1 Temmuz 2016 Cuma, Yeni Akit
Söze başlamadan önce şunu özellikle vurgulamak isterim ki bana göre Filistin toprakları üzerindeki siyonist işgal geçmişte olduğu gibi bugün de gayri meşrudur ve böyle tanımlamak benim için ilkedir. Fakat Türkiye'nin siyaseti benim ilkelerime göre şekil alıyor değil. O yüzden Türkiye'nin resmî uygulamalarına bakarken de zorunlu olarak kendi çizgisini dikkate almak ve ona göre yorum yapmak durumundayım. Türkiye ile İsrail arasında imzalanan son anlaşmayla ilgili değerlendirmemiz de kendi ilkelerime göre bu anlaşma hakkında hüküm verme değil izlenen siyasete göre yapılanları değerlendirme olacaktır. Bu da ilkelerimizle ilgili tavır ve yaklaşımımızın değiştiği anlamına gelmez.
Vurgulamamız gereken ikinci husus da yapacağımız yorumun bir onay veya ret değil anlaşmanın neyi getirip neyi getiremediği ile ilgili olacağıdır. Eleştiride bulunanlara "sen sadece bardağın boş tarafını görüyorsun; biraz da dolu tarafına baksana!" dendiğine sıkça rastlarız. Evet, doğrudur üst açıdan bakıldığında bazen bardağın sadece boş tarafı görünür. Dolu tarafı aşağıda kalır. Ama bazıları da bardağın sadece dolu tarafını görmek istediklerinden boş tarafına gözlerini kapatır; tümünün kendi gördükleri kadar olduğunu düşünürler. Ben de diyorum ki evet bardağın dolu tarafını görelim ama boş tarafını görmeye de hakkımız olsun. Eğer boş tarafını görürsek doldurulması gerektiğini hatırlatma hakkımızı da kullanırız veya böylece belki eksiklerin tamamlanmasına öncülük etme imkânımız olur. Dolayısıyla bizim eleştirilerimiz, istemediklerini hedefe yerleştirmek için herhangi bir açığı yakalamayı kendileri için iyi bir fırsat olarak değerlendirenlerin yani fırsatçıların eleştirisiyle aynı olmayacaktır.
Burada dikkat çekmem gereken üçüncü bir husus da Gazze'nin içinde bulunduğu durumdur. Bu bölge on yıldan fazla zamandır korkunç abluka altında tutuluyor ve gerçekten yorulmuş, bitkin düşmüş durumdadır. O yüzden Mısır diktatörü üç günlüğüne Rafah sınır kapısını açacağını ilan etse adeta bayram ediyor ve onun kendilerine kapıları kapattığı günlere göre değil açtığı günlere göre konuşma ihtiyacı duyuyorlar. Çünkü bir nefes alma fırsatı bulmanın sevinciyle konuşuyorlar. İşte böyle bir abluka ve baskı altında yaşamaya mecbur edilmiş bir halkın kendilerine kapı açmayı bırakın yardım ulaştırmayı, elektrik sorunlarını kısmen de olsa çözmek için enerji santralleri kurmayı, işgal rejiminin saldırılarında evleri yıkıldığı için çamurdan yapılmış evlerde veya çadırlarda yaşayan ailelerin evlerini yeniden inşa etmeyi, hastaneler ve sosyal kurumlar kurmayı vaat eden bir anlaşmaya sevinmeleri gayet normaldir.
Fakat şunu da kabul etmemiz gerekir ki anlaşma beklenen ve istenen sonucu getirmiş değildir. Gazze'nin beklentisi ve hak ettiği şey ablukanın tamamen kaldırılmasıdır. Çünkü bu abluka işgal rejiminin ileri sürdüğü gerekçelere dayanan değil sırf Gazze halkını siyasi tercihinden dolayı cezalandırmayı amaçlayan insanlık dışı bir ablukadır. Anlaşma ise ablukanın kaldırılmasını değil sadece Gazze'ye insanî yardım ulaştırılması için kapı açmayı ve bu kapıdan sokulacak yardımlarla ablukanın yumuşatılmasını içermektedir.
İşgal rejimi tarafı ablukanın tamamen kaldırılması şartını kabul etmediğinden insanî yardımların ve ihtiyaç maddelerinin ulaştırılması için Gazze'ye liman inşa edilmesi talebini de geri çevirmiş yerine 1948'de işgal edilmiş yani "İsrail" olarak tanımlanan bölgede ve işgal rejimi kontrolünde olan Asdud (İsrail'in literatüründe Aşdot) limanı üzerinden dolaylı yol açılmasına razı olmuştur. Eğer ki böyle bir dolaylı yol ve İsrail kontrollü gümrük kapısı zorunluluğu getirilmiş olmasaydı Gazze üzerindeki abluka geçerliliğini yitirmiş olacaktı.
Fakat şunu da bilmeliyiz ki bu anlaşma yolun sonu değildir. Surda bir gedik açıldığı doğrudur ve bardağın dolu tarafını oluşturuyor. Ama Gazze'yi çepeçevre kuşatan ve abluka altına alan surların henüz yıkılamadığı da bir gerçektir ve bu da bardağın boş tarafını oluşturuyor. Bundan sonra ablukanın Gazze'de sebep olduğu sorunları dünya gündemine taşıyarak tümüyle kalkması için diplomatik savaş verilmesi gerekiyor.
