Olmert Gazze'ye Savaş Açtı

19 Ocak 2008 Cumartesi, Vakit gazetesi

Bu günlerde İslâm dünyasında en hareketli günler yine Filistin'de yaşanıyor. ABD Başkanı Bush'un gerçekleştirdiği ziyarette verdiği açık destekten aldıkları cesaretle iyice azgınlaşan işgalci Siyonistler birbiri ardından füze saldırıları düzenleyerek katliamlar gerçekleştiriyorlar. İşgal devletinin saldırganlığı bu derece ileri götürmesinde Annapolis Konferansı'nın önemli bir payı olduğu kesindir. Çünkü söz konusu konferansın öncelikli amaçlarından biri Filistin'de halkın üçte ikisinin desteğine mazhar olan İslâmî hareketi yasadışı ilan etmek suretiyle işgalci Siyonist devletin bu hareketi hedef alacak saldırılarının önünü açmaktı.

Siyonist işgalcilerin saldırılarında sadece direnişçiler hedef alınmıyor, insanlar rasgele füzelerin hedefi olarak katlediliyorlar. Nitekim Perşembe akşamı işgal güçlerinin uçaklarından atılan füzelere hedef olan bir araçta bir anne ve çocuğu hayatını kaybetti. Siyonistlerin bu derece azgınlaşmalarına ve cüretlenmelerine yol açan Annapolis Konferansı'nın ve bu konferansta sergilenen tutumun önünü açanların, önlerine konan stratejiye destek verenlerin, bu konferansı "barış konferansı" olarak lanse edenlerin kendilerini hesaba çekmeleri ve en azından yaptıkları hatanın vebalinden kısmen de olsa kurtulabilmek için köklü bir tavır değişikliği gerçekleştirmeleri gerekiyor.

Olmert, Gazze'ye savaş açtıklarını çok açık bir dille ifade etti. Onun bu iğrenç ve insanlık dışı savaşına sessiz kalınmasının kesinlikle bir mazereti ve haklı görülebilecek bir gerekçesi olamaz. Hele böylesine vahşice bir savaşı yürütenlerle işbirliğini sürdürmenin asla onaylanabilir tarafı olamaz.

Şunu da özellikle ifade edelim ki, Siyonistlerin tüm saldırganlıklarına ve azgınlıklarına rağmen Filistin'de özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi sona ermeyecek, İslâmî hareketin o toprakları gerçek kimliğine kavuşturma amacıyla açtığı direniş bayrağı inmeyecektir.

Son yaşanan gelişmeler Siyonist işgal karşısında sürdürülen direnişi ve bu direnişin savunma araçlarını "abes" olarak niteleyen Mahmud Abbas'ı da zor duruma soktu. Verilen haberlere göre Abbas, ABD Dışişleri Bakanı Rice'a, saldırıların bu şekilde devam etmesi durumunda görevinden istifa edebileceğini ve işgal devletiyle görüşmeleri tamamen durdurabileceğini söylemiş. Şimdi Filistin halkı ve tüm direniş grupları ona bu sözlerini hatırlatarak sözünde durmasını, en azından vahşette bu derece ileri giden Siyonist saldırganlarla irtibatı tamamen kesmesini istiyorlar. Bakalım Abbas sözünde durabilecek mi?

Siyonist saldırganlığa karşı Filistin direnişi de tepki eylemlerini artırdı. Bundan dolayı işgalci kesimde bir panik ve telaşın ortaya çıktığı müşahede ediliyor. Ama buna rağmen Siyonist devletin başbakanı Olmert tehditte bulunmaya ve Gazze'ye karşı savaşın süreceği yönünde açıklamalar yapmaya devam ediyor. Direnişçilerin işgalci saldırganlığa karşı ortak faaliyetler ve operasyonlar düzenleme çabaları içine girmelerinin bu paniği biraz daha artırdığını söyleyebiliriz.

