10 Mayıs 2006 Çarşamba, Vakit gazetesi
Geçtiğimiz Perşembe akşamı (4 Mayıs), İngiltere'de çalışmalarını yürüten Doğu Arap Araştırmaları Merkezi'nin müdürü Zuheyr Sâlim ve yine aynı yerde çalışma yapan Suriye İnsan Hakları Komitesi'nin başkanı Velid Safur ile birlikteydik. Bazı basın mensuplarına ve muhtelif insan hakları kuruluşlarının temsilcilerine Suriye'deki insan hakları ihlalleri, özellikle hâlen uygulamada olan 49 nolu kanuna dayandırılan zulüm uygulamaları hakkında bilgi verdiler. Ben bu toplantıdan bir hafta önce de, aynı zamanda Suriye'deki Müslüman Kardeşler'in ileri gelenlerinden olan Zuheyr Sâlim'in müzakereli bir konferansını dinlemiş ve kendisiyle şahsen tanışıp sohbet etme fırsatı bulmuştum.
Önce 49 nolu kanunun ne olduğundan kısaca söz edelim. Bu, Suriye'de Hafız el-Esed liderliğindeki Baas rejimi tarafından 1980'de, Suriye'deki Müslüman Kardeşler'e karşı çıkarılmış ve dünyada benzerinin bulunması mümkün olmayan, zulmün tavana vurmasına zemin hazırlayan bir kanundur. Çünkü dünyanın hiçbir ülkesinde "yasadışı" olsa bile herhangi bir cemaate veya örgüte mensup olmayı tek başına idam gerekçesi sayan kanun yoktur. Hafız Esed rejiminin çıkardığı 49 nolu kanunun birinci maddesinde ise şöyle denmektedir: "Müslüman Kardeşler cemaatine mensup olan herkes suçlu kabul edilir ve idamına karar verilir."
Bu kanun elbette sadece tehdit aracı olarak kullanılmadı, aynı zamanda fiilen uygulandı. Hatta binlerce insan normalde Müslüman Kardeşler'e mensup olmadıkları halde sırf İslâmî kimliklerinden dolayı tutuklandı ve ya idam edildi ya da çöl hapishanelerinde ölüme terk edildi. Binlerce insan da yabancı ülkelere göç ederek, ailelerinden ve yurtlarından uzakta gurbet hayatı yaşamaya mecbur edildiler.
Hafız Esed'in ölüp yerine oğlu Beşşar Esed'in geçmesinden sonra ülke halkı bir reform beklentisi içine girdi. Bu beklenti doğal olarak sözünü ettiğimiz ucûbe kanunun kaldırılması ümidinin doğmasına da vesile oldu. Fakat bu arada ABD'nin devreye girmesi ve Suriye'yi reformlar konusunda baskı altına almaya kalkışması ülkedeki yönetimin tutumunu değiştirmesine, reform planlarını askıya almasına yol açtı. Çünkü o zaman reformları kendi özgür iradesiyle değil de ABD dayattığı için yapmış olma durumuna düşeceğini düşündü.
Sonraki dönemlerde Hariri cinayetinin gerekçe edinilmesi suretiyle Suriye'nin yoğun şekilde ABD baskılarının hedefi olması ülke genelinde bir duygusal sahiplenmenin öne çıkmasını sağladı. Hatta bu sadece Suriye'nin içinde değil dışında da bir duygusal ilginin ve sahiplenmenin doğmasına vesile oldu. Çünkü ABD emperyalizminin ve saldırganlığının hedefi olmak ister istemez böyle bir ilgiyi ve sahiplenmeyi doğurmaktadır.
Bizim Mart sonunda gerçekleştirdiğimiz Suriye ziyaretimizde edindiğimiz intibaları sizlere aktarmıştık. ABD dayatmaları ve ortaya çıkan istisnaî durum sebebiyle her ne kadar reformlar rafa kaldırılmış olsa da uygulamalarda bir yumuşamanın gerçekleştiği inkâr edilemez. Bu yumuşama "özgür düşünce" hareketlenmelerini ortaya çıkarmış. Ama bu özgür düşünce henüz etkin bir sivil muhalefete dönüşememiş. Bunun en önemli sebebi reformların rafa kaldırılmasından dolayı Baas diktatörlüğüne zemin oluşturan yasa metinlerinin aynen korunuyor olması. İkinci önemli sebep ise ülkenin ABD saldırganlığının ve baskıcı politikalarının hedefi olmasından kaynaklanan duygusal durum. Çünkü yönetim ABD hedefi olmayı arkasında bir kitlesel dayanışma oluşturma amacıyla değerlendirmek için yoğun çaba sarf ediyor. Halkın dinî duyarlılığını da bu yöne sevk edebilmek için yürüttüğü propaganda faaliyetlerini dinî motiflerle besliyor. Askerî araçlara kelime-i tevhid yazılması, üzerine "Suriye'nin koruyucusu Allah'tır" yazılı afişler asılması bunun örnekleri.
