Dini Tekeline Almak: Tekfircilik

Haziran 2014, Ribat

"Din Adına Konuşma Yetkisi Bizdedir" Anlayışı

Tekfircilik, tarih boyunca Müslümanların başını ağrıtan önemli bir sorun olagelmiştir. Bu baş ağrısının ilk müsebbiplerinin de Hariciler olduğu söylenebilir. Başta, sayfalarını kılıçlarına taktıkları Kur'an'ın hakem olmasını isteyenlere karşı savaşamayacaklarını söyleyerek Hz. Ali (a.s.)'yi hakem tayin edilmesi talebini kabule zorlayan Hariciler sonra onu "beşer hükmüne" başvurduğu için tekfir etmiş, daha sonra da çatışmanın başını çekenleri öldürme kararıyla öldürmüş, rakibi Muaviye'yi de öldürme kastıyla yaralamışlardı.

Haricilik mantığı sonraki asırlarda da sürekli devam etti. Bu mantık Müslümanların arasına tamamen heyecana dayalı ve fitneye zemin hazırlayan uç görüşleri sokmak isteyenlerin önlerini açmıştır. Bu mantığın temelinde de "din adına konuşma yetkisi bizdedir; doğrular bizim söylediklerimizdir ve herkes dini bizim anladığımız gibi anlamak zorundadır" anlayışı yatar.

"Allah'ın Hükümlerini Uygulamıyorsunuz" Diyerek Allah Adına Hüküm Koymak

Harici mantığıyla hareket edenlerin başkalarını reddederken dayandıkları gerekçe genellikle onların Allah'ın hükmünü bırakıp beşer hükmüne başvurdukları iddiasıdır. Bunu söylerken çoğu zaman kendilerinin kafalarına göre uydurdukları hükümleri, bazen de üzerinde ihtilaf hâsıl olmuş konularda kendi tercihlerini Allah'ın hükmü sayarlar. Yani başkalarını Allah'ın hükmüne itaat etmemekle mahkûm ederken aslında kendilerinin Allah adına hüküm koymaya kalkıştıklarını, gerçekte Allah'ın haram kılmadığını kendi çıkarmalarıyla haram ilan ettiklerini düşünmek istemezler.

Örneğin Haricilerin Hz. Ali (r.a.)'yi hakem kurulu belirlenmesini kabul etmesinden dolayı tekfir etmeleri üzerine kendilerine Yüce Allah'ın "Karı ile kocanın arasının açılmasından korkarsanız kocanın ailesinden bir hakem kadının ailesinden bir hakem gönderin." (Nisa, 4/35) âyetinin hatırlatılması tavırlarını değiştirmedi; "Hüküm ancak Allah'a aittir." (Enam, 6/57) ifadesini hakem kuruluna razı olanları tekfir için yeterli buldular. Oysa bu âyet onların saptırmalarına dayanak değildi.

Sonraki dönemlerin Haricileri de çoğu zaman böyle âyetlerin arasından cımbızla çektikleri ibareleri kendileri dışında kalan bütün bir ümmeti "kâfir" saymak için yeterli bulmuşlardır. Bunu yaparken aslında kendilerini Allah adına hüküm koyma yetkisine sahip görmekle, başkalarını tekfirde başvurdukları ilkeyle tam bir çelişkiye düştüklerini görmek istememişlerdir. Fakat niyetleri çarpıtmak ve saptırmak olanlar açısından bu çelişkinin önemi yoktu. Bu niyeti taşımayanlar da kendilerini peşlerinden sürükleyenlere, aklî muhakemeden yoksun şartsız teslimiyetle teslim olmanın cezasını çekiyorlardı.

Emperyalizmin İslamofobi Politikasına Biçilmiş Kaftan

Bu tekfircilik aynı zamanda katı şekilde reddiyecidir. Bu özelliği onu birtakım kirli hesapların sahipleri tarafından güdülmeye müsait hale getiriyor. Böyle bir anlayıştan korku manzaraları üretilmesi hiç zor değildir. Emperyalizmin özellikle tek kutuplu küreselleşme sürecinde İslâmi bilinçlenmeyi önünde engel olarak görmesi ve dayatmacı, baskıcı politikalarında dayanacağı gerekçeye ihtiyaç duyması sebebiyle bir "İslamofobi" kavramı geliştirdi. Marjinalleşmeye ve şiddete dayalı bir reddiyeciliği benimsemiş tekfirci anlayış ise bu kavram etrafında geliştirilecek politikalar açısından tam da biçilmiş kaftandı.