İslâmî Direniş Hareketi, işgal güçlerinin saldırılarının sürmesi durumunda, benzer gelişmelerin kendi içlerine de taşınacağı uyarısında bulundu. Bugün Filistin halkına yönelik böylesine vahşi saldırılara tepki göstermeyen ve hatta işgal güçlerine alkış tutan medya organları, yarın İslâmî Direniş'in eylemlerini işgalcilerin kendi içlerine taşıması durumunda hiçbir şey söylemeye haklarının olmayacağını bilmek ve kabul etmek zorundadırlar. Çünkü Siyonist işgalcileri saldırganlıklarından vazgeçmeye zorlamak için Filistin direnişinin önünde başka hiçbir alternatif kalmamış olacaktır.

İşgalci saldırganlığa karşı kitlesel tepkilerin, İslâm dünyasındaki yönetimlerin tutumlarını kısmen etkilemesi mümkündür. Arap Birliği Genel Sekreteri Arap ülkelerinin yönetimlerine en azından Gazze'ye uygulanan ambargoya tepki göstermeleri ve bu ambargonun etkisiz hale getirilmesi için bir şeyler yapmaları çağrısında bulundu. Aslında İslâm dünyasındaki yönetimlerin birazcık cesaretli davranmaları durumunda işgalci Siyonist devletin, ABD ve onlarla işbirliği içindeki uluslar arası güçlerin Gazze'ye uyguladıkları insanlık dışı ambargo büyük ölçüde etkisini kaybedecektir.

Olmert'in İnsafa Gelmesini Bekleyemeyiz

23 Ocak 2008 Çarşamba, Vakit gazetesi

Mekke'de açıktan davetin başlamasından sonra müminlere ve Hz. Peygamber (s.a.s.)'i korumasından dolayı onun kabilesine uygulanan bir ambargo olmuştu. O zaman Mekke'de şirkin belli önderleri Haşimoğullarıyla Muttaliboğullarına karşı aralarında işbirliği yapacaklarına dair bir anlaşma metni yazmaya karar verdiler. Bu anlaşmaya göre onlardan kız almayacak ve onlardan birine kız vermeyeceklerdi. Onlara bir şey satmayacak ve onlardan bir şey satın almayacaklardı. Kendileriyle hiçbir anlaşma kabul etmeyeceklerdi. Resulullah (s.a.s)'ı öldürmeleri üzere kendilerine teslim etmedikleri sürece onlara hiçbir şekilde acımayacaklardı. Bir araya geldiklerinde bu konuda bir metin yazdı, bu metinde belirtilenlere uyacakları üzere aralarında anlaşma yaptı ve birbirlerine söz verdiler. Daha sonra yazdıkları metni, kendi açılarından daha çok bağlayıcı olması için Ka'be'nin duvarına astılar. Böylece onlarla bütün ticari ilişkilerini kestiler. Onlara hiçbir yiyecek, giyecek vermiyor, onlara bir şey satmıyor ve ihtiyaçlarını da başkalarından satın alıyorlardı. Ambargo anlaşmasının uygulanmasının takibi görevini de Hişâm ibnu Amr ibni Rebi'a'ya vermişlerdi.

Söz konusu uygulamanın başlatılmasından sonra müminler ve Hz. Peygamber (s.a.s.)'in kabilesi Haşimoğullarına mensup olanlar Şi'bu Ebi Talib (Ebu Talib Vadisi) adı verilen bir vadiye çekildiler. Ambargo çok katı bir şekilde uygulandığından, söz konusu vadide tecride maruz kalanlar büyük sıkıntılar yaşıyorlardı.

