19 Haziran 2009 Cuma, Vakit gazetesi
Geçtiğimiz iki gün (17-18 Haziran Çarşamba ve Perşembe) İstanbul'da yine Filistin'le ilgili önemli bir uluslararası toplantı düzenlendi. Gazze'nin İmarı Konferansı adlı bu toplantı daha çok Türkiye'nin dışından ve içinden iştirak eden iş adamlarına yönelikti. Konferansın konusu işgal devletinin saldırısında tahrip edilen Gazze'nin yeniden imarı için hazırlanan projelerin görüşülmesi ve bu projelere iş adamları, şirketler ve hayır kurumları arasından sponsor bulunmasıydı. Bir iş adamı olmamakla birlikte ben de Filistin'le ilgili gelişmeleri takip eden bir gazeteci olarak davet edildim ve izlemeye çalıştım. Bu vesileyle bugünkü ve müteakip yazımda söz konusu toplantıdan söz edeceğim. Fakat başlangıçta meselenin ana düğümünü teşkil ettiğini düşündüğüm bir konu üzerinde biraz genişçe durmak istiyorum.
Siyonist işgal devletinin Gazze'ye yönelik 23 günlük insanlık dışı saldırısında bölge büyük bir sarsıntı geçirdi. Gazze halkı bu vahşi saldırıya sabır ve kararlılıkla karşı durarak, teslim olmayı reddetti. Bu halkın onurunu ve haklarını savunan direniş güçleri azimle mücadele ederek işgalcilerin planlarını gerçekleştirmelerini engellediler. Fakat şu bir gerçek ki bu vahşi saldırı yüzünden Gazze yüksek şiddette bir deprem felaketinin sebep olabileceği kadar büyük bir yıkım yaşadı. Beş bin ev tamamen yerle bir edildi. En az 17 bin ev zarar gördü. Yüzlerce sosyal kurum, cami, resmi bina, fabrika ve iş yeri tahrip oldu. Altyapı hizmetleri işlemez hale geldi. Sağlık kurumları kasten ve öncelikle hedef alındığı için sağlık sektörü birinci derecede zarar görenler arasında yer aldı.
Bir bölge deprem veya herhangi bir doğal felaket yüzünden böyle bir sarsıntı geçirmiş olsaydı bütün dünyadaki insanî yardım kuruluşları harekete geçerdi. Fakat işgal devletinin saldırısı yüzünden bu felaket yaşandığında, kundaktaki bebeğinden yatalak hastasına, bütün herkes "cezalandırılmış" muamelesi görüyor. Bazı yardım kuruluşları el uzatmaya çalışsa da yıkılmış, tahrip edilmiş binaların inşa edilmesini, evsiz kalıp çadırlarda veya arazide hayatlarını sürdürmek zorunda kalmış ailelerin yeniden ev ortamına kavuşturulmasını sağlayacak malzemenin sokulmasına karşı ambargo engeli devam ediyor.
Aslında bu ambargonun devam edebilmesinin tek sebebi işgal devletinin dayatması ve Uluslararası Siyonizmin hâkim güçler nezdindeki lobi faaliyetleri değil. Ne yazık ki işgal devleti için tampon güç vazifesi gören kukla yönetimler ve herkesin bildiği gibi özellikle Mısır rejimi sayesinde bu ambargo böylesine katı bir şekilde devam edebiliyor.
Mısır rejiminin Siyonist işgal devleti hesabına bu ambargoyu uygulamasının hiçbir gerekçesi ve tutanağı bulunmamaktadır. Artık kendisinin de bu uygulamanın içinde olduğu, bu yüzden ambargoyu bütün katılığıyla sürdürdüğü iyice gün yüzüne çıkmıştır. Fakat burada bizim de eksiğimiz olduğunu düşünüyorum. Ambargo duvarlarını hâlâ aşılmaz ve yıkılmaz olarak gördüğümüz için zorlamıyoruz. Bilindiği üzere Gazze halkı, bir açık hava hapishanesine kapatılmış olmasına rağmen duvarı içeriden zorladı ve yıkılabileceğini bütün dünya Müslümanlarına hatta tüm insanlığa gösterdi. Artık devamını dışarıdaki mümin kardeşlerinden ve vicdan sahiplerinden bekliyor. Bizim bunu başarabilmemiz için önce o duvarları gözümüzde yıkabilmemiz ve yıkılabilir olduğuna kesin bir şekilde inanmamız gerekiyor.
