Lübnan Krizi

Haziran 2008, Ribat dergisi

Lübnan geçtiğimiz ay önemli bir sarsıntı geçirdi. 2006 yazında işgalci Siyonist devletin saldırısı neticesinde ciddi insanî ve maddî kayıp veren Lübnan'ın bu kez içten kaynaklanan birtakım sebeplerden dolayı çalkantılar yaşaması endişe vericiydi. Olayların özellikle mezhep fitnesi çizgisine doğru çekilmesi çabaları daha fazla endişe verici ve göz korkutucuydu. Fitne çabalarından kaynaklanan tehlike ortadan kalkmış değil. Aksine risk oranı günden güne artıyor. Fakat yaşanan olaylara teşhis koyarken bu çabalara malzeme çıkaracak tavırlar sergilenmesinin de söz konusu tehlikenin önünü kesecek bir mahiyet arz etmeyeceği ortadadır.

Lübnan'ın Siyasi Yapısı

Hadisenin arka planının anlaşılması için Lübnan'ın idarî, siyasi ve demografik yapısı hakkında özet bilgiler verilmesine ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

Lübnan küçük bir devlet olmakla birlikte etnik ve dinî açıdan çok çeşitliliğe sahip bir mozaiktir. Bu özelliği ülkeye kültürel çeşitlilik kazandırmakla birlikte zaman zaman derin fitnelerin malzemesi olarak da kullanılabilmektedir.

Dinî ve etnik çeşitlilik idarî yapılanmaya da yansımıştır. Özellikle parlamentodaki sandalyeler dinî ve etnik unsurlara göre kontenjanlara ayrılmıştır. Ayrıca devletin en üst kademeleri de çoğunluğu oluşturan dinî unsurlara tahsis edilmiştir. Bu yöneticiler seçim yoluyla belirlenseler bile dinî ve etnik mensubiyetlerinde tahsis şartının gözetilmesi gerekir.

Buna göre 128 kişilik parlamento Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında yarı yarıya paylaştırılmıştır. Yani 64 üyenin Müslümanlardan, 64 üyenin ise Hıristiyanlardan seçilmesi gerekir. Bu kontenjanlar da söz konusu dinî unsurların alt kolları arasında paylaştırılmıştır. Sünnî, Şiî ve Dürzî kesim Müslümanlara tahsis edilen sandalyeleri paylaşır. Hıristiyanların kontenjanı da Marunî, Grek ve Ermeni unsurlar arasında paylaşılır. Normalde Hıristiyan nüfusun oranı yüzde ellinin bayağı altına düştüğü halde parlamentodaki yüzde ellilik payları korunmaktadır. Bu da doğal olarak birtakım tartışmalara sebep oluyor ve artık kontenjanların yeni nüfus sayımlarına göre belirlenmesi isteniyor.

Yine aynı tahsis kuralına göre cumhurbaşkanının Marunî Hıristiyan, Başbakanın Sünni Müslüman, Meclis Başkanının ise Şiî Müslüman kökenli olması gerekiyor.

Etnik ve dinî mozaik siyasi örgütlenmede de kendini gösterir. Lübnan'da siyasî partilerin birçoğu ideolojik ve fikrî çizgiden ziyade dinî ya da etnik unsurdan birini temsil eder. Ama her bir unsurun tek bir siyasî örgütlenme içinde toplandığını söylemek de mümkün değildir. Ayrıca kendi içlerinde fikrî ve ideolojik çizgilerine göre bölünmüşlerdir.

Marunî Hıristiyan kesimi temsil eden siyasi akımların başında Falanjist Parti gelir. Bu parti, Hıristiyanlarla Müslümanların karşı karşıya geldiği Lübnan iç savaşı dönemindeki çizgisini bugün terk etmiştir. Şu anki genel başkanı Süleyman Feranciye'dir.

Ermeni Hıristiyanların siyasi hareketi Taşnak Partisi'dir.