Bugün Gazze'de yaşanan olay da aynen Mekke'de adı geçen vadide tecride maruz kalanların muhatap oldukları uygulama gibidir. Bugün görünüşte muhasara Olmert yönetimi tarafından uygulanıyor. Fakat ona bu imkânı ve görevi verenler kendilerini "uluslar arası toplum" diye yutturmaya çalışan müstekbir güçlerdir. Dolayısıyla işgal devletinin başbakanı esasında Hişam ibnu Amr'a verilen görevi yürütmektedir. Tabii bu ambargodan birinci derecede yararlanan o olduğundan ve öncelikli olarak onun stratejisi esas alındığından, bütün katılığıyla uyguluyor. Fakat onun ambargoyu bütün katılığıyla uygulama konusunda kendini bu derece rahat ve cüretkâr hissedebilmesinin sebebi müstekbir güçlerin verdiği destek ve İslâm dünyasındaki yönetimlerin korkaklığıdır.

Gazze'de bu ambargonun amacının direniş hareketini cezalandırmak olduğu imajı verilmeye çalışılıyor. Öncelikli olarak bu direnişin meşru ve haklı olduğunu, Filistin toprakları üzerindeki gayri meşru işgalin son bulması için mücadele etmelerinden dolayı Filistinlileri suçlamaya kimsenin hakkı olmadığını bir kez daha vurgulayalım. Ancak cezalandırmanın asıl muhatabı Filistin İslâmî Direniş Hareketi'ni iktidara taşıyan Filistin halkıdır. Bu cezalandırmadan elektriklerinin kesilmesinden dolayı hizmet veremeyen hastanede doğum yapan anne ve daha hayata gözlerini açtığı an insanlık dışı tecrit uygulamasıyla, Siyonist vahşetle tanışan bebek birinci derecede etkileniyor.

Mekke'de tecride maruz kalanlara uygulanan ambargonun sona ermesinin sebebi Ebu Cehil'in ve Ebu Leheb'in insafa gelmesi değildi. İnsanlıktan payı olanların vicdanlarının harekete geçirilmesiyle gösterilen tepki ve yine onların ambargoyu delmeleriydi. Bugün Gazze'de bir buçuk milyon insanın maruz kaldığı vahşetin sona ermesi için de kundaktaki bebeklerin göğüslerine füze saplayan, düğün törenlerinin üzerine bomba yağdırılıp katliam gerçekleştirildiğini öğrendiğinde zevkten dört köşe olan Olmert'in yahut ona bu konuda imkân, güç ve cesaret veren Bush'un insafa gelmesini bekleyemeyiz.

Tepkilerin artması karşısında havayı biraz yumuşatma amacıyla kısmen akaryakıt sevkıyatının başlatılması da bizleri aldatmamalı. Ambargo ve tecrit tümüyle sona erinceye, Gazze ahalisinin dünyayla irtibatının önündeki engeller kalkıncaya kadar kapıları zorlamalıyız. Akaryakıt sevkıyatının başlamasıyla Gazze'de sorun bitmiş değildir. Problemi iyice zirve noktasına çekip kısmî yumuşatma yapmak suretiyle baskıcı uygulamanın, resmî terörün normalleştirilmesini sağlamaya çalışmak Siyonist devletin sıkça başvurduğu bir taktiktir. İlaç sevkıyatının ve hastaların dışarı çıkmalarının engellenmesi sebebiyle ölümler devam ediyor.

Mazeret Arama Hakkımız Yok

24 Ocak 2008 Perşembe, Vakit gazetesi

Bugün Siyonist işgal devleti Gazze'ye yönelik insanlık dışı kuşatmayı ve vahşeti sürdürebiliyorsa bunda İslâm coğrafyasındaki yönetimlerin özellikle de bölge ülkelerinin büyük payı var. İşgalci Siyonist devlet İslâm ülkelerinde üretilen petrolle beslenirken, aldığı bu petrolün Gazze'ye girmesini engelleyerek ondan elektrik üreten santrallerin durmasına sebep olabiliyor. Böylece bebeklerin dünyaya gözlerini açtığı hastaneler bile hizmet veremez hale geliyor. Bu durum karşısında Rafah sınır kapısını açmamakta ısrar eden Mısır'ın kesinlikle bir mazereti olamaz ve bu konuda kendini haklı göstermesi mümkün değildir.