Bütün bunları tahlil ettiğimizde ABD'nin global zulüm uygulamalarının ve özellikle Suriye'yi bu uygulamalarında hedefe yerleştirmiş olmasının bu ülkede uzun süreden beridir devam eden yerel zulüm uygulamalarına dayanak teşkil eden yapının korunmasına, sabitlenmesine mesnet kılındığını görüyoruz. Oysa zulüm zulme gerekçe değildir. Böyle yapanlar başkalarının kendilerine karşı kullandığı sopanın aynısını kendileri başkalarına karşı kullanmış olmaktadırlar. Oysa zulme karşı durmada adalet çok daha güçlü bir silahtır. Adaletin hâkim kılınması kitlesel dayanışmayı oluşturmada dinî motiflere başvurulmasındaki samimiyet konusunda oluşan şüphe ve tereddütlerin ortadan kalkmasına da vesile olabilir.
11 Mayıs 2006 Perşembe, Vakit gazetesi
Zulme uğramak insana şartlara ve duruma göre bazı özel haklar kazandırır. Örneğin Kur'an-ı Kerim'in bir âyetinde şöyle buyurulur: "Allah, haksızlığa uğratılan dışında kötü bir sözün açıktan söylenilmesinden hoşlanmaz. Allah işitendir, bilendir." (Nisa, 4/148) Tefsirlerden anladığımıza göre burada kastedilen herhangi bir kötülüğün açıktan söylenmesidir. Yani Yüce Allah bu âyetle kötülüklerin, çirkin işlerin açıktan söylenmesini ve toplum içinde yayılmasına sebep olunmasını yasaklamıştır. Kötülüklerin mümkün olduğunca gizli tutulması ve toplumun fertlerinin olumsuz etkilenmesine yol açılmaması gerekir. Bu ise kitle eğitimi ile ilgili bir ince ayardır. Ancak zulme ve haksızlığa uğratılanlar müstesna tutulmuşlardır. Onların kendilerine yapılan haksızlıkları açıklama, bu yolla destek arama, haksızlık edenleri ifşa etme hakları vardır. Örneğin Ebu Ali el-Kaysi'nin maruz kaldığı işkenceleri açıklama hakkı vardır. Onun bu açıklamaları yapması için kendisine imkân tanımak, İstanbul'a kadar getirtip maruz kaldığı zulmü ifşa etmesine yardımcı olmak kötülük değil tam aksine iyilik, zulme uğrayana bir destektir.
Bir başka âyette Yüce Allah şöyle buyurur: "Kendileriyle savaşılan (mü'minlere) zulmedilmeleri dolayısıyla (savaşa) izin verilmiştir. Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye güç yetirir." (Hacc, 22/39) Bazıları Filistin'deki ve Irak'taki Müslümanların vatanlarını işgal eden, ailelerini dağıtan, çocuklarını öldüren zâlim işgalcilere karşı savaşmalarını anlamakta zorluk çekiyorlar. Oysa Yüce Kur'an'ı anlayarak okusalardı bunu anlamaları hiç de zor olmayacaktı. Çünkü Allah onlara kendileriyle savaşılması ve zulme uğratılmaları sebebiyle böyle bir hak tanımıştır. Onlar işte bu en meşru haklarını kullanıyorlar.
