergisi için yazdığımız yazıda "İşgal Ateş Kusuyor" başlığıyla son gelişmelerin genel bir tahlilini yapmaya gayret ettik. Güncel olayları ayrıca Vakit için yazdığımız günlük yazılarımızda değişik boyutlarıyla tahlil etmeye çalışıyoruz. Bundan dolayı oralarda verdiğimiz bilgileri burada da tekrar etmeye gerek görmediğimizden bu haftaki yazımızda İslâm âleminde yaşanan zulüm sorununu genel boyutlarıyla tahlil etmek istedik.

Temelde Zulüm Sorunu Var

Bugün İslam coğrafyasında yaşanan en büyük sorun zulüm sorunudur. Zulüm yerine göre Müslümanların topraklarını işgal eden yabancı güçler tarafından, yerine göre de İslam toplumlarının içinden çıkmış ama onların değerlerinden son derece uzak olan yöneticiler tarafından gerçekleştirilmektedir. Fakat yapılanların zulüm olarak görülmemesi için onlara çeşitli gerekçeler bulunmaktadır. Uygulamalar bazen haksızlıklara yasallık kazandırmak amacıyla çıkarılan yasalar çerçevesinde yürütülüyor ve buna da "adaletin uygulanması" adı veriliyor. Yani zulüm doğrudan yasaların içerisine yerleştiriliyor ama adı "adalet" oluyor. Bazen de herhangi bir yasal çerçeve aranmadan, açığa çıkarılmayan yollarla yürütülüyor.

Kavramların Tersyüz Edilmesi

Günümüzdeki global zulmün temel gerekçelerinden ve dayanaklarından biri terördür. Oysa asıl terör insanların meşru haklarını ellerinden almak, onları yurtlarından çıkarmak veya kendi öz yurtlarında özgürce yaşamalarını engellemek için baskı ve şiddete başvurmaktır. Bunun bir örgüt adına yapılmasıyla devlet adına yapılması arasında fark yoktur. Fakat ne yazık ki, çağdaş sömürgeci güçlerin hâkimiyetinde olan basın yayın organları kavramları ters yüz ederek insanların zihinlerini de işgal etmeyi ve böylece gerçekleri olduğundan çok farklı bir şekilde onların zihinlerine yerleştirmeyi başarabilmektedirler.

Tersyüz edilen tek kavram "terör" değildir tabii ki. Fakat son yıllarda İslam coğrafyasında gerçekleştirilen zulüm ve haksızlıklarda en çok başvurulan gerekçe "teröre karşı mücadele" gerekçesi olduğundan özellikle bu kavram üzerinde durmayı tercih ettik. Etkili medyanın çoğunlukla kavramları tersyüz edenlerin hizmetinde olması veya onlarla bir menfaat irtibatlarının bulunması kitlelerin yanıltılmasını, yönlendirilmesini kolaylaştırıyor. Ne yazık ki günümüzde iletişimin gelişmesi bir yandan haberleşmeyi kolaylaştırırken bir yandan da kitlelerin yanlış yönlere doğru yönlendirilmelerini kolaylaştırmaktadır.

Zulmün Sebeplerinin Hazırlanması

Zulmün elbette belli bir amacı var. Ancak amaç ne olursa olsun, herhangi bir sebebe dayandırılmayan veya tutarsız sebeplere dayandırılan zulüm uygulamaları zulmedenleri zor durumda bırakmaktadır. Özellikle globalleşmenin öne çıktığı günümüz dünyasında gerekçesiz veya basit gerekçelere dayandırılmış zulümlere şiddetli tepkiler olabilmektedir. Bu yüzden yönlendirilmeye müsait kitlelerin ikna edilmesinde işe yarayacak kuvvetli ve tutarlı sebeplerin hazırlanması gerekir. Bunların başında ise zulüm uygulamaları için hedef seçilenlere halkın onaylamayacağı fiilleri yaptırmak, ya da muhtelif yollardan onların adına bu fiillerin yapılmasını sağlamak gelir. Bilinçsiz ve yönlendirilmeye müsait oluşumlara bu tür fiillerin yaptırılması kolaydır. Fakat belli bir bilinç düzeyine sahip ve duyarlı oluşumlara yaptırılması zordur. Bu kez aynı fiillerin onlar adına başkaları veya içlerine sızdırılan kişiler tarafından yapılması söz konusu olmaktadır. Sebepler oluşturulduğu zaman ise zulüm uygulamasında genelleme yolu tercih edilir. Yani cezanın suça göre olması ve sadece suçu işleyenin cezalandırılması gerektiği kuralına pek riayet edilmez.