Bu Kaftanın Kumaşı İslâm Kaynaklı Olabilir mi?

Çağdaş emperyalizm inanç boşluğu içindeki yeni nesillerin İslâm'a meyletmelerinden ve İslâm'ın zulmü, Allah'tan başkasına teslim olmayı reddeden özgürlükçü anlayışını kendi dayatmacı politikaları açısından ciddi engel olarak gördüğünden İslamofobi politikasından öncelikli olarak İslâm'a yönelişin önünü kesmede yararlanmayı amaçlıyordu. O yüzden kendisinin bu konudaki politikası için biçilmiş kaftanın kumaşının da İslâm'dan alındığına insanları inandırmak için çeşitli araçlardan ve malzemelerden yararlanmaya çalıştı. Fakat gerçekte böyle bir kaftanın kumaşının İslam'a ait olması mümkün değildir.

Bir Taşla İki Kuş: Hem Fitne Hem de Antipropagandaya Dayanak

Uluslararası emperyalizm ve onun güdümündeki yerli işbirlikçi yönetimler bu tür marjinal hareketlerden iki ayrı amaçla yararlanıyordu. Birinci olarak kendi gerçek kisvesiyle giremediği alanlara, tekfirciliğe giydirdiği sözde radikal İslâmcılık maskesiyle girebiliyor ve onların kendilerinden olmayan herkesi "İslâm dışı" ilan ederek saldırmalarını sağlıyordu. Kendi askerlerini soksaydı da yapacağı buydu. Üstelik kendi askerleri tanınacağı için hedeftekilerin karşıt tavırları daha güçlü olacaktı. Bunun yanı sıra askerlerini riske atma konusunda daha ihtiyatlı davranacaktı. Harici mantığa dayanan reddiyeci heyecanın istismarıyla oluşturulan marjinal grupların vereceği kayıplarla ilgili ise herhangi bir endişesi yoktu.

İkinci olarak bu grupların sergilediği ve esasta İslâm'ın savaş ahlâkına aykırı, üstelik yanlış hedeflere yöneltilmiş şiddetin yol açtığı manzaralardan antipropaganda faaliyetleri için yararlanma imkânı vardı.

Baas Vahşetine Yenilmeyen Direnişe IŞİD Darbesi

Müslüman halkların, Batı'dan ithal edilmiş ideolojik sapmalarla İslâmî değerlerden uzaklaşmasından sonra yeniden kendi kimliğiyle tanışarak öze dönüş hareketini hızlandırması sürecinde bu tür tekfirci anlayışın birçok örneği ortaya çıktı. Son dönemde ortaya çıkan oldukça sakıncalı örneklerinden biri de Türkçede IŞİD Arapçada DAİŞ kısaltmasıyla tanınan ve tam adı "Irak Şam İslâm Devleti" olan örgüttür. Örgütün sözcüsü geçtiğimiz ay yaptığı uzun bir açıklamasında, kendisinin daha önce nispet edildiği el-Kaide örgütünün lideri Zevahiri'yi de yoldan çıkmakla ve sapıtmakla itham ediyor, yanlışlarından dönüp tevbe etmesi için kendisine mühlet verdiklerini aksi takdirde onu da kâfir ilan edeceklerini duyuruyordu. Yanlışlarından dönmesinin şartları arasında Müslüman Kardeşler cemaatini ve onun içinden Mısır cumhurbaşkanlığına seçilmiş sonra da gayri meşru darbeyle görevinden uzaklaştırılarak zindana atılmış olan Muhammed Mursi'yi tekfir, Mursi'yi ve İhvan liderlerini tağut ilan etmesi de yer alıyordu.

