Bir Dosya
Bilindiği üzere ABD bu sıralarda "teröre karşı savaş" gerekçesini kullanarak her tarafta terör estirmeye çalışıyor. Afganistan'a yönelik binlerce masum insanın öldürülmesine yol açan saldırısından sonra şimdi de ağırlıklı bir şekilde Irak konusunu gündeme getiriyor. Fakat bu konuyla bağlantılı olarak Irak'tan ziyade Kuzey Irak konusu gündemde tutuluyor. Peki Kuzey Irak konusunun ABD'nin hedefe koyduğunu iddia ettiği "terör (!)"le ne ilgisi var? Kuzey Irak bölgesinin yerlisi durumunda iki silahlı oluşum bulunmaktadır: Mesut Barzani'nin liderliğindeki Kürdistan Demokrat Partisi ve Celal Talabani'nin liderliğindeki Kürdistan Ulusal Birliği ki ABD bunları terör örgütü olarak görmüyor. Çünkü bu iki örgütün Kuzey Irak'ta kendi isimlendirmeleriyle Irak Kürdistanı'nda kurmuş oldukları yerel otoriteleri meşru kabul etmekte ve bölgeyle ilgili görüşmelerde onları muhatap almaktadır. Bir de oranın yerlisi olmayan PKK militanları bulunuyor. ABD her ne kadar PKK'yı terör örgütü olarak kabul ediyorsa da son dönemde başlattığı savaşta onu hedefe koyduğunu kimse düşünmez. Hatta Kuzey Irak'la ilgili planlarında PKK hiç gündeme bile gelmemektedir. Bunların dışında Kuzey Irak bölgesinde hiçbir silahlı örgüt faaliyeti bulunmamaktadır.
Hal böyleyken ABD, Kuzey Irak'ı neden hedefe yerleştirdi? Bölgede bir Kürt devleti kurdurmayı ve böylece uzun süreden beridir devam eden Kürt meselesini kesin çözüme kavuşturmayı mı planlıyor? Şunu kesin olarak söyleyelim ki ABD bölgede Kürt devletini kurdurmak istese de Kürt meselesini kesin bir çözüme kavuşturmayı asla arzulamaz. Çünkü bu meseleyi belli hesapları ve çıkarları için kullanmaya devam etmeyi tercih eder. Öyleyse Irak'ı bölerek Saddam'ı zayıf düşürmeyi mi planlıyor? Bu mümkündür. Çünkü İslam coğrafyasını küçük parçalara ayırarak her bir parçasını sömürgeci güçlere mahkum etme politikası doğrudan sömürgecilikten dolaylı sömürgeciliğe geçişin başladığı dönemden buyana sürdürülen bir politikadır. Ama bu konunun da ABD'nin gerekçe olarak kullandığı "terör"le bir ilgisi bulunmamaktadır. Bizim gördüğümüz kadarıyla ABD'nin son dönemde Kuzey Irak konusunu hedefe koymasının ve bölgeye yönelik askeri operasyon hazırlıkları içine girmesinin bunların dışında da önemli amaçları bulunmaktadır. İşte bu amaçları iyi tahlil edebilmek için Batı'nın "Ortadoğu" olarak adlandırdığı bölgede son dönemde yaşanan gelişmelere göz atmakta yarar görüyoruz.
Bundan birkaç ay önce günlük İsrail gazetelerinden biri bir ek yayınlamıştı. Ben bu eki okumadım, ancak o ekten yapılan bazı alıntıların Arapça tercümelerini Arapça bir yayın organının Internet sitesinden okudum. Alıntılardan anlaşıldığına göre ekin konusu, Filistin topraklarına yerleştirilen yahudilerin güven ve istikrar kaybı sebebiyle bu toprakları terk etmesi yani yahudi yerleşimcilerin tersine göçü olayıydı. Özellikle Aksa İntifadası'nın başlamasından sonra bu tersine göçün bayağı hızlandığı bilinen bir vakıadır. Söz konusu ekten yapılan alıntılarda yahudilerin Filistin'de kendilerini rahat hissetmelerinin pek mümkün olamayacağı, çünkü Filistinlilerin her şeyi göze alarak direnişi tercih ettikleri vurgulanıyor, bu direnişin sona erdirilmesi için İsrail'in BM tarafından belirlenen sınırlar üzerindeki hakimiyetinin görüşmeler yoluyla kabul ettirilip bu bölgede yaşayan yahudilerin güvene kavuşturulmaları diğer yahudilerin ise alternatif bir toprak parçasına kademeli bir şekilde yerleştirilmeleri teklif ediliyordu. Yani bir "Alternatif İsrail"den söz ediliyordu. Böyle bir plan için de en uygun olarak Kuzey Irak bölgesi görülüyordu. Bu konunun gündeme getirilmesi ise ABD'de 11 Eylül saldırılarının yaşanmasından önceydi.