Zulmün sebeplerinin hazırlanması konusunda başvurulan yollardan biri de provokasyonlardır. Provokasyonların muhtelif amaçları olmaktadır. Zulüm uygulamalarına gerekçe hazırlamak bunlardan sadece biridir. Özellikle toplumdaki dinamik unsurların ortadan kaldırılması, teşkilatların dağıtılması, halkı bilgilendirme çabası içinde olanların faaliyetlerine son verilmesi ve benzeri uygulamalar provokasyonlarla mümkün olmaktadır. İslam coğrafyasında özellikle İslami bilinçlenmenin kendini ciddi şekilde hissettirmeye başladığı son dönemde provokasyonların oranında da hissedilir bir artış gözlenmeye başlandı. Provokasyonların en önemli amaçlarından birinin zulme ve haksızlıklara gerekçe hazırlamak olduğunu, uygulamaya koyulan senaryolardan sonra izlenen tutumlardan kestirmek mümkün olmaktadır. Örneğin zulüm uygulamalarında hayli ileride olduğu bilinen Mısır aynı zamanda provokasyonlara da sıkça başvuran bir ülkedir. Burada bazen başkent Kahire'de ani bir şekilde, önceden planlı olduğu seyrinden anlaşılan bir olay oluyor, hemen ardından Asyut, İskenderiye gibi çevre illerde tutuklamalar gerçekleştiriliyor. Gerçekte tutuklanacak insanların listesi önceden çıkarılıyor, ancak bir gerekçeye ihtiyaç duyulduğu için Kahire'de olay çıkarılıyor ve senaryo sahneye konduktan sonra iş bitiriliyor.

Tahrik de zulmün sebeplerini hazırlama metotlarından biridir. Tahrikin, provokasyondan biraz farklı yanı var. Provokasyonlarda bizzat ajan provokatörler vasıtasıyla kontrollü bir şekilde olaylar çıkarılır. Tahriklerde ise belli bir unsurun duygularını harekete geçirecek dolayısıyla onları eyleme sevk edecek sebeplere başvurulur. Ancak burada da iş önceden planlandığından, ortaya çıkacak gelişmelerin ne kadar kontrol altında tutulabileceğinin hesabı da yapılır. Yani zulmün sebeplerini hazırlama çabası içinde olanlar gelişmeleri kontrol altında tutabileceklerine inandıkları zaman tahrik metotlarına başvururlar. Tahrik politikasında ise en çok basın yayın organlarından yararlanılmakta ve çoğunlukla insanların kutsal değerleri hedef alınmakta, inançları tahkir edilmektedir.

Zulmün sebeplerinin hazırlanmasında bu saydıklarımızdan başka yollara da başvurulmaktadır. Ancak yaygın olarak kullanılan metotların başında bunlar gelmektedir.

Asılsız İddialar ve Maksatlı Karalamalar

Tunus'a hâkim sistem uzun süreden beridir zulmüyle ün salmıştır. Bu ülkedeki zulümden en çok pay alanlar da İslami anlayış sahipleridir. Bu ülkede tutuklanan İslami anlayış sahiplerinden birini bir yere attıktan sonra uyuşturuyor ve bir fahişe kadını yanına sokuyorlar. Sonra fahişe kadın onunla oynaşırken çekim yapıp elde ettikleri görüntüleri televizyondan halka seyrettiriyorlar. Bu görüntüleri hem kendi zulümlerine gerekçe göstermek hem de o insanları halkın nazarında küçük düşürmek, halkın onlara soğuk bakmasını sağlamak için kullanıyorlar. Gerçi bu görüntüler gerçek olsa bile yine yapılan zulmü haklı kılmaz. Çünkü o insanlar bu fiillerinden dolayı değil, benimsedikleri anlayıştan dolayı mağdur ediliyorlar. Ama ne yazık ki eğitimden mahrum bırakılmış ve yanıltma amaçlı senaryoların çok çabuk etkisinde kalan kitlelerin bu tür görüntülerle yanıltılması kolay olmaktadır.

