Özel Araştırma Dosyası

İyiliğe Teşvik İçin Dine İlave Yapılabilir mi?

Ahmet Varol, 7 Eylül 2006 Perşembe

Bu Konuya Neden Giriyoruz?

Allah'ın izniyle 23 yıldan buyana gazetecilik ve yazı alanında emek sarf ediyorum. Ancak çalışmalarımız genellikle Dış Haberler ve özellikle de İslâm dünyasındaki gelişmeler üzerine oldu. İlâhiyat Fakültesi'ni bitirdikten sonra hadis alanında yüksek lisans yaptığım, bu alanda birçok kitabı gözden geçirdiğim ve başta Kudsî Hadisler adlı iki ciltlik kitap olmak üzere muhtelif kitapların tercümesini yaptığım, bazı kitapların da tercüme heyetlerine iştirak ettiğim halde şer'î konularda çok az sayıda yazı yazdım. Değişik dönemlerde gündeme gelen tartışmalara ise hiç girmedim. Bu tartışmalarda görüş üretmeyi ve ilmî tahkikat yapmayı kendimden çok daha ehil gördüğüm ilim adamlarına bırakmayı tercih ettim. Fakat geçtiğimiz Cuma günü dinlediğim hutbe beni bir konuda yazı yazmaya özellikle zorladı. Halkımız arasında Berat gecesi olarak bilinen Şa'ban ayının on beşinci gecesiyle ilgili söz konusu hutbede insanları bu gecede ibadet yapmaya teşvik amacıyla hadis olarak nakledilen rivayetlerin tamamı mevzu veya çok zayıf rivayetlerdi. Hadis dışında kalan nakillerin tamamı ihtilaflı görüşlerdi. Bu şekilde mevzu ve zayıf rivayetlerin bir araya getirilip hayra teşvik paketi olarak sunulması karşısında doğrusu şaşırıp kaldım ve bu tür teşvik paketleri sunmayı caiz gören anlayışın irdelenmesi gerektiğini düşünerek bir tahkikat yapmaya karar verdim.

Din Kemale Erdirilmiştir

Konuyla ilgili hususlara geçmeden önce bizim yaklaşımımıza esas teşkil eden bazı prensiplere dikkat çekmekte yarar görüyoruz.

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: "Bugün sizin dininizi kemâle (bütünlüğe) erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam'ı seçtim." (Maide, 5/3) Bu hüküm ve Resûlullah (s.a.s.)'ın açıklamaları dinin ibadet ve sülûk yönünden kemale erdirildiğini, bütün haline getirildiğini ve insanların ibadetlerinde Kur'an-ı Kerim'deki hükümlere ve Resûlullah (s.a.s.)'ın uygulamalarına bakmaları gerektiğini ortaya koymaktadır. Din şer'î temellerin ortaya konması açısından da kemale erdirilmiştir. Dolayısıyla insanların zaman ve mekân şartlarına göre karşılarına çıkacak meselelere çözüm bulmada bu temellere bakılması, onlardan hüküm çıkarılması, istintac yapılması gerekir. Fakat hayatın zaruretlerinin doğurduğu meseleler hakkında istintac yapılabilmesi için kapının açık tutulması dinin ibadât ve sülûk ile ilgili uygulamalarına keyfi ilaveler veya bunlarda değişiklikler yapılabileceğini asla göstermez.

Dine İlave Yapılabilir mi?

Resûlullah, Hz. Aişe (r.anha)'dan nakledilen bir hadiste şöyle buyurmuştur: "Kim bizim şu işimize onda olmayan bir şeyi ilave ederse o reddedilir." (Buharî, Kitâbu's-Sulh, Bab: 5)

Bir hadiste de şöyle deniyor: "Benden sonra şiddetli ihtilaf göreceksiniz. Size düşen benim sünnetime ve doğru yola ileten râşit halifelerimin sünnetine tabi olmanızdır. Bunlara dişlerinizle ısırır gibi yapışın. (Dine) sonradan eklenmiş işlerden de kaçının. Çünkü her bidat dalalettir." (İbnu Mâce, Mukaddime, bab: 6, hadis: 42)

Bir başka hadiste şöyle denmektedir: "(Dine) sonradan eklenen işlerden uzak durun. Bunlar dalalettir. Sizden kim bunlarla karşılaşırsa benim sünnetime ve hidayete yönelten râşit halifelerimin sünnetine yapışsın. Onlara dişlerinizle ısırır gibi bağlanın." (Tirmizî, Kitâbu'l-İlm, Bâb: 16, Hadis no: 2676; Tirmizi bu hadisin hasen sahîh olduğunu söylemiştir.)

Bütün bunları destekleyen daha birçok rivayet nakledilmiştir. Bu rivayetlerden çıkarılan ilkeler aynı zamanda Cuma hutbelerinin baş tarafında okunmaktadır. Fakat ilginçtir ki hutbenin giriş kısmında bu ilkeler aktarılırken içeriğinde, sünnette yeri olmayan bidatların sünnet diye insanlara aktarıldığına şahit olabiliyoruz.

Bütün bu rivayetlerde kastedilenler dinin, şekil ve mahiyetini belirlediği ibadet ve sülûk ile ilgili uygulamalarıdır. Yoksa hayatın değişik alanlarını içeren uygulama ve mesleklerle ilgili yenilik ve gelişmelerin önünü din asla kapatmaz. Bu konularda dinin koyduğu birtakım ilkeler, kurallar ve yasaklar vardır. Yenilikler ve yeni gelişmelerin zorunlu kıldığı uygulamalar hakkında işte bu ilkelere, kurallara ve yasaklara başvurulur.

İyiliğe Teşvik İçin İlave Yapmaya İhtiyaç Var mıdır?

İlim adamlarından bazılarının insanları hayra teşvik için uydurulan rivayetleri veya zayıf hadisleri nakletmekte mahzur görmedikleri bilinmektedir. Bu görüşte olanlardan biri de İmam Gazâlî'dir. Oysa bu görüşün tutarlı olmadığını en başta Allah Resûlü (s.a.s.)'nün hadisleri bize bildirmektedir.

Hz. Ali (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Bana isnatla yalan söylemeyin. Kim bana isnatla yalan söylerse cehenneme girsin." Zubeyr (r.a.)'den nakledilen hadise göre de şöyle buyurmuştur: "Kim bana isnatla yalan söylerse cehennemdeki oturağına hazırlansın." Enes (r.a.)'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Beni size çok hadis nakletmekten alıkoyan Resûlullah (s.a.s.)'ın şu sözünden başka bir şey değildir: "Kim kasıtlı olarak bana isnatla yalan söylerse cehennemdeki oturağına hazırlansın." Seleme ibnu'l-Ekva' (r.a.) da Resûlullah (s.a.s.)'ın şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Kim bana isnat ederek benim söylemediğim bir sözü söylerse cehennemdeki oturağına hazırlansın." (Bu hadislerin tümü Buhari, Kitâbu'l-İlm, bab: 38'de verilmiştir. Ancak bu manada muhtelif hadîs kaynaklarında o kadar çok hadis vardır ki hepsini sıralarsak bir risâle olabilir. Bu yüzden bu manadaki hadisler mütevatir derecesindedir.)