Baas rejimi, sergilediği onca vahşete rağmen dize getiremediği ve zulme kararlılıkla direnen özgürlük mücadelesine IŞİD vasıtasıyla ağır darbeler indirmeyi başarabildi. Çünkü Şebbiha çetelerinin giremediği alanlara IŞİD militanları girebiliyordu. Onlar da IŞİD kontrolündeki bölgelerde artık İslâm devleti kurulduğuna, bu devletin Allah'ın şeriatını katıksız uyguladığına, ona beyat etmenin dinin gereği olduğuna, beyat etmeyenlerin küfre düştüklerine, ona itiraz eden grupların aslında İslâmî değil demokratik bir yönetim kurmayı amaçladıklarına, demokrasinin hâkim kılınması için savaşanların ise küfre düştüklerinden Allah için savaşıyor olamayacaklarına, İslâm devletinin kökleştirilmesi için de önce kendi yolundaki engelleri yani Baas'a karşı çıkarken demokrasi uğrunda savaşanları ayıklaması gerektiğine inandırılmışlardı. Dolayısıyla gerçekte Baas zulmüne karşı direnenleri tasfiye için verilen savaşın kutsal cihat olduğu inancındaydılar.

Örgüt liderleri iddialarında inandırıcı olabilmek için önce Baas çeteleri karşısına çıktı. Fakat çarpışmalarda nedense Baas çeteleri IŞİD elemanlarını beklenmedik yerlerde pusuya düşürüp öldürüyorlardı. Ama bu pusular örgütün hesaplarının tutturulması için iki yönden işe yarayacaktı. Birinci olarak davası uğrunda bu örgütün de Baas karşısında direndiği ve büyük bedeller ödediği iddiasının gerekçesi oluşturulmuş oluyordu. Bedel ödeyenler ise gerçekte yukarıda zikrettiğimiz hususlara her türlü tereddütten uzak bir şekilde inanmış ve artık sadece kendilerine telkin edilenler doğrultusunda hareket eden heyecan yüklenmiş gençlerdi. Onlar ise gerçekte Baas rejimi için bir tehditti. İkinci olarak, aynı heyecanı taşıyan diğer bazı gençlerin, Baas çeteleri karşısında sıkışan örgüte destek verilmesi ve bir an önce yardımlarına koşulması gerektiğine inandırılması için gerekçe oluşturulmuştu. Yeterince destek ve yardım ulaştırıldıktan sonra da hedef değişti. Artık öncelikle, kurulan İslâm devletine beyat etmeyerek fitne çıkaran ve demokratik küfür rejimi kurmayı amaçlayarak Biladı Şam'ı ABD kucağına iten oluşumların devreden çıkarılması gerekiyordu!

Böyle bir tekfirci zihniyetle kurulan sözde "Irak Şam İslâm Devleti"nin "mücahit ordusu (!)" hedefi zulme direnen oluşumlara yönelttikten sonra artık Şebbiha çetelerine fazla iş kalmamıştı. Çünkü onların giremediği yerlere IŞİD'in askerleri girebiliyor ve onların önden vuramadıklarını IŞİD arkadan vurabiliyordu.

Bir IŞİD de Nijerya'ya: Boko Haram

Emperyalizmin din pazarlama hareketi misyonerlik, Afrika'yı hıristiyanlaştırmak için yüzyıllardan beri çalışıyor. Fakat tüm çabalarına rağmen yine de hedeflediğini gerçekleştirmede başarılı olamadı. Bununla birlikte sömürgeci politikaların aç ve çıplak bırakarak çocuklarının karnını doyuracak ekmeğe ve en azından mahrem yerlerini örtecek giysiye muhtaç ettiği bu insanlara misyonerler para ve İncil'i aynı paket içinde sundu. İşte bu kumpas ister istemez o insanların önemli bir kısmının kendilerini hıristiyanlık içinde bulmalarına neden oldu. Çünkü kendilerini açlığa mahkûm edenlerle, "insanî yardım" diye ellerine verilen ve İncil'in de içine konduğu paketi sunanların gerçekte aynı kişiler olduğunu bilmiyorlardı.

Daha sonra bunu fark etti ve içinde bulundukları durumu sorgulamaya, kendi öz değerlerini, gerçek kimliklerini yeniden tanımak için çaba harcamaya başladılar. Misyonerliğin yüz yıllarını verdiği hıristiyanlaştırma faaliyetinin kazanımlarının havaya uçmaya başladığını gören çağdaş emperyalizm bu durum karşısında telaşa kapıldı. Gidişatın önüne geçmek için bir şeylere başvurmak gerekiyordu. Batı'daki "İslamofobi" politikasının medyatik yönlendirmeyle desteklenmesinden elde ettiği sonuçlardan gayet memnun olduğu için bu konudaki tecrübelerinden Afrika'da yararlanmasının önünde engel yoktu. Üstelik oradaki şartlar buna çok daha uygundu.