Ayrıca Hıristiyanların siyasi parti sıfatı taşımayan ama siyaset sahnesinde yerini almış olan Lübnan Güçleri adlı bir hareketleri mevcuttur. Bu hareket eskiden Falanjist Milisler olarak bilinirdi ve Falanjist Parti'nin askerî kanadı sayılırdı. Siyonist işgal güçlerinin gözetiminde ve işgal güçlerinin başkomutanı Ariel Şaron'un talimatlarıyla 1982'de Sabra ve Şatilla katliamlarını gerçekleştirenler de Falanjist Milislerdi. Bugün Lübnan Güçleri adıyla sahnede varlığını sürdüren bu hareketin liderliğini Dr. Semir Ca'ca' yapmaktadır. Ca'ca', Sabra ve Şatilla katliamlarındaki sorumluluğundan dolayı ömür boyu hücre hapsine mahkûm edilmişti. Ancak Fuad Sinyora hükümeti döneminde ABD ve İsrail'in talimatlarıyla serbest bırakıldı. O da çetesiyle birlikte siyaset sahnesinde yerini aldı.

Lübnan'daki Hıristiyanların bunların dışında da muhtelif siyasi partileri ve örgütleri bulunmaktadır.

Şiî Müslümanların en güçlü siyasi hareketi Hizbullah'tır. Liderliğini Seyyid Hasan Nasrullah'ın yaptığı bu hareket normalde askerî kanadı da bulunan çok yönlü bir örgütlenmedir. Aynı zamanda siyasî parti gibi siyaset sahnesinde yer almakta, seçimlere girmekte, parlamentoya üye sokmaktadır.

Destekçileri Şiî kitleden olan bir diğer önemli siyasi hareket de Emel Partisi'dir. Bu parti İslâmî düşünceye sahip şahsiyetler tarafından kuruldu. Ancak daha sonra sol çizgiye doğru kaydı. Partinin bugünkü genel başkanı olan Nebih Berri aynı zamanda Lübnan Parlamentosu'nun başkanıdır. Hizbullah bu partiyle siyasi alanda işbirliği içindedir. Özellikle son dönemdeki ihtilaflarda sürekli ittifak halinde hareket ettikleri bilinmektedir.

Sünni kitleyi temsil eden en önemli İslâmî oluşum Cemaati İslâmiye'dir. Siyasi parti değil kendi iç disiplinine sahip bir cemaat özelliği taşımakla birlikte kendi adına siyaset sahnesinde yer almakta, seçimlere girerek parlamentoya üye sokmaktadır. Müslüman Kardeşler'in Lübnan kanadı olan bu cemaatin ayrıca muhtelif sosyal kurumları ve faaliyetleri mevcuttur. Cemaatin şu anki lideri Faysal Mevlevi'dir.

Ayrıca Sünni kitleden destek almaya çalışan ama İslâmî duyarlılığa sahip olmayan muhtelif siyasi partiler bulunmaktadır ki bunların başında el-Hariri'nin Müstakbel Partisi'ni zikredebiliriz. Eski başbakan Refik el-Hariri'nin kurduğu bu partinin başkanlığını şimdi onun oğlu Sa'd el-Hariri yapmaktadır. Müstakbel Partisi, Batıcı ve liberal düşünceye sahiptir.

Resmî kategorilendirmede Müslümanlara dâhil edilen ancak inanç yönünden İslâm'ın temel ilkelerinin dışına çıkmış olan Dürzî cemaati temsil eden siyasi hareket de İlerici Sosyalist Parti'dir. 1949'da Kemal Canbulat tarafından kurulan bu partinin bugünkü genel başkanı Velid Canbulat'tır.

Krizin Tarafları ve Siyasi Boyutu

Lübnan'da yaşanan son krizle ilgili yorumlarda çoğunlukla mezhebi ayrıştırmaların öne çıktığını görüyoruz. Fakat krizin taraflarına baktığımızda böyle bir ayrıştırmanın pek de isabetli olmadığını söyleyebiliriz. Krizin bir tarafında ön safta Hizbullah'ın yer alması sebebiyle Şiî renk kendini gösteriyor. Ama aşağıda vereceğimiz bilgiler bu tarafın da farklı kesimleri bünyesinde barındıran bir ittifak olduğunu ortaya koyacaktır. Ayrıca krizin diğer tarafında yer alan grup da farklı siyasi akımların birlikteliği ile oluşmuş koalisyondur. Buna binaen krizin taraflarını iktidar - muhalefet veya İran - Suriye ekseniyle ilişki ve işbirliği içinde olan tarafla ABD ve Batı ekseniyle ilişki ve işbirliği içinde olan taraf olarak nitelemek mümkündür.