Bütün bu hadîsler karşımızda dururken hayra teşvik gayesiyle de olsa Resûlullah (s.a.s.)'a isnatla asılsız bir söz uydurulması asla kabul edilemez. Kaldı ki bu konuda yeterince teşvik yapıldığından herhangi bir ilaveye ihtiyaç da yoktur. İlim erbabının hayra teşvikle ilgili nassları alıp insanlara açıklamaları ve bu konudaki kabiliyetlerini o nassları izah etmede kullanmaları yeterlidir. Herhangi bir ilave yapılmasına ihtiyaç bırakılmamıştır.

İbadet ve Hayra Teşvikle İlgili İlaveler

Böyle olmasına rağmen tarihte insanları ibadet ve hayra teşvik amacıyla çok sayıda hadis uydurulmuştur. Bunlardan bazıları ilim adamlarının yoğun gayretleri neticesinde ayıklanmıştır. Ancak bazıları kalabalıklara çok fazla yayıldığından ayıklanması mümkün olmamış, bu uydurmalara dayandırılan ameller dinin birer parçası gibi algılanmıştır. Bu çerçevede sünnette asla yeri olmayan birtakım namaz şekillerinin de uydurulduğunu ve hatta farzları terk eden bazı insanların bu bidatları adeta önemli bir sorumluluğu yerine getiriyormuş, sevap kazanıyormuş edasıyla yerine getirdiklerine şahit olabiliyoruz. Mübarek gün ve gecelerle ilgili bazı özel namaz türleri de bunlardandır.

Berât Gecesi Namazı

Sözünü ettiğimiz hutbede sunulan teşvik amaçlı rivayetler içinde en çok dikkatimizi çeken, bu geceye mahsus namaz olarak takdim edilen yüz rekatlık namaz şekliydi. Bir kimsenin, her rekatında fatiha ve on ihlas okumak suretiyle bu yüz rekatlık namazı kılması durumunda Allah'ın ona yüz melek göndereceği ve bunların otuzunun ona cenneti müjdeleyeceği, otuzunun cehennem azabından teminat vereceği, otuzunun dünya âfetlerini savacakları, onunun da şeytanın tuzaklarını, hilelerini savacakları ifade ediliyordu. Böyle bir rivâyet kaynağı belirtilmeksizin Elmalılı Hamdi Yazır'ın Hak Dini Kur'an Dili Tefsiri'nin Duhan sûresi tefsirinde de veriliyor.

Sünnette Berat Gecesi Namazı Var mı?

İmam Gazalî, İhyâ'da böyle bir namazdan söz ediyor ve bu namazın her rekatında fatiha ve on ihlas okunmak suretiyle yüz ya da her rekatında fatiha ve yüz ihlas okunmak suretiyle on rekat olarak kılınabileceğini iddia ediyor. Selefin bu namazı kıldığı, bu konudaki rivayetin Hasan-ı Basrî'den nakledildiği ve onun otuz sahabiden şu sözü duyduğunu söylediği ileri sürülüyor: "Kim o gece (Şa'ban'ın on beşinci gecesi) bu namazı kılarsa Allah ona yetmiş nazarla bakar ve her bir nazar ile onun yetmiş ihtiyacını giderir." (Bkz. İhyâu Ulûmi'd-Dîn, C. 1, sh. 555-556, Bedir Yayınevi, 1974 baskısı)

Peki, böyle bir namaz sünnette var mıdır; selef böyle bir namaz kılıyor muydu ve Hasan-ı Basrî'nin böyle bir söz söylemiş olması mümkün müdür, bakalım:

En başta İhyâ'da nakledilen hadisleri tahkik eden Zeynuddin el-Irakî, bu amaçla yazdığı el-Muğni an Hamli'l-Esfâr adlı eserinde böyle bir şeyin aslının olmadığını söylemiştir. Ünlü hadîs âlimi ve Sahih-i Müslim'e şerh yazan İmam Nevevi de bu namazın bid'at olduğunu ve bu konuda Kûtu'l-Kulûb ile İhyau Ulûmi'd-Din'de yer alan rivayetlere aldanılmaması gerektiğini vurgulamıştır. (Nevevi, el-Mecmu', 4/56) Ebu Hanife'nin itikadî konularla ilgili görüşlerini içeren Fıkh-ı Ekber'e şerh yazan ünlü ilim adamı Aliyyu'l-Kârî bu namazın bidat olduğunu ve ilk olarak H. 400 yılında Kudüs'te kılınmaya başlandığını dile getirmiştir. (Aliyyu'l-Kâri, el-Esrâru'l-Merfu'a fi'l-Ahbâri'l-Mevzu'a, sh. 462)

Kudüs'ten önce Mekke'de kılındığına dair bir rivayet var ise de bid'at olduğu ve sünnette aslının olmadığı kesindir. Durum böyleyken selefin böyle bir namaz kıldığını söylemek mümkün olabilir mi? Çünkü selef zamanında bu tür bir namaz zaten hiç görülmemiş, duyulmamış.

Hasan-ı Basrî'ye atfedilen söz ise hiçbir hadis kaynağında geçmez. Nasıl oluyor ki otuz sahabiden duyulduğu ileri sürülen böyle bir söz hiçbir hadis kaynağına girmiyor! Diyelim ki şifahî olarak aktarıldı; o zaman İhya'ya geçinceye kadar kimler tarafından aktarıldığına dair bir rivayet silsilesinin olması gerekmez mi? Ama böyle bir şeyin olması zor, çünkü İhya'nın yazılmasından önce hadîslerin şifahî olarak nakledilmesi dönemi sona ermiş artık insanların hafızalarındaki rivayetler kayıtlara geçirilmiş ve bu kayıtlar esas alınmıştır. Eğer bu kayıtlarda yoksa H. 450 yılında doğmuş İmam Gazali'nin ya da bir çağdaşının yazdığı esere geçmesi zordur. Zaten bu tür rivayetlerin hadîs ilminde herhangi bir itibarının olmadığı bütün hadîsçiler tarafından bilinen bir gerçektir.

Ömer Nasuhî Bilmen'in Büyük İslâm İlmihali'nde de konuyla ilgili olarak: "Fakat bu geceye mahsus şekli muayyen, mesnûn (sünnette örneği olan) bir namaz yoktur. Bu husustaki rivayetler kuvvetli değildir" denmektedir. (Bkz. Büyük İslâm İlmihali, Bilmen Yayınevi, sh. 205) Ama ilginçtir ki baş tarafta böyle bir namazın olmadığı vurgulanırken devamında bu gece kılınacak Salatu'l-hayr adlı bir namazdan ve kılınış şeklinden söz edilmektedir. Buradaki tarif de İhyâ'daki tarifin aynısıdır.

Aynı ilginç şey Vecdi Akyüz'ün Mukayeseli İbadetler İlmihali adlı eserinde de karşımıza çıkıyor. Kitapta "Berat Gecesi Namazı" başlıklı bölümde önce şöyle deniyor: "Üç aylardan Şa'ban ayının on beşinci gecesine Berat gecesi adı verilir. Bu gecede ibadet ve nafile namaz kılmakta bir sevap vardır, fakat bu geceye mahsus belli kılınma şekli olan mesnun bir namaz yoktur, bu konudaki rivayetler kuvvetli değildir, hatta İbnu'l-Cevzi'ye göre bunlar uydurmadır."