Biz de Rafah sınır kapısıyla ilgili engellemelerin kalkması, Gazze ahalisinin dünyayla irtibatının yeniden sağlanması talebiyle dün muhtelif sivil toplum kuruluşları temsilcileriyle birlikte İstanbul'da Mısır Başkonsolosluğu'na gittik. Yapılan konuşmalardan ve basın açıklamasından sonra programı gerçekleştirenlerin adına Hukukçular Derneği Başkanı Kâmil Uğur Yaralı'yla birlikte Mısır yönetimine yönelik taleplerimizi içeren mektubu Mısır Arap Cumhuriyeti'nin İstanbul Başkonsolosuna ilettik. Bu arada Başkonsolosun odasında bir süre oturup, konuyla ilgili görüşlerimizi şifahi olarak sunmaya çalıştık. Başkonsolos görüşlerimizi ve taleplerimizi haklı bulduğunu, Gazze halkını kendilerinden bir parça olarak gördüklerini ifade etmekle birlikte Mısır'a dışarıdan yoğun baskılar olduğunu dile getirdi.

Orada Başkonsolosa ilettiğimiz hususu burada da dile getirelim ki artık bu tür baskılar mazeret olmamalı. Eğer Mısır'a siyasî ve ekonomik baskılar yapılıyorsa Gazze'ye, bölgede tam anlamıyla bir drama yol açan baskılar yapılıyor. Bu drama seyirci kalmanın, hatta böylesi bir insanlık dramının sebeplerini oluşturan uygulamalarda ısrarlı davranmanın onaylanır bir gerekçesi ve mazereti kesinlikle olamaz.

İnsanlık dışı muhasaraya direnen kitlenin, Gazze'nin dünyayla irtibatını kesme amacıyla örülmüş duvarı yerle bir etmesinden sonra artık "baskılar"ın mazeret olarak gösterilmesi daha bir anlamsız hale gelmiştir. Tüm uluslar arası müstekbir güçler tarafından kuşatmaya alınan bu halk o duvarı çökertebiliyorsa, devlet yönettiklerini söyleyenlerin bundan güç ve cesaret almaları, baskı duvarlarını aşmaları gerekir. Biz onların etrafında da emperyalist duvarlar örüldüğünü ve bu duvarları aşmaktan korktuklarını, bu yüzden baskılara boyun eğme ihtiyacı duyduklarını biliyoruz. Ama artık Gazze ahalisinin gösterdiği kararlılıktan ve cesaretten güç almaları, emperyalist duvarları aşmaları, gerçek anlamda bağımsız ve özgür iradeyle hareket etmeleri gerekir. Aksi takdirde tüm insanlık önünde mahkum edileceklerdir ve gelecek nesiller onları kesinlikle hayırla yad etmeyecektir.

Bu arada işgal devletinin uygulamalarına tepki gösterirken bu tepkilerini "uluslar arası toplum" önünde haklı gösterebilmek için birtakım mazeretlere sığınma ihtiyacı duyanların tutumlarını da büyük bir esefle karşılıyoruz. Örneğin Başbakanın işgal devletine tepki yönüyle takdire değer olan açıklamasında bazı kişilerin yanlış eylemlerinden dolayı bütün bir halkın cezalandırılamayacağını söylemesi, işgale karşı verilen haklı ve meşru mücadeleyi "bazılarının yanlışları" gibi lanse etme anlamı taşıyor ve böyle bir mazeret oluşturma kaygısına dayanıyordu. Oysa yanlış olan işgalin kendisi, Filistin halkının haklarının gasp edilmesidir. İşgal edilmiş vatanın kurtarılması, gasp edilmiş hakların geri alınması için verilen mücadele bir yanlış değil, tam aksine meşru bir haktır.

Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın İsrail'in izlediği tutumun "aşırı uçlar"ın işine yaradığını söylemesi de tahmin ediyoruz benzer bir "mazeret" kaygısına dayanıyordu. Babacan, "aşırı uçlar" derken kimi kastediyordu? Filistin halkının meşru haklarına sahip çıkanları mı? Öncelikle şunu unutmamak gerekir ki bu halkın meşru haklarına sahip çıkmak için kararlılıkla mücadele edenler "uç" değil, o halkın üçte ikisinin desteğini kazanmış büyük bir kitlesel harekettir. "Aşırı" olanlar meşru haklarına sahip çıkanlar değil gayri meşru işgallerini sürdürebilmek için kundaktaki bebekleri katledenlerdir. Filistin topraklarındaki Siyonist işgalin sürüyor olması tepki göstermemiz için yeterli bir sebeptir.

İşgalciyle İşbirliği

25 Ocak 2008 Cuma, Vakit gazetesi

Başbakan Tayyib Erdoğan'ın Gazze'deki durumla ilgili açıklamasında, nalına da mıhına da vurma amacıyla söylenmiş ve Filistinlilerin haklı direnişlerini "marjinal şiddet" olarak niteleyen ifadeler yer almasına rağmen Siyonist devlet söylenenleri kaldıramadı. Oysa Filistin'de işgale karşı özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini sürdüren İslâmî hareket her şeyden önce marjinal değil AKP'nin Türkiye'de aldığı orandan daha fazla oranda oy almış bir kitlesel harekettir. Bu hareket Filistin halkını temsil etmeye en yetkili popüler güçtür. Sürdürdüğü mücadele hakkında zihinlerde olumsuz imaj oluşturacak "şiddet" nitelemesinin kullanılması da büyük haksızlıktır. Çünkü bu mücadele gasıp Siyonist işgale karşı, işgal edilen topraklarına ve gasp edilen haklarına kavuşmak isteyen halk için verilen, İstiklal Savaşı'ndan farkı olmayan meşru bir mücadeledir.

Erdoğan'ın açıklaması, zikrettiğimiz yönüne rağmen yine işgalciyi rahatsız etti ve Türkiye'yle onca menfaat işbirliği olduğu halde Siyonist devlet yine Türkiye Büyükelçisi vasıtasıyla Başbakan Erdoğan'a protesto çekti. Bu hadise bir kez daha gözler önüne sermiştir ki işgalci Siyonist devlet kimsenin dostu değildir ve olamaz da. O sadece kendi menfaatlerinin, planlarının ve hesaplarının dostudur.

Bütün bunlara rağmen işgal devletinin resmî isimlendirmede Savunma gerçekte Savaş Bakanı Ehud Barak önümüzdeki ay Türkiye'ye gelecek. Resmi makamlara sorduğunuzda böyle bir ziyaretin onlarca gerekçesini sıralamaları mümkündür. Bundan önceki yazımızda mazeret aramaya hakkımız olmadığını dile getirmiştik. Çünkü bugün işgalci Siyonist devlet Filistin'de tam anlamıyla bir insanlık dramına yol açan ablukayı bütün şiddetiyle sürdürüyor. Bir buçuk milyon insanın yaşadığı Gazze hâlâ bir açık hava hapishanesi niteliğinde. İşgal devletinin sık sık elektrikleri ve elektrik üreten santrallerde kullanılacak yakıtları kesmesi sebebiyle hastaneler bile hizmet vermekte zorlanıyor. İlaçların içeri sokulmaması veya dışarıda tedavi görmeleri gereken hastaların çıkarılmalarının engellenmesi sebebiyle hastalar birbiri ardından hayatını kaybediyor. İşgal devleti tam anlamıyla bir drama yol açan ablukayı sürdürmekte ısrar etmekle yetinmeyip sık sık askerî saldırılar, füze saldırıları düzenleyerek katliamlar gerçekleştiriyor.

Böylesi bir zulüm devam ederken işgalci Siyonist devletle işbirliği yapmamızı ne şekilde izah edebiliriz? Böyle bir işbirliğinin mazeretini bulsanız ne anlam ifade eder? Önemli olan mazeretinin olması değil doğruyu yapıyor olmandır.