Gerek siyonist işgalin kontrolünde bulunan ve gerekse özerk yönetimin kontrolüne verilmiş olan Filistin topraklarının tamamının yüzölçümü 28.220 km2'dir. Bunun 12.000 km2'lik kısmı, çoğu kullanıma elverişli olmayan Nakab çölünden oluşmaktadır. Geriye yaklaşık 16.000 km2'lik bir alan kalıyor. Her ne kadar 4 milyon Filistinli siyonist şiddet, gasp, tehdit ve vahşi saldırılar yoluyla yurtlarını terke zorlanmış olsa da söz konusu alanda halen toplam üç milyon civarında Filistinli yaşamaktadır. Bunlar ise yurtlarını terk etmemekte ısrarlı olduklarını, bu uğurda canlarını feda etmekten çekinmeyeceklerini gösteriyorlar. İşgalci siyonistler de bu insanları yurtlarını terke zorlamasının kendisine epey pahalıya mal olduğunu, onları yurtlarını terke zorlaması durumunda gerçekleştirilecek eylemlerin yahudilerin tersine göçlerini daha da hızlandırdığını değişik vesilelerle gördü. Söz konusu topraklarda, devam etmekte olan tersine göçe rağmen halen 5,5-6 milyon arasında da yahudi bulunduğu tahmin ediliyor. Bu ise 16 km2'lik alanda 9 milyona yakın nüfusun yaşaması anlamına gelir. Yani km2 başına düşen nüfus sayısı 562. Türkiye'de km2 başına 83 kişinin düştüğü düşünülürse Filistin topraklarındaki nüfus yoğunluğu daha net anlaşılır. Kısaca söylemek gerekirse işgalci siyonistler Filistin topraklarını gasp ettikten sonra bu topraklara dünyanın değişik yörelerinden getirttikleri yahudileri adeta istif etmişlerdir. Ama artık istif kapasitesinin bayağı üstüne çıkıldığından alternatif topraklar üzerine planlar yapılmaktadır. Çünkü Filistin toprakları artık sadece tarım vs. yönünden değil su kaynakları yönünden bile son derece yetersiz kalmaktadır. Gerçi işgal devleti bu konudaki problemlerini Türkiye'den su ithali vs. gibi projelerle çözmeye çalışıyor. Ama bu gibi hayati konularda dışa bağımlı hale gelmek de istemiyor. Çünkü bağımlı olduğu ülkelerdeki siyasi mekanizmanın ve iradenin değişmesiyle kendisinin son derece büyük sıkıntılar içine girebileceğini hesaba katıyor.
Yukarıda verdiğimiz bilgilerden Filistin topraklarına yeni yahudi yerleşimci yerleştirilmesinde artık sıkıntı çekildiği anlaşılıyor. Bu yüzden "alternatif toprak" çözümleri üzerinde düşünülüyor. Bu konudaki hesaplarda Kuzey Irak üzerinde ağırlıklı olarak durulmasının birkaç sebebi bulunmaktadır. Biz bu sebepleri özet bir şekilde dile getirelim:
Birinci olarak: Körfez savaşından sonra ABD'nin Irak'taki otoritesi zayıflayınca, Saddam'ın hareket sınırları da daraltıldı. Bu doğrultuda Saddam'ın askeri güçlerinin özellikle "Irak Kürdistanı" olarak isimlendirilen bölgeye girmesi engellendi. Bu durum üzerine bu bölgede bir otorite boşluğu ortaya çıktı. Bu otorite boşluğunun ardından bölgede etkin olan ve yukarıda adlarını zikrettiğimiz iki silahlı grup bölgeyi aralarında paylaştılar. Şimdi bölgede bir devlet otoritesi bulunmamaktadır. Söze gelir bir askeri savunma mekanizması da mevcut değildir. Dolayısıyla dışarıdan müdahaleye açıktır.
İkinci olarak: Körfez Savaşı sonrasında ortaya çıkan durum sebebiyle bölge ekonomik yönden son derece zayıf duruma düşmüştür. Ben şahsen Körfez Savaşı sonrasında bölgeyi ziyaret ettim ve oralarda yaşayan insanların karşı karşıya olduğu ekonomik sıkıntıları yakından gördüm. İnsanlar oldukça yetersiz ekonomik imkanlarla hayatlarını idame ettiriyorlar. İşsizlik çok yüksek oranlarda. Saddam bölgeye zaten söze gelir bir yatırım yapmamış. Irak yönetiminin bölgeden çekilmesi sebebiyle daha önce kurulmuş tesisler de atıl duruma gelmiş. Dolayısıyla yabancı sermayenin yatırımına açık, hatta buna büyük ihtiyacı var. Bu itibarla uluslararası siyonizmle irtibatlı sermaye sahiplerinin bölgeye yatırım yapmaları durumunda bölge insanı bu sermaye sahiplerine mahkum duruma gelebilecektir. Dolayısıyla yatırıma paralel olarak yürütülecek iskan politikasının başarılı olması mümkündür. Özellikle teknik eleman vs. sıfatıyla dışarıdan pek çok kişinin bu bölgeye yerleştirilmesi mümkün olabilecektir.