Gazze'nin İmarı Konferansı'nda gündeme getirilen projelerin hayata geçirilmesi konusunda da sürekli "kapılar açıldığında" ön şartının zikredilmesi dikkatimi çekti. "Kapılar açılmadıkça bir çivi bile sokulamıyor, mecburen bu ön şartı zikretmek gerekiyor" şeklinde açıklama yapılması elbette mantıklı olacaktır. Ama kapıları bizim biraz daha fazla zorlamamız gerekiyor. Ben oraya katılanların kapıları zorlamadıklarını iddia etmiyorum. Fakat bunun için güçleri birleştirmeli, Gazze'yi açık hava hapishanesine çevirenlerin kapılarına da gardiyan olarak kimleri diktiklerini artık iyi teşhis etmeli ve kapıları da ona göre zorlamalıyız. En önemlisi ise o duvarların yıkılabilir, o kapıların açılabilir olduğu konusunda kanaatlerimizi güçlendirmemizdir. Söylediklerimizi sadece iş çevresinden veya hayır kurumlarından bekleyemeyiz. Güçleri birleştirmeliyiz ki bunun örneğini de Gazze halkı ortaya koydu.
Birileri hâlâ gardiyanlıkta ısrar etme cesareti gösterebiliyorsa başkaları onu bu çirkin işinden dolayı ayıplamaktan bile çekindikleri için.
20 Haziran 2009 Cumartesi, Vakit gazetesi
Gelecek nesillerin günümüzün tarihini okuduklarında sadece teknolojinin gelişme hızına, lüks şehirlerdeki yüksek binalara ve siyasi gelişmelere bakacaklarını sananlar elbette yanılıyorlar. Gazze'ye de bakacaklar. Oraya gidenler, oradaki gerçekleri görenler manzaranın tahmin edilenden, kamuoyuna yansıtılandan çok daha perişan olduğunu dile getiriyorlar. Ama böyle perişan halde yaşayan bir buçuk milyon nüfuslu bir topluluğa insanî yardım ulaştırılması hâlâ engelleniyorsa günümüz insanlığının önemli bir ayıbı olarak tarihe geçecektir.
Filistin Platformu Başkanı Erol Yarar I. Uluslararası Gazze'nin İmarı Konferansı'nda yaptığı konuşmada önemli bir noktaya dikkat çekti. "İnsanî çözüm siyasi çözümü bekleyemez" dedi. Gazze'nin bugün önce insanî çözüme ihtiyacı var. Yarar, Gazze'de insanların su tesislerinin ve altyapı hizmetlerinin yıkılması sebebiyle bakteriler ve çeşitli kimyasal maddeler içeren sular içmek zorunda kaldığına dikkat çekerek onlara temiz su içirmenin insanlığın ortak bir görevi olduğunu dile getirdi. Orada evleri yıkılan insanlar birkaç ay sonra kışa girecekler ve kış gelmeden önce kendilerine bir barınak temin edilmesi gerekiyor.
Ne yazık ki işgal güçlerinin insanlık dışı saldırıları sebebiyle ortaya çıkan durum, kötü şartlar ve zorluklar Siyonist yönetimin siyasi hesaplarının hayata geçirilmesi için bir baskı aracı olarak değerlendiriliyor.