Yüce Allah, küfür hâkimiyeti altında kalıp tevhid inancının gerektirdiği yaşayış tarzından zorla uzak tutulanları ikiye ayırır. Birinciler kendilerine çıkış kapısı aramayıp kolayı seçenlerdir. Yüce Allah meleklerin onlara şöyle sesleneceklerini bildirir: "Allah'ın yeri geniş değil miydi ki orada hicret etseydiniz?" (Nisa, 4/97) İkinci sınıf ise gerçekten çıkış kapısı bulamayanlardır. Onlar hakkında da şöyle buyurulur: "Ancak erkek, kadın ve çocuklardan çaresiz kalan ve bir yol bulamayan zavallılar (mustaz'aflar, ezilenler) müstesnadırlar." (Nisa, 4/98)
Bütün bu âyetlerden ve benzeri birçok âyetten anladığımıza göre mazlumiyet insanı haklı kılmaktadır. Ama mazlumiyetin farklı statüleri var. Bazıları ne seslerini duyurabilir, ne de çıkış kapısı bulabilirler. Bazıları çıkış kapısı bulur ve çıkarlar. Bazıları kolaylarına gelmediğinden bu imkânı kullanmayıp küfür toplumuna adapte olmayı tercih ederler. Bazıları seslerini duyurarak destek ararlar. Şartlar ve imkânlar bunu gerektirmektedir; kuvvete başvurmak lehlerine değildir ve bunu yapmaları tavsiye edilmez. Bazıları ise bugün Irak, Filistin ve Çeçenistan'da olduğu gibi kendileri için savaşa izin verilenlerle aynı konumdadırlar.
Suriye'de İslâmî anlayışlarından dolayı yıllardan buyana haksızlığa uğratılanlar bugün seslerini duyurma çabasındalar. Yürüttükleri faaliyetler Nisa sûresinin 148. âyetinde müstesna tutulan faaliyete girmektedir ve o insanlar zulme uğramaları sebebiyle maruz kaldıkları kötülüğü açıklama, bu yolla destek arama ihtiyacı duymaktadırlar. Dolayısıyla yaptıkları faaliyetlerinde haklıdırlar. Çünkü bu ülkede her ne kadar görünüşte bir değişim söz konusu olsa da sistemin yapısında değişim ve reform gerçekleşmemiş, Müslüman Kardeşler'e mensubiyeti idam gerekçesi sayan kanun uygulamadan kaldırılmamıştır.
Şu var ki haklı olmak kadar haklı kalmak da önemlidir. Suriye'deki haksızlıklara karşı yürütülen son faaliyetler hakkında zihinlerde dolaşan iki önemli soru var. Nitekim 4 Mayıs Perşembe akşamı gerçekleştirilen bilgilendirme toplantısında sorulan soruların birçoğunun bu iki konu etrafında odaklanması da zihinleri en çok bu soruların meşgul ettiğini gösteriyordu. Birincisi faaliyetlerin zamanlaması. İkincisi de Suriye'deki rejime karşı muhalefette Abdülhalim Haddam'la koordinasyon ve hatta işbirliği içine girilmesi. Toplantıda zamanlama ile ilgili sorulara verilen cevaplar nispeten ikna ediciydi. Ama Haddam'la ilişki konusunda sorulan sorulara verilen cevaplar kesinlikle ikna edici değil, aksine itirazları artıracak nitelikteydi. Ben Zuheyr Sâlim'le toplantıdan sonraki şahsî görüşmemde de bu konuyla ilgili tereddütlerimi ve Haddam'la ilişkinin Suriye'deki hak arayışı mücadelesine leke bulaştırdığını ifade ettim.
12 Mayıs 2006 Cuma, Vakit gazetesi
İmtihanlarda meşhur bir uygulama vardır. Yanlışların doğruları götürmesi. Bazen dört, bazen üç yanlış bir doğruyu götürür. Ama imtihan ne kadar hassas olsa da bir yanlışın bir doğruyu götürmesinden daha ilerisinin olacağını sanmıyoruz ki böylesi de duyduğumuz bir uygulama değildir. Ama ne kadar ilginçtir ki bizim insanlarımız arasında bazen bir yanlış bütün doğruları götürebilmektedir. Bunu, daha önceki iki yazımızda üzerinde durduğumuz konuyla irtibatlı bir gelişmeye şahit olduğumuzdan değil günümüzdeki İslâmî camiada genel bir yaklaşım hatası olarak sıkça gördüğümüzden dolayı dile getiriyoruz.
Yüce Allah bir âyeti kerimede şöyle buyurur: "Sizden fazilet ve varlık sahibi olanlar yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermemek üzere yemin etmesinler. Affetsinler, geçsinler. Allah'ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah bağışlayandır, rahmet edendir." (Nur, 24/22) Bu âyetin nüzûl sebebi ifk yani Hz. Aişe (r.anhâ)'ya iftira atılması hadisesiyle ilgilidir. Bu olaya Mistah da karıştı. Ebu Bekir (r.a.) ona fakirliği ve akrabalığı dolayısıyla infakta bulunuyordu. Bu olaydan sonra: "Vallahi Aişe`nin bana söylediği şeylerden sonra artık ona hiç bir şey vermem" dedi. Bunun üzerine bu ayet indirildi. Daha sonra Ebu Bekir (r.a.): "Vallahi ben Allah`ın beni bağışlamasını arzularım" dedi ve Mistah`a önceden verdiğini aynen vermeğe devam etti. Bununla ilgili olarak Taberani, Abdullah ibnu Abbas (r.a.) ve Abdullah ibnu Ömer (r.a.)`den, Bezzar, Ebu Hureyre (r.a.)`den, İbnu Merdeviye de Ebu`l-Yusr`den rivayetler nakletmişlerdir.