"Allah adına yasak koyma, haramları ve helalleri belirleme" anlayışına dayalı tekfirci zihniyet orada da bu iş için biçilmiş kaftandı. Batı tipi eğitimi "haram" ilan eden Boko Haram örgütünün yıldızı da gerçekleştirdiği baskınlarla, şiddet eylemleriyle hızlı bir şekilde parladı. Ona göre Batı modeli eğitim haram olduğundan onun doğru dediğine yanlış, yanlış dediğine de doğru demek gerekiyordu. Örneğin o dünya yuvarlak diyorsa bizim düz dememiz lazımdı. Aksi taktirde küfre düşme tehlikesi vardı.

Böyle bir anlayış, gidip kızların okuduğu okulu basarak, birçoğu henüz ergenlik çağına bile girmemiş kız çocukları kaçırır sonra da "Kızlarınızı Batı modeli okullardan alın ve evlendirin yoksa biz böyle kaçırır sonra da Allah'ın şeriatına göre cariye pazarlarında satarız" diye açıklama yaparsa onun İslâm'la ne ilgisi olabilir?

Eşkıyalığı din diye pazarlayan, reddettiği eğitim sistemine alternatif olarak çocukları okullardan kaçırıp cariye pazarlarında satma tehdidinde bulunan zihniyet, gerçekleştirdiği çirkin eşkıyalığı ve sergilediği vahşeti tam da Orta Afrika Cumhuriyeti'ndeki hıristiyan milislerin oluşturduğu Antibalaka örgütünün saldırılarının sergilediği vahşi manzaraların bir şeylerle örtülmesine ihtiyaç duyulduğu zamana denk getiren örgütün gerçekte kimlere hizmet ettiğini tahmin etmek zor değildir.

Müslüman Toplumları Yıpratmak İçin BH Virüsüne İhtiyaçları Vardı

Aslında bu örgütü bahane ederek yüzlerce cami basan, onunla hiç ilgisi olmayan cami cemaatlerine dehşet anları yaşatan polisin örgütün bu derece palazlanmasına ve okul basıp iki yüzden fazla kız çocuğu kaçıracak güce kavuşmasına fırsat vermesi anlamsız değildir. Çünkü ona yön veren uluslararası yapının Afrika'daki İslâmî uyanışın önüne geçmek ve Müslüman halkları yıpratmak için Boko Haram yani BH virüsüne ihtiyacı vardı. Bu virüs aynı zamanda ona İslâmî uyanışa öncülük eden imamların, ilim adamlarının tasfiyesinde başvurulan faili meçhul cinayetlerin de faili malum olmalarını sağlama imkânı sunuyordu. Artık bir fail vardı: BH virüsü. Suçu ona yükleyerek kendisi aradan sıyrılmış olacaktı nasıl olsa. Dolayısıyla istediği kadar cinayet planlayabilmesi için önü açıktı.

Bu Açıklamalar ve Videolar İslamofobi Politikasının Siparişleri mi?

Boko Haram'ın kız öğrencileri topluca kaçırma eylemini sahiplendikten sonra lideri Ebubekir Şikau'nun kameraların karşısına geçip alaycı tutumla; "bu kızları İslam şeriatına göre cariye pazarlarında satacağız" diye açıklama yaparak çektirdiği videoyu medyaya dağıtması, IŞİD'in Suriye'de örgütlenmesinden önceki aşamasını oluşturan Irak İslâm Devleti örgütünün ve benzerlerinin insanları "şeriat" adına tutuklayıp kılıçla kafalarını kesmelerinin videolarını medyaya dağıtmaları işlemini hatırlattı. Bu vahşet ve iğrençliğin, marufun emri ve münkerin nehyi ilkesi üzere şekillenmiş İslam şeriatıyla irtibatlandırılmasının tek amacı ona çamur atmak olabilir. Öyleyse, "bu videolar çağdaş emperyalizmin İslamofobi politikasının birer siparişi mi?" diye sorma hakkımız var.

İrtibatlı Yazılar:

  • Meşrulaştırmanın Gerekçesi IŞİD
  • IŞİD oyunu gölgesinde katliamlar
  • Emperyalizmin IŞİD Tuzağı
  • Irak'ta İhanet, Komplo ve Vakıa
  • Hilafeti IŞİD'lemek
  • Irak'ta Vakıayla IŞİD'i Ayırabilmek