Gazze'nin İmarı Konferansı'nda bir araya gelen işadamları ve sivil toplum kuruluşları fizibilitesi hazırlanmış
460 projenin tamamını hayata geçirmeyi taahhüt etti. Çünkü yine Erol Yarar, söz konusu projelere sponsor bulunması için düzenlenen birinci oturumun sonunda yaptığı açıklamada katılanlardan projelerin ne kadarını üstlenebileceklerini belirlemelerini istedikten sonra kalanını Türkiye adına yani Türkiye'den temsil ettikleri iş çevresi adına taahhüt edeceklerini dile getirdi. Böylece fizibilitesi hazırlanan ve bir rehber kitaba yerleştirilen projelerden herhangi biri açıkta kalmamış oldu. Bundan sonrası siyasi çevrelere düşüyor. Ya ambargonun kaldırılması ve Rafah sınır kapısının normal gümrük kapısı haline getirilip tamamen açılması için Mısır'a baskı yapılması ya da Türkiye ve Kıbrıs üzerinden güvenli bir deniz hattı oluşturulup söz konusu projelerin hayata geçirilmesi için gereken ihtiyaç maddelerinin Gazze'ye sokulmasına imkân tanınması gerekiyor.
Konferansta konuşma yapan Filistin İş Konseyi Başkanı Ebu Ubeyde ambargo ve saldırılar sebebiyle Gazze'de ortaya çıkan duruma dikkat çekerek bu bölgede nüfusun dörtte üçünün insanî yardım kuruluşlarının yardım ve destekleriyle hayatlarını idame ettirdiklerine dikkat çekti. Yani söz konusu projelerin hayata geçirilmesi sadece yaraların sarılmasını sağlamakla kalmayacak aynı zamanda işsiz kalan kesimin önemli bir kısmına iş imkânı sağlanacak. Bunların bir kısmı projelerin hayata geçirilmesi merhalesinde bir kısmı da oluşturulacak kurumlarda iş bulmak suretiyle kalıcı olarak kendi geçim imkânlarına kavuşacaklar. Böylece yardım kuruluşlarına el uzatmaktan kurtulacaklar.
Ebu Ubeyde konuşmasında, Siyonist işgal devletinin uyguladığı ambargonun aşılmasında güç birliğinin önemine dikkat çekerek "eğer işgalciler Gazze'deki halkımızı hedef almada sınır tanımıyorsa biz de onlara karşı güçlerimizi birleştirmeli, üzerlerindeki eziyeti gidermede birlikte hareket etmeliyiz" dedi.
Gazze'nin İmarı İçin Uluslararası Arap Komitesi Başkanı Vail Sakka da yaptığı konuşmada imar projelerinin fizibilite çalışmalarının yapılmasında izlenen yol ve bu projelerin hayata geçirilmesi için yürütülen ön çalışmalar hakkında bilgi verdi. Sakka, Gazze'nin imarı için bir sivil komite oluşturulmasının ve bunun merkezinin Türkiye'de olmasının kararlaştırıldığını dile getirdi.
Sakka'nın konuşmasında "Arap ülkelerinin muhasarasını Türkiye'nin yarmasını bekliyoruz" sözü çok dikkat çekiciydi ve de katılanların tümünün tezahüratına vesile oldu. Bir Arap ülkesinden önemli bir şahsiyetin bunu vurgulaması, muhasaranın sadece İsrail işgal devleti tarafından değil aynı zamanda Arap ülkelerindeki işbirlikçi yönetimler tarafından uygulandığını, hatta bu muhasaranın birinci derecede Arap ülkelerinin bir muhasarası olduğunu dile getirmesi düşündürücüydü. Türkiye'nin de deniz yoluyla bu muhasarayı yarması ve insanlık tarihine geçecek önemli bir çıkışa imza atması mümkündür.
Vail Sakka konuşmasında aynı zamanda mal ile cihadın önemine dikkat çekerek mal ve servet sahiplerine bu sorumluluğun düştüğünü, Filistin'de yaşanan durumun değiştirilmesi için herkesin sorumluluğunu görüp ona göre katkıda bulunması gerektiğini hatırlattı.