Müellif baş tarafta böyle derken devamında yine Salatu'l-Hayr adını verdiği bir namazdan söz ediyor ve tarifini yapıyor. (Bkz. Vecdi Akyüz, Mukayeseli İbadetler İlmihali, C. 2, sh. 244, İz yayıncılık, 1995 baskısı)

Böyle bir namazın tarifini yaptığınızda insanlar onu caiz görecek, hatta tavsiye kabul edeceklerdir. Peki, sünnette yeri olmayan, tamamen bidat olduğu kesinlik kazanan bir namaz tavsiye edilebilir mi? Resûlullah (s.a.s.)'ın bizden istediği bu tür ihtilafların ve bidatların arttığı dönemde, sünnetleri ortaya çıkarıp bid'atların üzerine gitmektir.

Bu konuda en isabetli görüşü Prof. Dr. Vehbe Zuhayli'nin ortaya koyduğunu görüyoruz. O, Türkçeye İslâm Fıkhı Ansiklopedisi olarak tercüme edilen el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuh adlı eserinde şöyle diyor: "Her ne kadar bazı rivayetlerde Regaib ve Berât kandillerinde kılınacak nafile namaz çeşidinden bahsediliyorsa da muhakkik hadisçiler bu rivayetlerin uydurma olduğunu, dolayısıyla sırf bazı kandillere has nafile namaz bulunmadığını ispat etmişlerdir. Hatta herhangi bir şer'î dayanağı bulunmadığı halde halk arasında yaygın hale getirilmiş olan ve bazı mübarek gecelere mahsus olduğu zannedilen namazları cemaatle kılmak bidat olduğu için mekruhtur. Halk arasında Regaib gecesi namazı diye meşhur olan ve tamamen uydurma olan namazda olduğu gibi. Çünkü sahih hadis kitaplarında böyle ve bu isimle bilinen herhangi bir namaz yoktur." (Bkz. Zuhayli, mezkur eser, C.2, Nafile Namazlar bölümü, sh. Y)

İbnu'l-Cevzî'nin Tespitleri

Şimdi Şa'ban ayının yarı gecesiyle ilgili olarak, mevzu hadisleri teşhis ve ortaya çıkarma konusunda bir otorite olduğu kabul edilen ve Mevzu Hadîsler adlı kitabı bu alanda önemli bir kaynak olarak bilinen İbnu'l-Cevzî'nin ne dediğine bakalım:

"Bu konuda Ali (a.s.), İbnu Ömer ve Ebu Ca'fer el-Bâkır tarıkıyla senedleri kopuk rivâyetler nakledilmiştir.

Ali (a.s.) tarıkıyla nakledilen rivâyet şöyledir:

"Bize Hafız Muhammed ibnu Nâsır, Ebu Ali el-Hasen'den, o Ahmed ibnu'l-Hasen el-Haddâd'dan, o Ebu Bekr Ahmed ibnu'l-Fadl ibni Muhammed el-Mukri'den, o Ebu Amr Abdurrahmân ibnu Talha et-Tuleyhî'den, o el-Fadl ibnu Muhammed ez-Za'ferânî'den, o Harûn ibnu Süleymân'dan, o Aliyyu'bnu'l-Hasen'den, o Süfyânu's-Sevrî'den, o Leys'den, o Mücâhid'den, o Aliyyu'bnu Ebî Tâlib'den rivâyet etmiş, o da Resûlullah (s.a.s.)'ın kendisine seslenerek şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Ey Ali! Kim, yarı gecede (yani Şa'ban'ın yarı gecesinde) her rekatta Fatiha ve on kere kul huve'llahu ehad okumak suretiyle yüz rekat namaz kılar!" Resûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: "Ey Ali! Bu namazları kılacak hiçbir kul yoktur ki Allah onun o gece isteyeceği tüm ihtiyaçlarını gidermesin." Denildi ki: "Ey Resûlullah! Allah onu şakî (yani cehennemlik) kıldıysa, saîd (cennetlik) yapar mı?" Dedi ki: "Canım hakkın elinde olana yemin olsun ki, ey Ali! Levh'de (Levh-i Mahfuz'da) 'filanca oğlu filanca şakî (cehennemlik) yaratılmıştır' diye yazılı olsun Allah azze ve celle onu silip said (cennetlik) kılar. Allah ona yetmiş bin melek gönderir. Onun için iyilikleri yazar, yerlerinden kötülükleri silerler. Yılın başına kadar onun derecelerini yükseltirler. Allah azze ve celle Adn cennetine yetmiş bin veya yedi yüz bin melek gönderir. Bunlar onun için şehirler, saraylar inşa eder, ağaçlar dikerler. Böylesi cennetleri yaratıklardan hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak duymamış, hiçbir kalp tasavvur etmemiştir. Her bir cennette size nitelediğim gibi şehirler, saraylar ve ağaçlar vardır. O kimse o geceden sonra üzerinden bir yıl geçmeden ölürse şehit olarak ölür. Kul huve'llahu ehad'ın her bir harfi karşılığında Allah ona doksan huri verir. Her bir hurinin bir erkek bir bayan hizmetçisi olur. Yetmiş bin gılman (delikanlı çağında hizmetçi), yetmiş bin vildan (çocukluk çağında hizmetçi), yetmiş bin kahraman (kapıkulu, özel hizmet görevlisi), yetmiş bin örtü verir. Her kim o gece kul huve'llahu ehad'ı okursa ona yetmiş şehit sevabı yazılır. Bundan önce kıldığı her namazı kabul edilir. Ardından kılacağı namazları da kabul edilir. Eğer anne babası cehennemde iseler ve onlar için dua ederse, şayet Allah'a bir şeyi ortak koşmamış iseler, Allah onları cehennemden çıkarıp cennete sokar. Onların her biri yetmiş bin kişiye şefaat eder. Sonuna kadar üçer kere." Resûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: "Beni hak üzere gönderene yemin olsun ki, günün gündüz ve gecesinin her bir saatinde, ki gün yirmi dört saattir, yetmiş bin melek ona selâm verir, onunla musafaha eder ve Sûr'a üfleninceye kadar onun için dua ederler. Kıyamet gününde seçkin iyilerle birlikte haşrolunur. Yazıcı meleklere bir yıl geçinceye kadar bu kulum için kötülük yazmamalarını, sadece iyilikleri yazmalarını emreder." (Yani Allah'ın böyle emrettiğini kastediyor. Ama metinde Allah lafzı geçmiyor. Ayrıca cümlenin aslı hatalı olduğundan biz de uyduruk olduğunun anlaşılması için aynen hatalı şekliyle tercüme ettik. A. V.) Resûlullah buyurdu ki: "Kim namaz ve ahiret yurdunu isteyerek bu namazı kılarsa Allah o gece onun için kendi katından bir nasip ayırır."