2 Temmuz 2016 Cumartesi, Yeni Akit
Batı medyası belli isimleri markalaştırdığı için onların primleriyle dünya kamuoyunu yönlendiriyor. Oysa en büyük çarpıtmaları isim yapmış medya organları ve onların popülerleştirilen yazarları yapıyor.
Aynı şeyi siyonist işgalin hâkimiyet alanı içinde yayınlanan medya organları da yapmaya çalışıyor. Oysa özellikle Filistin davasıyla ilgili gelişmeler hakkında en büyük çarpıtma ve yalanları piyasaya sürenler onlardır. Bunu Türkiye ile İsrail arasındaki görüşmeler sürecinde ve anlaşma aşamasında da gördük.
Bu süreç içinde bazen Filistin'deki muhtelif yayın organlarından beni arıyor ve çok ilginç iddialarla ilgili sorular soruyorlardı. "Ben böyle bir şey duymadım; siz nereden duydunuz?" diye sorduğumda da "Jerusalem Post'un bugünkü sayısında çıktı" yahut "Haaretz'in web sitesinde az önce yayınlandı" diyor veya siyonistlerin kalburüstü tv kanalarından birinin adını kaynak olarak veriyorlardı.
İddiaların tartışılan konularla hiçbir ilgisi olmadığı gayet açıktı. Belli ki siyonist medya gerçeği yazmıyor, kendi siyasi iktidarlarını baskın çıkarabilmek için kamuoyunu yönlendirmeye çalışıyordu.
Bilindiği üzere görüşmeler sürecinde tartışılan üç ana konu vardı. Diğerleri bunların alt başlıklarıydı. Bu üç konu da özür dileme, tazminat ve Gazze'ye ablukanın kaldırılmasıydı. Özür dilemenin gerçekleşmesiyle birinci şart yerine getirildi. İşgal rejimi ikinci şartı da kabul edeceğini ancak ödemeyi Türkiye'ye doğrudan ve toplu olarak yapmak istediğini bildirdi. Bu şart üzerinde de pek ihtilaf kalmamıştı ve sadece mahiyeti üzerinde müzakereler yapılıyordu. Asıl ihtilaf konusu ablukanın kaldırılması üzerindeydi.
Fakat çok ilginç bir hususa burada parmak basarak siyonist medyanın çarpıtmalarından örnek vermek istiyorum.
Anlaşma öncesinde siyonist medya sık sık Türkiye'nin İsrail'in taleplerini kabul ettiği ve anlaşma aşamasına gelindiği yönünde haberler yayınlıyordu. Fakat verilen tarihlerde anlaşma olmaması üzerine ihtilaf konularıyla ilgili tutarsız iddialar ortaya atılıyordu.
Son dönemde ise siyonist medya, anlaşmanın büyük ölçüde sağlandığını ihtilafın sadece Hamas'ın İstanbul'daki askerî temsilcilik ofisinin kapatılması konusunda olduğunu İsrail'in buranın kapatılmasını istediğini, bu isteğinin de yerine getirilmesi durumunda anlaşmanın imzalanacağını iddia eden haberler yayınladı.
Oysa böyle bir iddia tamamen saçmaydı. Ama ne yazık ki konunun aslını bilmeyen medya organları siyonist medyanın bu iddiasını aynen kamuoyuna yansıttılar.
Konuyu Filistin'deki medya organlarının yetkilileri bana sorduklarında bunun saçma ve asılsız olduğunu, siyonist medyanın rüzgârına kapılmamaları gerektiğini hatırlattım.
Her şeyden önce Türkiye'de, İstanbul'da veya bir başka yerde, Hamas'ın askerî, siyasi veya bir başka sıfatla herhangi bir temsilciliği mevcut değildir. Dolayısıyla Türkiye'nin böyle bir iddianın ihtilaf konusu olarak masaya getirilmesine, tartışılmasına razı olması söz konusu olamaz. Çünkü böyle bir şeyi tartışma konusu olarak kabul etmek böyle bir ofisin varlığını kabul etmek anlamına gelir. İsrail tarafının böyle bir iddiayı tartışma gündemine sokmaya kalkışması halinde Türkiye tarafının diplomatik açıdan sergileyeceği tavır böyle bir temsilciliğin veya ofisin zaten bulunmadığını bildirerek kesin bir şekilde reddetmek olacaktır. Kaldı ki bunun tartışma konusu yapıldığını belgeleyen resmî bir açıklama da olmadı. İddia yalancı siyonist medyaya ait gayri resmî bir saçmalıktı. Sonrasında Türkiye tarafı yalanlamak zorunda kaldı.
Türkiye'de bulunanlar sadece hareketin mensuplarıdır ve onlar da herhangi bir resmî temsil sıfatıyla değil mukim olarak bulunuyorlar ki bu şekilde Avrupa ülkeleri dâhil birçok dünya ülkesinde yaşayan mensupları mevcuttur. Türkiye'nin bunun tartışma konusu yapılmasını kabullenmesi de söz konusu olamazdı. Çünkü pazarlık konusu İsrail'in talepleri değil Türkiye'nin talepleriydi ve siyonist taraf kendi taleplerini kabul ettirmek için değil Türkiye'yi şartlarından taviz vermeye ikna için masaya oturuyordu.
Fakat gerek Filistin medyasının gerekse Türkiye medyasının olayın diplomatik boyutunu çok fazla göz önünde bulundurmadan siyonist medyanın bu yalanlarından çabuk etkilendiklerini ve zaman zaman da kamuoyu gündemine taşıdıklarını gördük.