Barak ziyaretinin amacının teröre karşı işbirliği olduğu ve istihbarat paylaşımı yapılacağı söyleniyor. İşgalci Siyonist devletle "terör"e karşı işbirliği yapabilmeniz için "terör" tanımlamasında onunla bir yakınlaşma içine girmeniz gerekecektir. Dolayısıyla böyle bir işbirliği Filistin'de, işgal edilen topraklarının, kutsal Mescidi Aksa'nın ve tüm dünya Müslümanlarının birlikte sahip çıkmaları gereken Kudüs'ün özgürlüğüne kavuşturulması için mücadele edenlerin bu mücadelelerini "terör" olarak nitelendirenlerle aynı yerde durma sonucunu doğuracaktır.

İşgal devletiyle neyin istihbarat paylaşımını yapacaksınız? İstihbarat paylaşımı demek sizin ondan bilgi aldığınız kadar sizin de ona bilgi vermeniz demektir. Siz belki PKK hakkında bilgi almayı düşündüğünüzü söyleyebilirsiniz. Ama onun Filistin halkının meşru mücadelesini bastırmak, Gazze'deki kuşatmayı sürdürmek, Kudüs ve Mescidi Aksa'yı işgal altında tutmak için bilgiye ihtiyacı var. Tüm dünya Müslümanlarının ortak değerleri olan kutsal mekânlar üzerindeki işgalin devamına imkân sağlayacak bir bilgi paylaşımını mazur göstermeniz mümkün müdür? Mazur gösterseniz bu neyi ifade eder? Burada da aynı şeyi söyleyelim: Önemli olan mazeretinizin olması değil yaptığınızın doğru ve haklı olmasıdır.

Ayrıca son dönemde "el-Kaide ve Hizbullah mensubu" suçlamasıyla bu örgütlerle ilgileri olmayan birçok kişinin gözaltına alınması, üstelik baskınların İsrail tarafından yapılan bir açıklamanın hemen sonrasına denk gelmesi "istihbarat paylaşımı" konusunda ciddi endişelere yol açıyor. Çünkü bundan önceki paylaşımlardan hiç iyi sonuçlar çıkmadı. Çıkması da beklenemez.

Gazze'yle İlgili Komplolar

26 Ocak 2008 Cumartesi, Vakit gazetesi

İşgalci saldırgan devletin cumhurbaşkanı Peres, Gazze'ye yönelik vahşi uygulamalarını haklı çıkarmak için ilginç bir açıklama yaptı. "Gazzeliler İsrail'i suçlamasın, kendilerini suçlasınlar. Çünkü HAMAS'ı iktidardan indirecek olanlar onlardır." Böyle bir açıklama neye benziyor biliyor musunuz? Bir babanın boğazına bıçak dayayıp: "Oğlunu neden kendi elinle öldürmüyorsun? Eğer canını kurtarmak istiyorsan oğlunla beni uğraştırmamalı ve onu kendi elinle öldürmelisin; aksi takdirde beni suçlamaya hakkın olamaz" demeye.

Ama işgalci Siyonist böyle bir zihniyeti nasıl da dünya kamuoyuna "makul" olarak yutturabiliyor? Çünkü hizmetinde bir yığın medya organı, onun hesabına çalışan besleme yazarlar var. Onlar bu anlayışı öyle bir üslup ve çerçeveye sokarak yutturuyorlar ki birçokları bu anlayışın etkisinde kalarak Siyonist vahşeti haklı, sırf siyasi tercihlerini kendi özgür iradeleri doğrultusunda yapmalarından dolayı böyle bir vahşete maruz kalan kitleyi ise haksız çıkarabiliyorlar.