Bu konuda dikkate alınması gereken önemli bir olay da Mekke'nin fethi için sefere çıkıldığında yaşanmıştır. Fetih ordusunda yer alan Hatib ibnu Ebi Belta'a'nın, Mekke ahalisine ordunun geldiğini haber veren bir mektubu bir kadınla gönderdiği tespit edildi. Sonra bu kişi sorguya çekildi ve ailesi ile tüm mülkünün Mekke'de Kureyş'in tehdidi altında olmasını mazeret gösterdi. Hz. Ömer (r.a.) onu öldürme teklifinde bulundu. Resûlullah (s.a.s.) Hatib'in Bedir'de bulunduğunu hatırlatarak, belki de Allah'ın o savaşta bulunanların tüm günâhlarını affetmiş olabileceğini dile getirdi. (Konuyla ilgili rivayeti Buhari ve Müslim, Ubeydullah ibnu Ebi Rafi'den nakletmişlerdir. Buhari, Kitabu'l-Megazi, 46; Müslim, Kitâbu Fedâili's-Sahabe, 36)
Bu hatırlatmada dikkatimizi çeken önemli bir husus var: İnsanı değerlendirmede yanlışların doğruları götürmemesi. Aksine yanlışta ısrar edilmemesi durumunda doğruların yanlışları götürmesi. Eğer Resûlullah (s.a.s.)'ın söz konusu olayda sergilediği örnek çağımız Müslümanlarınca da yakınlaşma ve işbirliğini geliştirmede aynen uygulanacak olsaydı ümmet bilincinin hâkim kılınması ve küfre karşı bu ümmetin yeniden izzetine kavuşturulması belki hızla gerçekleşebilirdi.
Yukarıda verilen örneklerde geçenlerle benzerlik söz konusu olmasa da Suriye'deki zulüm uygulamalarına karşı meşru hak arayışında olanların eli kanlı Haddam'la organik bağ kurmaları ciddi hatadır. Bu, bir metot hatasıdır. Allah'ın tevbe edenleri mağfiret edeceğine dair rivayetler ve hükümler bu hataya gerekçe teşkil etmez. Çünkü Haddam'ın Suriye'deki rejimle yollarının ayrılmasının tevbeyle bir ilgisinin olmadığını, tamamen çıkar hesabıyla ilişkili olduğunu, uluslar arası emperyalizmle de kuyruk bağının olduğunu herkes tahmin edebilir.
Kapsamlı bir hak arayışı mücadelesinin zamanlamasında amaç ABD'nin vurduğu hedefi vurmak olmasa da böyle bir intiba vermesi, hak arayışı içinde olanlar açısından bir şanssızlıktır. Ama biz bunu bir hata olarak görmüyoruz. Çünkü Suriye'nin yeni yönetimi önce reform vaadlerinde bulundu ve muhalif güçlere çiçek uzatır gibi oldu. ABD'nin baskıcı uygulamalarının hedefi olunca da tutumunu değiştirip özgürlük mücadelesinin önünü yeniden kapattı. Bu durum karşısında hak ve özgürlük arayışı içine girenlerin kapsamlı çalışma başlatmalarıyla Suriye'deki rejimin ABD baskılarına hedef olması aynı döneme denk gelmiş oldu. Ama özgürlük mücadelesi verenler, ABD ile işbirliği yapmamak için yüzlerini İslâm dünyasına çevirdiklerini, buralarda destek arayışı içine girdiklerini vurgulayarak güzel bir tavır sergilemektedirler. Bu durum karşısında İslâm âleminin de onları insan hakları konusunda Batı'nın kapısını çalmaya zorlamaması, haklı davalarına sahip çıkması gerekir. Bunu yapmak için de yanlışların doğruları götürmediğini bilmemiz, yanlışların düzeltilmesinde ise taşlama yerine ıslah ve yardımlaşma metodunu kullanmamız gerekir.