Üçüncü olarak: Kuzey Irak toprakları siyonizm ideolojisinin "Vaadedilmiş Topraklar" olarak gördüğü coğrafya parçasının sınırları içinde yer almaktadır. Dolayısıyla bu bölgeyle ilgili hesaplar söz konusu ideolojinin idealleriyle de örtüşmektedir. Siyonistlerin bu konudaki emellerinden vazgeçtiklerini hiç kimse zannetmesin. Siyonistler belli bir güce sahip oldukları sürece bu ideallerinden vazgeçmeleri asla mümkün değildir.
Dördüncü olarak: İsrail, Barzani hareketine en az elli yıldan beridir yardımcı olmakta, maddi yönden destek vermektedir. Bu, tarihi belgelerle de ispat edilmiştir. İsrail, daha önce Molla Mustafa Barzani'ye maddi destek veriyordu. Ondan sonra da oğlu Mesut Barzani'ye yardım etmeye başladı. Siyonistlerin kaz geleceğini ummadıkları bir yere tavuk vermelerinin mümkün olmadığı kesindir. Ayrıca siyonistler her zaman yatırımlarını mevsimlik ürünler almak için yapmazlar. Bazı ağaçlar vardır ki tohumunu bugün toprağa atarsın, ürününü elli yıl sonra alırsın. Barzani'yle ilgili hesapları da uzun vadeli hesaplardı. Bu itibarla Kuzey Irak'ta Barzani merkezli yeni bir otoritenin oluşması durumunda siyonistler bu otoriteyle işbirliği içinde bölgeye yerleşme zamanının geldiğini düşüneceklerdir.
Bütün bu söylediklerimiz kurgu değildir. Gelişmeleri biraz arka planlarıyla birlikte tahlil etmemiz, biraz da tarihi olayların gelişme süreçlerine bakarak gelişmelerden dersler çıkarmamız bu gerçekleri görmemizi sağlar. 1897 Basel Kongresi'nden sonra Sultan II. Abdülhamid'e gelen yahudi heyet Filistin'de bir yahudi devleti kurma planıyla gelmemişti. Onların tek istedikleri Filistin topraklarında kendilerine küçük bir kanton oluşturulması imkanı verilmesiydi. Bunun karşılığında Osmanlı Devleti'ne oldukça cazip teklifler sundular. Ama Sultan II. Abdülhamid onların emellerini bildiği ve hesaplarını tahmin ettiği için kendilerini muhatap bile almadı. Huzuruna bile kabul etmeyerek başbakan Tahsin Paşa vasıtasıyla geri çevirdi. Ne var ki onlar yine emellerinden vazgeçmediler ve uzun süreden beridir geliştirip güçlendirmeye çalıştıkları, içine de birçok adam soktukları İttihat ve Terakki Cemiyeti'ni devreye soktular. Bu cemiyetin 1908 darbesinden sonra Osmanlı Devleti'nde dağılma süreci hızlandığı gibi Filistin topraklarına yahudi göçünün önündeki devlet engeli de büyük ölçüde kaldırılmış oldu. 1916 Sykes-Picot Anlaşması imzalandığı zaman da Filistin toprakları üzerinde bir yahudi devletinin kurulacağından söz edilmiyordu. Sadece Filistin topraklarına yahudi göçüne imkan verileceği vaadediliyordu. Aynı şey 1917 Belfur deklarasyonu için de söz konusudur. Sonuç itibariyle ilk siyonist kongre olarak bilinen 1897 Basel Kongresi ile 1947'de İsrail işgal devletinin kuruluşunun ilan edilişi arasında 50 yıllık bir süre var. Bu süre içinde siyonistler gerçek emellerini son ana kadar hep gizlemiş ama tedrici bir şekilde amaçlarına doğru ilerlemişlerdir.
Filistin konusunda izlenen tedriciliğin Kuzey Irak'la ilgili hesaplar için de söz konusu olduğunu söylemek mümkündür. Bizim tahmin ettiğimiz kadarıyla bugün ABD'ye dünya jandarmalığı yaptıran ve onun arkasında işini yürüten uluslararası siyonizmin birinci hedefi Kuzey Irak'ta Saddam'ın hiçbir şekilde müdahale edemeyeceği özerk ya da müstakil bir otorite oluşturmaktır. Buna ilk etapta Kürt devleti veya Kürdistan özerk bölgesi sıfatı verilebilir. Ancak, bölgeyle ilgili hesaplarda Barzani'ye daha çok güvenildiğinden bölgesel otoritede birinci derecede onun söz sahibi olması isteniyor. Bunun için ABD daha önce de girişimlerde bulundu. ABD bu işi masa başında çözerek bölgedeki iki yerel otoriteyi tek merkezde birleştirmek için uğraştı. Ama Talabani'nin kendisine Barzani'yle eşit statü verilmesini istemesi ve seçim şartı koyması sebebiyle bir anlaşma sağlanamadı. Belki bugün o amacın kuvvet yoluyla gerçekleştirilmesi planlanıyor olabilir.