İbnu Ömer tarıkıyla gelen rivâyet ise şöyledir:

"Bize İbrâhim ibnu Muhammed el-Ezcî, el-Huseyn ibnu İbrâhim'den, o Muhammed ibnu Câbâr el-Muzekkir'den, o Ebu Bekr Muhammed ibnu Aliyyi'bni Zîrek'ten, o Ebu Sehl Ubeydullah ibnu Muhammed ibni Zîrek'ten, o Ebu Bekr ibnu Ebi Zekeriyyâ el-Fakîh'ten, o İbrâhim ibnu Muhammed ed-Derbendî'den, o Ahmed ibnu Asram el-Muznî'den, o Ebu İbrâhim et-Tercumânî'den, o Sâlih eş-Şemmâmî'den, o Abdullah ibnu Dırâr'dan, o Yezid ibnu Muhammed'den, o babasından, o Muhammed ibnu Mervân'dan, o da İbnu Ömer'den rivâyet etmiş, o da Resûlullah (s.a.s.)'ın şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Kim Şa'ban'ın yarı gecesinde yüz rekatta bin kul huve'llahu ehad okursa Yüce Allah ona rüyasında kendisine seslenen, kendisini cennetle müjdeleyen yüz, cehennemden emin kılan otuz, kendisini hatalardan koruyan otuz ve ona düşmanlık edenlere oyun kuran yirmi melek göndermeden dünyadan çıkmaz."

Ebu Ca'fer el-Bâkır tarıkıyla gelen rivâyet de şöyledir:

"Bize Muhammed ibnu Nâsır, Ebu Aliyyi'bni'l-Bennâ'dan, o Ebu Abdillahi'l-Huseyn ibni Ömer el-Allâf'tan, o Ebu'l-Kâsım el-Fâmî'den, o Aliyyu'bnu Bendâr el-Berda'i'den, o Ebu Yûsuf Ya'kub ibni Abdirrahmân'dan, o Muhammed ibnu Ubeydullah'tan rivayet etmiş, o da şöyle demiştir: "Babamın şöyle dediğini duydum: Bize Aliyyu'bnu Asım, Amr ibnu Mikdâm'dan, o Ca'fer ibnu Muhammed'den, o da babasından, Resûlullah (s.a.s.)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etti: "Kim Şa'ban'ın yarı gecesinde onar kereyle (yani her rekatta on kereyle) bin kere kul huve'llahu ehad'ı okursa Allah ona yüz melek göndermeden ölmez. Bunların otuzu onu cennetle müjdeler, otuzu onu cehennemden emin kılar, otuzu hata etmesine karşı durur, onu da düşmanlarını yazarlar."

Bu hadisin mevzu olduğundan hiç şüphe etmiyoruz. Her üç rivayetteki ravilerin çoğunluğu bilinmeyen kişilerdir. İçlerinde zayıf olanlar da mevcuttur. Hadisin söylenmiş olması ise kesinlikle imkânsızdır. Muhtelif namazları kılmaya çalışan, gecenin tamamını ayakta geçirmeye çalışırken sabah namazını kaçıran, sabahleyin de bitkin, isteksiz bir şekilde kalkan pek çok kimse gördük. Camilerin bazı cahil imamları Regaib namazı ve benzeri namazlarla, bir kitlenin önüne geçme arzusuyla avamın genelinden bir grup oluşturuyorlar. Onlara meclislerinde bıktırıcı kıssalar aktarıyorlar. Bunların tümü haktan uzaklaşmadır. (İbnu'l-Cevzî, el-Mevzuât, C. 2, sh. 126-130)

İbnu'l-Cevzî kitabının ilgili bölümünde söz konusu geceye mahsus tarif edilen diğer bazı namaz şekillerinden de söz ediyor, bunlarla ilgili rivayetleri aktarıyor ve bunların tümünün mevzu (uyduruk) olduğunu dile getiriyor. Biz daha fazla uzatmaya gerek görmüyoruz. Çünkü diğer rivâyetlerin de yukarıda verdiklerimizden bir farkı yoktur. Bu rivâyetleri metin yönünden incelediğimizde de içerdiği çelişkiler, ifade hataları, mükâfatlardaki aşırı mübalağa, birbirleri arasındaki çelişki ve benzeri özelliklere bakarak metin yönünden de mevzu olduğunu anlayabiliyoruz. Çünkü bütün bunlar mevzu hadîslere mahsus ve bu hadisleri metin yönünden tanıma imkânı sağlayan özelliklerdir.

Söz konusu namaz türleriyle ilgili rivâyetler temel hadîs kaynaklarına zaten hiç geçmemiştir. Bunlar sonraki dönemlerde yazılan vaaz ve nasihat kitaplarıyla söz konusu geceler hakkında yazılan risâleler içinde yer almıştır. H. 4. yüzyıldan sonra ortaya çıkmış namaz türleri hakkındaki rivayetlerin temel hadîs kaynaklarına geçmesi ihtimali zaten yoktur.

Bu namazların asılsızlığı ve bid'at olduğu başta hadis alanında otorite olan Zeynuddin el-Irakî, Nevevi ve İbnu'l-Cevzî olmak üzere pek çok hadisçi âlim tarafından ispat edilmiştir.

Bu konudaki rivayetlerin asılsızlığı ve sözü edilen namaz şeklinin bidat olduğu ileride aktaracağımız bilgilerle biraz daha netleşecektir. Biz burada sadece ibadet ve dinî sülûk konusunda teşrî hakkının Yüce Allah'a ait olduğunu, kimsenin kendinde böyle bir hak göremeyeceğini bir kez daha hatırlatalım.

Şa'ban'ın Yarı Gecesinin Faziletine Dair Rivâyetler

Türkiye'de genellikle Berat gecesi diye bilinen kaynaklarda ise sürekli Şa'ban'ın yarı gecesi diye zikredilen (Berat isimlendirmesi temel kaynaklarda geçmez) bu geceye özel bir namaz olmadığı, iddia edilen namazın bidat olduğu, bu konudaki rivayetlerin tümünün mevzu olduğu kesindir. Ancak bir de bu gecenin faziletine dair rivayetler bulunmaktadır. Bu rivayetler hakkında farklı görüşler serdedilmiştir. Bazı âlimler bunların tümünün sened yönünden zayıf olduğunu söylemişlerdir. Bazı âlimler içlerinden bazılarının sahih olduğunu iddia etmişlerdir. Bu farklı görüşlere binaen söz konusu rivayetlerin özellikle temel kaynaklara geçenlerini tahkik etmeyi yararlı görüyoruz. Söz konusu geceyi ihya etme, ibadetle geçirme hakkında ilim adamlarının serdettikleri görüşlere de daha sonra yer vereceğiz inşallah.