Şunu özellikle belirtelim ki kafaların işgal edilmesi toprakların işgal edilmesinden tehlikelidir. O yüzden özgür düşünmenin önemini bilenlere kafalarının işgal edilmesine fırsat vermemek için çağımızın yalancı, hileci ve sahtekâr medyası karşısında son derece dikkatli olmalarını tavsiye ediyorum. Bunu başarabilmeleri için de Yüce Allah'ın verdiği akıl nimetinin muhakeme kurallarını ve Kur'an-ı Kerim'de bildirdiği ilkelerini düşünce alanlarının giriş kapılarına bekçi olarak dikmeleri, o bekçilerin görevlerini eksiksiz yerine getirmeleri, yerlerinden ayrılmamaları için sık sık kontrol etmeleri gerekir. Çünkü uluslar arası emperyalizmin ve Siyonizmin hizmetindeki medyanın şeytanları işte o kapılardan girerek kafaları, düşünce alanlarını işgal etmeye çalışıyorlar.

İşgalci saldırgan devletin Gazze'ye uyguladığı insanlık dışı abluka ve ambargonun haklı gösterilmesi için çeşitli iddialardan ve saptırmalardan yararlanılmaya çalışılıyor. Biz bu konuda aylık Ribat dergisinin Şubat 2008 sayısı için bir yazı yazdık. İnşallah o yazı dergide yayınlandıktan sonra Web sitemizde (www.vahdet.com.tr) de yayınlayacağız. Bugün Gazze'deki son gelişmeler üzerine gündeme getirilen bazı iddialar üzerinde kısaca durmak ve özet bilgiler vermek istiyoruz.

İşgalci Siyonist devlet yerine göre askerî ve siyasî imajının yıpranmasına yol açan gelişmelerin zihinlerde oluşturduğu kanaati değiştirmek amacıyla komplo teorilerinden yararlanıyor. Yahut gerçekleri saptırmak suretiyle olayları zihinleri bulandıracak şekilde vermeye çalışıyor.

İşgalcilerin 2005 yılında Gazze'den çıkmaları bir yenilgiydi. Ama o zaman Siyonist devletin Filistin direnişi karşısında yenilgiye uğratıldığı kanaatinin değiştirilmesi amacıyla bir sürü komplo teorisi üretildi. İsrail'in aslında yenildiğinden dolayı değil yeni birtakım hesapları için ve artık Gazze'de kalması onun menfaatine olmadığı için çıktığı iddiaları gündeme getirildi.

23 Ocak Çarşamba sabahı Gazze ahalisinin Rafah sınırındaki duvarı yıkıp büyük kalabalıklar halinde Mısır tarafına geçmesi üzerine, bazı haber kaynaklarında bu geçiş Gazze'den kaçış olarak lanse edildi. Oysa Gazzeliler isteselerdi kaçabilirlerdi. Ama öyle yapmadı zorunlu ihtiyaç maddelerini satın aldıktan sonra yine kendi istekleriyle geri döndüler.

Bir ajansın yayınladığı haberde işgal devletinin Gazze ahalisinin Mısır tarafına geçmesine kendisinin imkân tanıdığı, bunu da bir oyun için yaptığı iddiası yer aldı. Bu iddiaya göre işgal devleti Mısır'la anlaşmıştı ve Gazze ahalisinin bölgeyi boşaltmasına fırsat verilecek, Mısır'a geçenlerin geri dönmesi için zorlama yapılmayacak, etkin kalabalığın çekilmesinden sonra da işgal devleti Gazze'ye operasyon düzenleyerek HAMAS'ı çökertecekti. Bu iddianın tamamen saçma olduğunu da gelişmeler gözler önüne serdi.

Şimdi işgal devletinin Gazze'yle tüm bağlantılarını kesmesi planı üzerinde duruluyor. Bu, emperyalizmin çok eski bir planıdır. İki yıldır ölümle hayat arasında bir yerde bekleyen Şaron'un ısrarla üzerinde durduğu bir plandı. Ama böyle bir plan gündeme getirilse de Filistin topraklarının bütünlüğünün bozulmasını Filistin direnişi asla kabul etmeyecektir.

İrtibatlı Yazılar

İşgalcinin Azgınlığı
Gül'ün ABD, Bush'un Ortadoğu Seyahati
Barışa Sarılan Savaş
>