Burada iktidar kanadını temsil eden grup aynı zamanda 14 Mart Grubu olarak bilinmektedir. Çünkü özellikle son parlamento seçimleri öncesinde bu isimle aralarında bir ittifak oluşturmuş ve hükümeti kurmaya yetecek çoğunluğu elde edebilmek için işbirliği içine girmişlerdi. Seçim sonrasında parlamentoda çoğunluğu elde etmeleri ve hükümeti kurmaları üzerine kendilerini Çoğunluk Grubu olarak da isimlendirmeye başladılar. Ayrıca hükümette olmaları sebebiyle İktidar Grubu adı verilmektedir.

Grubun başını çeken şahıs Başbakan Fuad Sinyora'dır. Onun böyle bir konuma gelmesinde ABD'nin kendisine verdiği desteğin büyük payı olduğu bilinmektedir. ABD'nin en yakın dostlarına ve taraftarlarına bile karşılıksız destek vermediğini düşünürsek Fuad Sinyora üzerinden Lübnan'la ilgili birtakım hesaplarını devreye sokmayı amaçlamış olabileceğini tahmin etmemiz mümkündür.

Grubun en güçlü siyasi kanadını Refik el-Hariri'nin kurduğu, onun öldürülmesinden sonra da oğlu Sa'd el-Hariri tarafından yönetilen Müstakbel Partisi oluşturmaktadır. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere bu parti Sünni kesimi temsil eden bir siyasi hareket olarak lanse edilmektedir. Fakat gerek partinin ve gerekse başındaki Sa'd el-Hariri'nin Sünniliği sadece isimdedir.

Grubun en çok öne çıkan ve zaman zaman tahrikçi açıklamalarıyla ortalığı karıştıran ikinci üyesi ise Dürzî lider Velid Canbulat'tır. Canbulat'ın partisinin adında "sosyalist" kelimesi geçse de kendisi ABD'nin Lübnan'daki çıkarlarının baş bekçisi ve savunucusu olarak bilinmektedir. Tabii ABD'nin çıkarlarının savunuculuğunu yapması da tamamen kendi menfaatleriyle ilgilidir. Çünkü geçmişte de bugün şiddetle karşı olduğu Suriye'nin hesaplarına ve çıkarlarına hizmet ettiği biliniyordu.

Grubun üçüncü etkin üyesi ise yukarıda da dile getirdiğimiz üzere Sabra ve Şatilla katliamlarındaki sorumluluğundan dolayı ömür boyu hücre hapsine mahkûm edildiği halde ABD ve İsrail'in talimatıyla Sinyora döneminde serbest bırakılan Dr. Semir Ca'ca'dır. Ca'ca', geçmişte Falanjist Milisler olarak tanınan Lübnan Kuvvetleri'nin liderliğini yapmaktadır.

Muhalefet kanadının liderliğini Hizbullah'ın yaptığı biliniyor. Emel Partisi de onunla aynı ittifakın içindedir. Eski Lübnan Genelkurmay Başkanı ve karışıklık döneminde kısa bir süre Cumhurbaşkanlığı yapan General Mişel Avn da bu ittifaka destek vermektedir. Avn'ın desteğinin görüş birliğinden ziyade siyasi menfaatleriyle irtibatlı olduğu tahmin ediliyor. Daha önce Cemaati İslâmiye'nin liderliğini yapan Fethi Yeken de kişisel olarak bu harekete destek vermektedir. Ancak Yeken'in Cemaati İslâmiye'yi temsil sıfatının olmadığını ve ayrıca bazı görüş ayrılıklarının olduğunu hatırlatalım.

Hıristiyan Falanjist Parti de yaşanan olaylarda taraf olmamakla birlikte muhalefet kanadında yer alan bir harekettir. Dolayısıyla iktidarın tutumuna karşıt bir tavır sergilemektedir.

Olayların Gelişme Süreci

Son krizin Hizbullah yanlısı havaalanı güvenlik komutanının görevden alınması ve yine bu hareketin hizmetindeki telefon şebekesinin yasallığının iptaliyle başladığını düşünmek hatalı olur. Hükümetin bu iki kararı belki olayların kıvılcımını çakan ve krizin alev almasına yol açan iki etken oldu.