Şa'ban'ın Yarı Gecesinde Allah'ın Dünya Göğüne İneceği

"İbnu Mace rivayet ediyor: Bize el-Hasen ibnu Aliyyini'l-Hallâl, Abdurrezzak'tan, o İbnu Ebi Sebre'den, o İbrâhim ibnu Muhammed'den, o Muaviye ibnu Abdillah ibni Ca'fer'den, o babasından, o da Aliyyu'bnu Ebi Tâlib'den şöyle dediğini rivayet etti: "Resûlullah (s.a.s.) dedi ki: "Şa'ban'ın on beşinci gecesi olduğunda gecesinde namaza kalkın ve gündüzünde oruç tutun. O gece Allah, güneşin batmasıyla birlikte dünya göğüne iner ve şöyle buyurur: "Benden bağışlanma dileyen yok mu onu bağışlayayım! Benden rızk isteyen yok mu ona rızk vereyim! Bir belaya uğrayan yok mu rahata çıkarayım! Şöyle yok mu! Böyle yok mu!" Bu böyle fecir vaktine kadar sürer." (İbnu Mâce, Kitâbu İkâmeti's-Sala ve's-Sunneti fihâ, Bab: 191)

Hafız el-Heysemî'nin Mecma'u'z-Zevâid adlı eserinde bu hadisin ravileri arasında İbnu Ebi Sebre olduğundan rivayetinin zayıf olduğu ifade edilmiştir. Bu kişinin tam adının Ebu Bekr ibnu Abdillah ibni Muhammed ibni Ebi Sebre olduğu belirtilmiştir. Ahmed ibnu Hanbel ve İbnu Ma'în bu kişinin hadis uydurduğunu dile getirmiştir. Hadisin bir başka rivâyet silsilesi de mevcut değildir.

Ünlü hadîs muhakkiki Nasıruddin el-Albânî bu hadisin rivayet yönünden mevzu olduğunu bildirmiştir. (Bkz, Albânî, es-Silsiletu'd-Daife, 2132 nolu rivayet)

Ayrıca hadisin metin yönünden incelendiğinde de sorunlu olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bir uyarlama olduğu anlaşılıyor. Zayıf ve mevzu hadîsleri mana yönünden keşfetmenin yollarından biri de uyarlama yapılmasıdır.

Nasıl bir uyarlama yapıldığının anlaşılması için Buharî Daavât 14, Tevhîd 35; Müslim, Salâtu'l-Musâfirîn, 168-172; Ebu Davûd, Tatavvu 21, Sünnet 19, Tirmizî, Salât 211; Daavât 78'e bakılmasını tavsiye ediyoruz.

Bunun yanı sıra mevzu ve zayıf hadîslerin tanınmasında en çok görüşlerine başvurulan ilim adamlarından İbnu Receb'in Letâifu'l-Me'arif adlı eserinde dile getirdiği husus da yukarıda meâlini verdiğimiz hadîsin zayıf olduğuna işaret etmektedir.

Ebu Musa (r.a.)'den Nakledilen Hadis

Konuyla ilgili olarak İbnu Mâce'nin naklettiği bir başka hadis de senediyle birlikte şöyledir:

"Bize Râşid ibnu Sa'îd ibni Râşid er-Remli, el-Velid'den, o İbnu Lehi'a'dan, o ed-Dahhâk ibnu Eymen'den, o ed-Dahhâk ibnu Abdirrahmân ibni Arzeb'den, o da Ebu Musa el-Eş'arî'den Resûlullah (s.a.s.)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etti: "Yüce Allah Şa'ban'ın yarı gecesinde dünyaya yönelir (ittila eder). Müşrik ve kin güden kimseler dışında tüm yaratıklarını bağışlar."

İbnu Mâce, Muhammed ibnu İshâk'ın Ebu'l-Esved'den, onun en-Nadr ibnu Abdilcebbâr'dan, onun İbnu Lehi'a'dan, onun Zubeyr ibnu Suleym'den, onun ed-Dahhâk ibnu Abdirrahmân'dan, onun babasından, onun da Ebu Musa el-Eş'arî'den benzer bir rivâyet naklettiğini söylemektedir. (Bkz. İbnu Mâce, Kitâbu İkâmeti's-Salâ ve's-Sunneti fihâ, Bab: 191, hadis no: 1390)

ez-Zevâid'de bunun isnâdının zayıf olduğu çünkü râvîlerden Abdullah ibnu Lehi'a'nın zayıf biri olduğu, el-Velid ibnu Muslim'in de tedlis yaptığı belirtilmiştir. Tedlisin muhtelif şekilleri vardır. En yaygın şekli bir râvînin kendi şeyhini yani hadisi kendisine aktaran kişiyi atlayarak bir önceki râvîden nakil yapmasıdır. Buna ihtiyaç duymasının sebebi ise hadisi aktaran kişinin zayıf veya metrûk (terk edilmiş, rivayeti kabul edilmeyen) biri olmasıdır. Bir diğer yaygın şekli de rivayet silsilesindeki zayıf râvileri kaldırarak sadece güvenilir ravîleri zikretmektir ki buna tedlisu't-tesviye denmektedir.

es-Sindî, İbnu Arzeb'in Ebu Musâ el-Eş'arî ile görüşmediğini ifade etmiştir. Aynı şeyi el-Munzirî de dile getirmiştir. Dikkat edilirse birinci rivâyette İbnu Arzeb hadîsi doğrudan Ebu Musa (r.a.)'dan nakletmektedir ki onunla görüşmemiş olması durumunda rivayette kopukluk olmaktadır. İkinci rivâyette ise araya babası da girmektedir ki böyle olması durumunda kopukluk ortadan kalkar. Ama rivayeti zayıf olduğu bildirilen İbnu Lehi'a'nın ismi ikinci nakilin isnâdında da geçmektedir. Darekutnî de onun ismini Kitâbu'd-Du'afâ ve'l-Metrukîn adlı eserinde zayıflar arasında zikreder. İbnu Lehi'a hakkında aynı şeyi İmam Ahmed ibnu Hanbel'in Müsned'inin tahkikini yapan Şuayb el-Arnâut da söylemektedir.

Bu hadisi benzer bir metinle ve kısmen farklı bir isnâdla Ahmed ibnu Hanbel, el-Musned, 2/176'da rivâyet etmektedir. Onun rivâyetinin senedi ve metninin tercümesi de şöyledir:

Abdullah (yani İbnu Hanbel'in oğlu) babasından, o Hasan'dan, o İbnu Lehi'a'dan, o Yahya ibnu Abdillah'tan, o Ebu Abdirrahmân el-Habli'den, o da Abdullah ibnu Amr'dan Resûlullah (s.a.s.)'ın şöyle buyurduğunu rivâyet etti:

"Allah Şa'ban ayının yarı gecesinde dünyaya yönelir (ittila eder) ve kullarından iki kimse dışında herkesi bağışlar. Bu iki kimse kin güden ve kendi canına kıyandır."

Şu'ayb el-Arnâut bu hadisin isnâdının içinde İbnu Lehi'a'nın adının geçmesi sebebiyle zayıf olduğunu fakat şâhitleriyle sahih sayılabileceğini söylemektedir. Şu var ki yukarıda verdiğimiz ve İbnu Mâce'nin Sünen'inde yer alan şâhitlerin senedlerinin içinde de İbnu Lehi'a'nın adı geçmektedir ve onun adının yer almadığı herhangi bir başka isnâdı mevcut değildir. Dolayısıyla aynı zayıf isnâdı şahit tutmakla cerh sebebi ortadan kalkmaz ve naklin sahih olduğuna hükmedilemez.