Zulme gerekçe hazırlanırken bu yollara başvurulduğu gibi karalama amaçlı kavramlardan da yaygın bir şekilde istifade edilmektedir. Örneğin Dağıstan'daki direnişi başlatanların karalanması için "Vehhabi" suçlamasından yararlanılmıştı. Üstelik bu suçlamayı yaparak direnişçileri halkın gözünden düşürmeye çalışanların dinle - imanla bir ilgileri yoktu. Şairin dediği gibi: "Dinime ta'n eyleyen bari Müselman olsa!"

Karalama politikalarında en çok istifade edilen suçlamalardan biri aşırılık veya onun Batı dillerindeki karşılığı olan radikalizmdir. Bu suçlamayla, hedeflenen belli kesimlere layık görülen zulüm uygulamasına yasal geçerlilik kazandırılmaya çalışılmaktadır. Oysa "aşırılık" izafi bir kavramdır. Bunun somutlaştırılması ancak belli fiillerin suç sayılmasıyla ve "suç" kapsamına alınan fiillere verilecek cezaların da netleştirilmesiyle mümkündür. Ancak zulüm düzenlerinde bazen belli bir kitle topluca "aşırılık"la suçlanmakta ve onlara sempati duyanların bile en ağır cezayla cezalandırılmasına gerekçe hazırlanmış olunmaktadır.

Genelleme

Yerine göre bazı yönlendirmelerle "aşırı" veya "radikal" nitelemelerine elverişli akımların ortaya çıkarılması mümkün olmaktadır. Bu gibi akımlara resmi şiddette gerekçe oluşturacak fiillerin yaptırılması da zor olmamaktadır. Ancak bu gibi oluşumların ortaya çıkarılmasındaki asıl amaç aşırılıkların törpülenmesi değil, onlardan yola çıkılarak birtakım baskı uygulamalarına, hürriyetleri kısıtlamaya yönelik düzenlemelere vs. gerekçe oluşturulmasıdır. Bunun için birtakım şaibeleri de üzerlerinde taşıyan bu tür oluşumlar oldukça marjinal gruplar olsa da onların fiillerinin belli bir kesime teşmil edilmesi yani genelleme yapılması böylece onların taşıdığı çamurun hedeflenen kesimin tümüne bulaştırılması ve onların tümüne yapılacak zulüm için gerekçe oluşturulması amacıyla her yola başvurulmaktadır. Çoğu zaman bu genelleme yasaları uygulamakla görevlendirilen mekanizma tarafından da işletilmektedir. Bunun sebebi ise yargının bağımsız olmaması, idari mekanizmanın talimatlarını yerine getirmekle görevli olmasıdır. Şekli bağımsızlık ise durumu değiştirmemektedir.

Zulmün gerekçelerinin oluşturulması için saydıklarımızın dışında da çeşitli yollara başvurulmaktadır. İslam coğrafyasındaki zulmün temelinde ise yönetim - halk zıtlaşması yatmaktadır. Bu zıtlaşma ve yöneticilerin makyavelist felsefeyle beslenmiş olmaları hukukun, adalet kurallarının rafa kaldırılması sonucunu doğurmaktadır. Bazen zulüm çok açıktan yapılıyor. Fakat açıktan yapılan zulüm yönetimi yıpratmakta, uygulamaların kamufle edilmesi mümkün olmamaktadır. Ama gerekçesi oluşturulduğunda, doğruları öğrenmeleri engellenen kitlelerin yanıltılması mümkün olduğu gibi bu, çifte standartçı uluslararası kuruluşların önüne gerekçe konulması imkânı da vermektedir.