Hadise ABD'nin Refik Hariri cinayetini bahane ederek Lübnan'daki siyasi mekanizmaya doğrudan müdahale etmesiyle başladı. 14 Şubat 2005 tarihinde gerçekleşen Refik Hariri cinayeti ise hâlâ yeterince aydınlatılmış değil. Son derece profesyonelce gerçekleştirilen bu cinayetin ABD'nin Lübnan'a siyasi müdahalesinin gerekçesi olarak kullanılması ister istemez birtakım komplo teorilerini de gündeme getiriyor ve cinayetin arkasında bizzat Amerika'nın olabileceği ileri sürülüyor.

ABD'nin Lübnan'la bu kadar yakından ilgilenmesinin bölgeyle ilgili siyasi çıkarlarıyla bağlantısı olmakla birlikte öncelikli amacı işgalci Siyonist devletin güvenliğini sağlama almaktı. Bunun için de 1989'da imzalanan Taif Anlaşması'nın getirdiği düzenlemede değişiklik yapılması isteniyordu.

Lübnan'daki iç savaşı sonlandıran Taif Anlaşması tüm grupların silahlarının toplanmasını ve askerî kanatlarının dağıtılmasını kararlaştırmıştı. Ancak bundan Siyonist işgale karşı kullanılan direniş silahları müstesna tutuluyordu ki bununla kastedilen de Hizbullah'ın askerî kanadının ve onunla ittifak halinde işgale karşı savaşan direnişçilerin silahlarıydı. Ayrıca hükümet Lübnan içindeki Filistin mülteci kamplarının içine müdahale etmeyecek, buralarda işgale karşı direnebileceklere gerilla eğitimi verilmesine ve bu eğitim için silah bulundurulmasına engel olunmayacaktı. ABD yönetiminin istediği de bu istisnaların artık kalkması, mülteci kamplarına hükümetin müdahale etmesi ve silahları toplaması, Hizbullah'ın askerî kanadını da dağıtması ve silahlarına el koymasıydı.

Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere ABD en samimi dostlarına bile karşılıksız destek vermediğine göre Sinyora'ya, hükümetine ve 14 Mart Grubu'na verdiği destek karşılığında da birtakım talepleri olacaktı. Sinyora hükümetinin uygulamaları da kendine dikte edilen bir politika izleyerek belirlenen amaçlara doğru ilerlemeye çalıştığını gösteriyordu.

el-Kaide'nin Lübnan kanadı olarak lanse edilen Fethu'l-İslâm'ı dağıtma iddiasıyla 35 bin Filistinli mültecinin ikamet ettiği Nehru'l-Bârid mülteci kampının dağıtılması, mülteci kamplarına özel silahlı eğitim ve silahlar hakkındaki istisnanın kaldırılması hedefine doğru ilerlemek için atılmış önemli bir adımdı. Sinyora hükümetinin bu operasyonu karşısında, Hizbullah'ın da asıl büyük komployu görmesi ve Nehru'l-Bârid'in dağıtılmasına sert bir şekilde karşı çıkması gerekirdi.

Mezhep Fitnesi Tehlikesi

Lübnan'da yaşanan son olayların taşıdığı en önemli risk mezhep fitnesine doğru çekilmesidir. Lübnan 1975-89 arasında devam eden iç savaşın yaralarını henüz sarabilmiş değil. Ama kendi siyasi çıkarları için bütün insanî değerleri ayaklar altına alabilen emperyalist güçler bu ülkeyi yeniden bir fitne ateşinin içine atmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla gelişmelerin mezhep fitnesine doğru çekilmesi ülke halkı ve geleceği açısından ciddi bir risk arz etmektedir. Böyle bir oyunun önüne geçilmesi için de hadiselerin büyümesine fırsat verilmemesi gerekir.

Lübnan medyasına ve Arap dünyasındaki muhtelif medya organlarına yansıyan haberler ve yorumlar bazı kesimlerin belki farkında olmadan hadiselerin mezhep fitnesi zeminine doğru çekilmesine çanak tuttuklarını gösteriyor. Böyle bir fitneden doğacak zarar sadece bir tarafı değil bütün tarafları yakacaktır.

ün tarafları yakacaktır.