Beni Kelb Kabilesinin Koyunlarının Tüyleri Sayısınca İnsan Bağışlanacağı

Konuyla ilgili olarak nakledilen bir başka rivayet Tirmizî'nin Sünen'inde geçer ve senediyle birlikte şöyledir:

"Bize Ahmed ibnu Munî', Yezîd ibnu Harun'dan, o Haccac ibnu Erta'a'dan, o Yahyâ ibnu Kesîr'den, o Urve'den, o da Aişe'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bir gece Resûlullah (s.a.s.)'ı kaybettim. Dışarı çıktım bir de baktım Bakî'de (Bakî kabristanında) idi. "Allah'ın ve Resûlünün sana haksızlık edeceğini mi sandın?" dedi. "Hanımlarından birine gitmiş olabileceğini düşündüm ya Resûlallah!" dedim. O da: "Allah azze ve celle Şa'ban'ın yarısı gecesinde dünya göğüne iner ve Kelb (Benî Kelb kabilesi) koyunlarının tüyleri sayısından çok kişiyi bağışlar." (Tirmizî, Kitâbu's-Savm, Bâb: 39)

Metin yönünden de sorun içeren bu rivayetin sadece sened yönünden tahkikini yapmakla yetineceğiz.

Bizzat hadîsi nakleden Ebû Isa et-Tirmizî diyor ki: "Hz. Aişe'den nakledilen hadîsin Haccâc (yani Haccâc ibnu Erta'a) yoluyla gelen bu rivayetinden başka bir rivâyetini bilmiyoruz. Muhammed (yani İmam Buharî) de onun zayıf biri olduğunu söylemiştir."

Yine Tirmizî'den bir başka hatırlatma: "Yahyâ ibnu Kesîr, Urve'den Haccâc ibnu Erta'a da Yahyâ ibnu Ebî Kesir'den hadis duymamıştır."

Şimdi seneddeki râvîlere dikkatlice bakalım: Yezid ibnu Harun, Haccac ibnu Erta'a'dan nakil yapıyor, oysa bu kişi rivayetlerine güvenilmeyen zayıf bir râvî. Haccâc, Yahyâ ibnu Ebî Kesîr'den rivayette bulunuyor oysa İbnu Ebî Kesir'le karşılaşmamış, ondan hadis duymamış. Dolayısıyla burada rivayet silsilesi munkatı' oldu. Araya mutlaka bir râvînin girmesi gerekir ve öyle bir isim yok. İbnu Ebi Kesir'in Urve'den rivayet ettiği söyleniyor ki o da Urve'yle karşılaşmamış, ondan hadîs duymamış. Rivayet ikinci kez munkatı oldu. Yani senedde üç kuvvetli cerh sebebi mevcut. Bu senedin sahih bir rivayet ortaya koyması mümkün değil.

Hadis, İbnu Mâce'nin Sünen'inde de aynı ifadeyle geçer. (Bkz. İbnu Mâce, Kitâbu İkâmeti's-Salâ, Bâb: 191) Fakat Yezîd ibnu Harûn'dan sonraki râvî silsilesi aynıdır. Dolayısıyla değişen bir şey olmamakta, belirttiğimiz kopukluklar ve Haccâc ibnu Erta'a'dan kaynaklanan tereddüt burada da geçerli olmaktadır.

Cibril'in "Bu Gece Kalk ve Namaz Kıl…." Demesi

Konuyla ilgili uzun bir hadis daha var. Hadîsi tahkik amaçlı ele alacağımızdan ve epey uzun olduğundan tümünü vermeyeceğiz.

Ubeyy ibnu Ka'b (r.a.)'tan rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Cibrîl a.s. Şa'ban'ın yarı gecesi bana geldi ve şöyle dedi: "Ey Muhammed! Kalk ve bu gecede namaz kıl, başını ve ellerini göğe çevir." Ben: "Ey Cibrîl! Bu gece nedir (yani bu gecenin ne özelliği var)?" diye sordum. Şöyle dedi: "Bu gece Şa'ban'ın yarı gecesidir. Bu gecede göklerin kapıları ve rahmetin kapıları açılır. Üç yüz kapı mağfiret kapısıdır. Onda Allah'a ortak koşan, kin güden, kâhinlik veya büyücülük yapan, şarap içmeye devam eden, zinada ısrarlı olan kimseler dışında herkes bağışlanır. Bunlar ise tevbe etmedikleri sürece bağışlanmazlar. Onlar için de tevbe etmeleri üzere bir rahmet kapısı açık bırakılır…." Böyle devam ediyor ve dediğimiz gibi bayağı uzun bir metinden oluşuyor.

Bu rivayetin isnâdı son derece zayıftır. Çünkü ravîlerinden biri İshâk ibnu Bişr'dir ve ricâl tahkikçilerinin birçoğu bu kişinin hadîs uyduran bir yalancı olduğunu dile getirmişlerdir. Aliyyu'bnu'l-Medinî bu kişinin yalancı olduğunu vurgular. İbnu Hibban bu kişi hakkında: "Onun, naklettiği rivayetleri sadece taaccüb yönünden (yani ne gibi şeyler uydurduğuna hayret münasebetiyle ve bu uydurduklarını ortaya çıkarma amacıyla) yazılması caiz olabilir" demiştir. Darekutnî de hakkında: "Bu kişi rivâyetleri terk edilmiş bir yalancıdır" ifadesini kullanmıştır. (İbnu Hacer el-Askâlânî, Lisânu'l-Mizân, 1/354; Ebu'l-Kâsım Aliyyu'bnu Belbân el-Makdisî, el-Mekâsıdu's-Seniyye fi'l-Ehâdisi'l-İlâhiyye, Muhyiddin Misto ve Dr. Muhammed el-Iyd el-Hatravî tahkikiyle yapılan baskısı, sh. 229-231)

Yine hadisin ravileri arasında ismi geçen İsmail ibnu Muhammed el-Isbehânî'nin hadis uydurduğu ve rivayetleri birbirine karıştırdığı İbnu Nâsır tarafından dile getirilmiştir.

Ayrıca el-Ezdî ravîler arasında yer alan İsmâil ibnu İsâ'nın zayıf olduğunu söylemiştir. Bu kişi İshak ibnu Bişr'den rivayeti nakleden kişidir ki İbnu Bişr'in hadîs uydurduğuna dair tespitlere rağmen ondan nakil yapmış olması el-Ezdî'nin tespitini destekleyen durumdur.

Hadisin tahkikinde ayrıca metin yönünden de zayıf olduğuna dikkat çekilir. Çünkü ifadelerinde edebî sanat yapma çabası ve cümlelerde zorlama(tekellüf) dikkat çeker. Resûlullah (s.a.s.)'ın hadislerinde bu özelliğe rastlanmaz ve bu, zayıf ve mevzu hadîslerin metin yönünden tanınmasında dikkate alınan bir özelliktir.