Eğer işin siyasi ciheti çözülürse, ikinci sırada ekonomik yatırım merhalesi gelecektir. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere bölgenin ekonomik yatırıma büyük ihtiyacı var. Ayrıca modern teknolojinin kullanılması durumunda bölge topraklarının çok iyi değerlendirilmesi mümkündür ki bu da yatırıma bağlıdır. İşte bu yatırım merhalesinde uluslararası siyonizmle bağlantılı sermaye sahiplerinin bölgeye girmesi söz konusu olacaktır. Yatırıma paralel bir şekilde iskan politikası da başlayacaktır. Bu politikada bazıları sermaye ortaklığı, mülkiyet hakları vs. gibi gerekçelerle, bazıları da teknik eleman, güvenlik görevlisi, araştırmacı, eğitimci vs. sıfatlarıyla iskan edileceklerdir. Zaten iskan kapısı biraz aralanırsa belli bir merhaleden sonra kimin girip kimin çıktığı belli olmayacak ve işler daha da kolaylaşacaktır. İş bu noktaya geldikten sonra artık bu bölgenin de ikinci bir Filistin olması muhtemeldir. Hatta Filistin topraklarının gerek İslam ve gerekse hıristiyanlık açısından dini bir kimliği ve kudsiyeti olması ve kutsal Mescidi Aksa, Kubbetu's-Sahra (Resulullah'ın miraca çıkış noktası), Hz. İbrahim Camisi, Hz. İsa'nın doğum beldesi, Kıyamet kilisesi vs. gibi dinen kutsal merkezleri bağrında barındırması sebebiyle o topraklarda yaşayan insanlar hayatları dahil her şeylerini feda ederek orada kalabilmek için ısrar etmişlerdir. İşgalcilerin onları bu topraklardan çıkarmak için başvurduğu şiddet ise karşı şiddeti doğurmuş ve işgalcileri sıkıntıya sokmuştur. Siyonistler aynı sıkıntılarla Kuzey Irak'ta karşılaşmayacaklarını düşünüyor olabilirler. Hatta daha bu planlar gündeme gelmeden önce bölgeden Avrupa ülkelerine ve ABD'ye kaçak yollarla insan nakli başlamıştı bile.
Bu yazıda dile getirdiğimiz hususların kurgu ve birer varsayım olduğu düşünülmesin. Siyonistlerin "Büyük İsrail" ve "Vaadedilmiş Topraklar" konusundaki emellerini inceleyen herkesin bu gerçekleri görmesi ve anlaması mümkündür. Şunu da özellikle vurgulayalım ki "Büyük İsrail" emeli Türkiye için de bir tehdittir. Ne yazık ki bugün ABD, Kuzey Irak'la ilgili hesaplarında birinci derecede Türkiye'den yararlanmak hatta Türk askerini öncü güç olarak kullanmak istiyor. Son dönemlerde yaşanan ekonomik kriz sebebiyle ülkemizin IMF'ye, Dünya Bankası'na ve ABD'ye mahkum hale getirilmesi de Kuzey Irak'la ilgili planların devreye sokulması için başvurulan "havuç-sopa" politikasının etkili olmasını sağlamaktadır. Bu arada ani bir şekilde Kıbrıs meselesinin gündeme getirilmesi ve AB'ne giriş için bu meselenin Rum yönetiminin arzularına uygun şekilde çözülmesinin şart koşulması boşuna değildir. Bir yandan da yine Ermeni soykırımı ile ilgili iddiaların tekrar kaşınması ve havuç-sopa politikasında bütün bu argümanların kullanılması istenmektedir.
Bu ülkenin ve bu ülke insanının geleceğine önem verenlerin olaylara basiretle yaklaşmaları, içi boş balonlara aldanmamaları, yanına varıldığında hiçbir şey olmadığı görülecek serapların peşinden koşmamaları gerekir. Biz inanıyoruz ki bu ülke, dışarıdan dikte edilen ekonomik politikaların cenderesinden kurtulursa kendi imkanlarıyla ekonomik krizi aşabilir ve IMF, Dünya Bankası, ABD dayatmalarından kendini kurtarabilir. Bugünü değil ülkenin geleceğini kurtarmaktır önemli olan.