Konuyla İlgili Diğer Bazı Rivayetler

Konuyla ilgili olarak bunların dışında da birçok rivayet aktarılmıştır. Ancak geriye kalanlarının da tamamına yakını zayıf veya merfudur. Yani Resûlullah (s.a.s.)'a kadar ulaşan rivayet senedleri mevcut değildir. Ayrıca bu konuda aktarılan ve bilinen hadîs kaynaklarına geçen en meşhur rivâyetler yukarıda zikrettiklerimizdir. Dolayısıyla diğerlerinin tahkiki neticesinde değişen bir şey olmayacaktır. Ancak biz yine de, zayıf ve mevzu hadisler konusunda otorite olduğu inkâr edilemeyecek Nasıruddin el-Albânî'nin Zayıf Rivayetler Silsilesi'nden yararlanarak iki tanesinin daha tahkikini yapalım

el-Munzirî'nin et-Terğib'de naklettiği bir hadiste şöyle denmektedir: "Kim dört geceyi ihya ederse onun için cennet vâcib olur: Terviye gecesi, Arafat gecesi, kurban bayramı gecesi ve Ramazan bayramı gecesi…" el-Munzirî'nin bir başka rivâyetinde bu beş gece olarak geçer ve beşinci gece olarak da Şa'ban ayının yarı gecesi zikredilir. Şa'ban ayının yarı gecesiyle ilgili teşviklerin ve risâlelerin birçoğunda geçen bu rivâyetin zayıf veya mevzu olduğunu bizzat rivayeti nakleden el-Munzirî'nin kendisi söylemiştir.

"Beş gece vardır ki bunlarda yapılan dualar reddedilmez: Receb'in ilk gecesi, Şa'ban'ın yarı gecesi, Cuma gecesi, Ramazan bayramı gecesi ve Kurban bayramı gecesi." (el-Albânî bu rivâyetin mevzu olduğunu söylemektedir.)

Şa'ban Ayının ve Ortasındaki Gecenin İhya Edilmesi

Resûlullah (s.a.s.)'ın Receb ve Şa'ban aylarında oruç ve ibadetlerini artırdığına dair birçok sahih rivayet mevcuttur. Özellikle Şa'ban ayında daha çok oruç tuttuğu konuyla ilgili sahih hadislerde dile getirilmektedir. Bu ayın ortasına denk gelen gün ve geceler eyyâmu'l-biyd (ayın dolunay halinde olduğu dönem) olduğundan bu günlerin gündüzlerinde oruç tutulmasının müstehab olduğuna dair rivayetler mevcuttur. Gecelerini de ibadet ve zikirle geçirmenin faziletine dair tespitler ve rivayetler aktarılmıştır.

Ayrıca bazı hadis âlimleri Şa'ban'ın yarı gecesine dair rivayetlerden bazılarının sahih olduğunu söylemişlerdir ki bunların başında İbnu Hibban gelir. İbnu Hibban sahih olduğunu söylediği rivayetleri kendi kitabına almıştır. Fakat İbnu Hibban'ın sahih olduğunu iddia ettiği rivâyetlerin başında Hz. Aişe (r.a.)'ye isnad edilen hadis gelir ki bu hadisin senedinin oldukça zayıf olduğunu yukarıda dile getirdik. İbnu Hibban'ın sahih olduğunu söylediği rivâyetlerden biri de Müsned, 2/176'da geçen hadistir ki onun senedinin, içinde İbnu Lehi'a'nın adının geçmesi sebebiyle zayıf olduğunu yukarıda dile getirmiştik.

Bununla birlikte Şa'ban ayının fazileti, ayın orta günleri hakkındaki teşvikler ve Şa'ban'ın yarı gecesi hakkında ilim adamlarından bazılarının görüşleri esas alınarak bu gecenin ibadet, istiğfar ve dua için değerlendirilmesi mümkündür. Şu var ki bu konuda sünnetin çizdiği çerçevenin dışına çıkmamak ve yeni ibadet şekilleri teşri' etmeye cüret edebilenlerin ortaya çıkardığı bidatlerden uzak durmak şarttır.

İbnu Receb'in Tespitleri

Bu konuda Hanbeli âlimlerinden Hafız İbnu Receb el-Hanbeli'nin Letâifu'l-Me'arif adlı eserinde yer alan bilgilerin faydalı bilgiler olduğunu düşünüyoruz. O, adı geçen kitabında bu konudaki bazı rivayetleri ve tartışmaları aktarır. Ancak rivâyetlerin tahkiklerine yer vermemektedir.

O, Şâm âlimlerinin bu konuda ikiye ayrıldıklarını bazılarının geceyi camilerde cemaatle ihya ettiklerini, bazılarının ise bunu yani camilerde cemaatle ihya edilmesini bid'at olarak gördüklerini çünkü bu konuda Resûlullah (s.a.s.)'tan herhangi bir rivayet nakledilmediğini söylemektedir. Fakat dile getirdiğimiz bid'atlerden uzak kalınması durumunda mutlak anlamda ihya edilmesi, gündüzünün oruç gecesinin kıyam ile geçirilmesi pek tartışma konusu olmamıştır.

Fakat yine İbnu Receb'in adı geçen kitabına dayanarak belirtelim ki Resûlullah (s.a.s.)'den veya sahabeden, bu geceyle ilgili olarak sahihliği ispat edilmiş herhangi bir nakil aktarılmamıştır. Bu geceye özel namaz hakkında aktarılan rivâyetlerin tamamı mevzu, namazdan değil de sadece gecenin ihya edilmesinden söz eden rivâyetlerin de bazıları mevzu, diğerleri ise zayıf veya merfudur. Fakat zikrettiğimiz sebeplerden dolayı ilim adamlarından bazıları sünnette teşvik edilmiş teheccüd namazıyla, zikir, dua ve istiğfar ile ihya edilmesini tavsiye etmiş, tabiin döneminden itibaren birçok ilim adamı da bu ihya uygulamasını yapmıştır. (İbnu Receb'in konuyla ilgili açıklamaları hakkında bkz. Letâifu'l-Me'arif, sh. 143-145)

Şu var ki bu konuda insanları hayra teşvik ederken Allah Resûlü (s.a.s.)'nün Yüce Allah'tan aldığı vahiy doğrultusunda çizdiği sünnet çizgisini iyi muhafazaya özen göstermek, insanları hayra teşvik etme iddiasıyla bu çizginin dışına çıkmamak gerekir.

Kur'an-ı Kerim'in İndirildiği Mübarek Gece

Kur'an-ı Kerim'de Kur'an'ın indirildiği mübarek geceden söz eden muhtelif âyetler bulunmaktadır. Bunların en meşhuru bilindiği üzere Kadir suresinde geçer. Bu sûrede şöyle buyurulur: "Doğrusu biz onu Kadir gecesinde indirdik. Sen Kadir gecesinin ne olduğunu bilir misin? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. O gece, melekler ve ruh Rablerinin izniyle her iş için iner de iner. O fecrin doğuşuna kadar bir esenliktir." (Kadir, 97/1-5) Burada Kur'an'ın indirildiği gece ile kastedilenin Kadir gecesi olduğu kesindir çünkü doğrudan bu gecenin ismi kullanılmaktadır.

Bir başka âyette de Ramazan ayıyla ilgili şöyle buyurulur: "Ramazan ayı, içerisinde insanlar için hidayet rehberi, doğruyu gösteren açık belgeleri kapsayan ve hak ile bâtılı birbirinden ayıran kitap olarak Kur'an'ın indirilmiş olduğu aydır." (Bakara, 2/185)

Tefsirlerden de anlaşılacağı üzere bu âyette, Ramazan ayından, Kur'an'ın indirildiği ay olarak söz edilmesinin sebebi Kadir gecesinin bu ayın içinde olmasıdır. Hadislerde de Kadir gecesinin bu ayın içinde olduğu vurgulanır. Dolayısıyla Kadir suresindeki bilgilerle Ramazan ayıyla ilgili âyette geçen bilgi birbirini bütünleyici niteliktedir.

Konuyla ilgili bir başka âyet de Duhân sûresinde geçer. Bu âyeti, anlam bütünlüğü arz etmesi sebebiyle öncesinde ve sonrasında yer alan âyetlerin meâlleriyle birlikte veriyoruz: "Ha. Mim. Apaçık Kitab'a andolsun; Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Gerçekten biz uyarıcılarız. Her hikmetli iş onda (o gecede) ayırt edilir. Katımızdan bir emir olarak. Doğrusu biz elçiler gönderenleriz." (Duhân, 44/1-5)

İşte burada sözü edilen mübarek gece hakkında farklı görüşler mevcuttur. Müfessirlerin büyük çoğunluğuna göre burada kastedilen mübarek gece de Kadir gecesidir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in indirildiği gece o gecedir. Ayrıca Kur'an'ın indirilmesiyle kastedilen de onun indirilmeye başlanmasıdır. Bazı müfessirlere göre ise Duhan sûresinde kastedilen indirme Kur'an'ın bir bütün olarak bir kerede dünya göğüne indirilmesidir ve bu Şa'ban ayının orta gecesinde gerçekleşmiştir. Dolayısıyla burada kastedilen mübarek gece işte o gecedir.

Nesefi Tefsiri'nde şöyle denmektedir: "Biz onu mübarek bir gecede indirdik: Yani Kadir gecesinde veya Şa'ban ayının yarı gecesinde. Bu geceyle Kadir gecesi arasında kırk gece olduğu söylenmiştir. Çoğunluk, âyetlerde "biz onu Kadir gecesinde indirdik" ve "Ramazan içinde Kur'an'ın indirildiği aydır" buyurulması, Kadir gecesinin de rivayetlerin çoğunluğuna göre Ramazan ayında olması sebebiyle birinci görüşü (yani Duhan sûresinde kastedilen gecenin de Kadir gecesi olduğu görüşünü) tercih etmiştir." (Bkz. Nesefi Tefsiri, C. 4, sh. 126)

Sabûnî'nin tefsirinde de burada sözü edilen gecenin Kadir gecesi olduğu belirtilir. (Bkz. Muhammed Ali es-Sabûnî, Safvetu't-Tefâsîr, Tercüme ve tahriç: Doç. Dr. Sadreddin Gümüş, Dr. Nedim Yılmaz, Ensar Neşriyat, İstanbul, 1993, C. 6, sh. 16)

Mehmed Vehbi Efendi'nin tefsirinde de şöyle denmektedir: "Bu âyette, leyleyi mübârekeyle murad Şaban ayının nısfında vaki olan leyle-i berat olduğuna dair Hz. Aişe (r.a.)'dan bir rivâyet varsa da ekser müfessirinin beyânları vechile leyle-i mübâreke ile murad leyle-i kadir olmasıdır. (Daha önce de verdiğimiz üzere Hz. Aişe r.a.'dan nakledilen rivayette âyette geçen mübarek gecenin hangisi olduğuyla ilgili herhangi bir tespit yoktur. Sadece Şa'ban ayının orta gecesinin faziletine dair ifadeler mevcuttur. A.V.) Çünkü Cenab-ı Hak Kur'an'ı leyle-i kadirde inzal buyurduğunu diğer âyette tasrih buyurmuştur. Eğer bu âyette leyle-i berat murad olsa tenakuz olur. Kur'an ise tenakuzdan mahfuzdur. Çünkü, Allah'ın kelâmı olduğu cihetle tenakuz mümteni olduğundan âyetler beynini tevfik eder vech üzere tevcih etmek zaruridir. Kezalik Vâcib Teala diğer âyette Kur'an'ı Şehr-i Ramazan'da inzâl buyurduğunu beyan etmiştir. Şehr-i Ramazan'da mevcut olan leyle-i mübâreke ise leyle-i kadirdir, leyle-i berât değildir." (Konyalı Mehmed Vehbi Efendi, Büyük Kur'an Tefsiri, C. 13, sh. 5249; Üçdal Neşriyat 1979 baskısı)

Ayrıca Kadir sûresindeki "O gece, melekler ve ruh Rablerinin izniyle her iş için iner de iner" mealindeki âyet ile Duhân suresinde geçen "Her hikmetli iş onda (o gecede) ayırt edilir. Katımızdan bir emir olarak" mealindeki âyetler arasında bir anlam yakınlığı mevcuttur. Bu yakınlık kastedilenin Kadir gecesi olması ihtimalini artırmaktadır.

Bununla birlikte bazı tefsirlerde kastedilenin söz konusu iki geceden biri olduğuna dair ifadelerin yer aldığını görürüz. Ancak konuyla ilgili diğer âyetlerle uyum sebebiyle Kadir gecesi olduğu görüşünü savunanlar büyük çoğunluğu oluşturmaktadır.

Kıblenin Mescidi Haram Tarafına Çevrilmesi

Şa'ban'ın ortası ile ilgili olarak vurgulanan bir husus da kıblenin Mescidi Aksa'dan Mescidi Haram tarafına çevrilmesinin o tarihte gerçekleştiğine dair rivâyetlerdir. Ancak bu konuda da bir ittifak mevcut değildir. Tarihçilerin bu konu hakkında verdiği bilgilere göre kıble ya Receb ayının ya da Şa'ban ayının ortalarında değiştirilmiştir.

Bu konu hakkında nakledilen hadislerden de kesin bir tarih çıkmamaktadır. Örneğin Buharî'nin konuyla ilgili rivâyetinde şöyle deniyor: "Resûlullah (s.a.s.) (Medine'de) on altı veya on yedi ay boyunca Mescidi Aksa'ya doğru namaz kıldı. Ancak kıblesinin Mescidi Haram'a doğru olmasını arzuluyordu. Bu yöne doğru ilk kıldığı namaz da ikindi namazı oldu. Onunla birlikte bir topluluk da kıldı…." (Buhari, Kitâbu't-Tefsir, Bakara suresi tefsiri, Bab: 12)

Bu rivâyette Medine'de Mescidi Aksa yönüne doğru on altı veya on yedi ay namaz kılındığı belirtilmekte, kesin süre verilmemektedir. On altı ay olması durumunda değişikliğin Receb ayı, on yedi ay olması durumunda ise Şa'ban ayı ortalarında gerçekleştiği sonucu çıkar. Çünkü Resûlullah (s.a.s.)'ın hicrette Medine yakınındaki Kubâ köyüne ulaşması Rebi'u'l-evvel ayının 12'sinde gerçekleşmiştir.

On altı veya on yedi ay yahut Receb ya da Şa'ban ayı ortaları ihtilafı farklı rivâyetlerde mevcuttur. İbnu'l-Esir Şa'ban ayının ortasında gerçekleştiği görüşünü tercih etmektedir.

Fakat kıblenin değiştirilmesi münasebetiyle bağlantılı herhangi bir tavsiye veya teşvikte bulunulmamış, bu konuda herhangi bir görev yüklenmemiştir. Dolayısıyla Şa'ban ayının orta gecesiyle ilgili teşviklerin kıblenin değiştirilmesi hadisesiyle irtibatlandırılmasının ibadetle ilgili yanı olamaz.