İKÖ ve Katar Zirvesi

14 Kasım 2000 Salı

Giriş

Bugün İslam aleminde ciddi sıkıntıların yaşanmasının temelinde Müslümanların dağınık olmalarının, güçlerini birleştirememelerinin büyük rolü var. Çağdaş sömürgeci güçler güçlerini birleştirebilmek veya en azından birbirlerinin ayaklarına basmamak için muhtelif global yapılanmalar içine girerken İslam aleminde bir güç birliğinin oluşmasına fırsat vermemektedirler. Oysa İslam aleminde güç birliğinin oluşturulması için çok daha kuvvetli bağlar ve daha etkili sebepler bulunmaktadır. İslam aleminde etkin bir güç birliğinin oluşturulmasının önünde duran önemli engellerden biri de yönetimlerin izlediği politikalardır. Bu politikalarda sürekli etnik kimlikler öne çıkarılırken Müslüman halkların birleşmelerini sağlayacak ümmet kimliğinin unutturulmasına, hatta tümüyle yok edilmesine çalışılmaktadır. Zaten İslam aleminin bu kadar dağılmış olmasının sebebi de budur.

Bugün Filistin halkının siyonist işgal devleti karşısında yalnız ve çaresiz bırakılmasının, buna karşılık siyonist işgalcilerin de vahşette sınır tanımayarak Filistin halkının üzerine çöreklenmelerinin sebebi de Müslümanların kendi aralarında güç birliği oluşturamamalarıdır. Müslüman halklar, Filistin'deki kardeşlerinin mazlumiyetlerinden tedirgin olsalar ve onlara yardımcı olmak isteseler bile önlerindeki duvarları, engelleri aşmakta zorlanıyorlar. Hatta bazen coğrafi sınırlar, zihinlerdeki düşünce ve ilgi alanını da daraltmakta birçokları "Müslüman" kimliği taşımalarına rağmen Filistin meselesine bir "Arap-İsrail meselesi" olarak bakmakta, bu meseleyle ilgili gelişmeleri de kendisini çok yakından ilgilendirmeyen gelişmeler olarak değerlendirmektedir.

Filistin'de siyonist işgalin "Beyrut kasabı" olarak bilinen adamı Ariel Şaron'un Mescidi Aksa'yı kirletme girişimiyle başlayan Aksa İntifadası bir buçuk ayını doldurdu, iki ayını doldurmaya yaklaşıyor. Bu süre içinde siyonist vahşet zulmün her çeşidine başvurdu. Silahsız insanların tepelerine havadan uçaklarla, helikopterlerle bombalar yağdırmaya, denizden füzeler fırlatmaya varıncaya kadar vahşetin her şeklini ortaya koydu. ABD İsrail'le olan menfaat ilişkilerini gerekçe göstererek bu vahşeti sahiplendi. Silahsız masum insanlara modern silahlarla saldıran işgal kuvvetlerinin zor durumda olduklarını iddia ederek onlara acil askeri yardımda bulunmayı gündemine aldı. Ama İslam alemi Filistin halkının haklı ve meşru mücadelesini tam anlamıyla sahiplenemedi. Onun işgal kuvvetleri tarafından yıkılan evlerini yeniden inşa etmesi, siyonist vahşet tarafından şehit edilenlerin yakınlarının acılarının dindirilmesi, yaralılarının yaralarının sarılması için söze gelir bir maddi yardımda bulunmaktan çekindi.

İslam aleminde sembolik de olsa global yapılanmanın bir kurumu olarak öne çıkan ve mayasında Kudüs davası olan İKÖ ise intifadanın başlamasından altı hafta sonra bir zirve toplantısı gerçekleştiriyor. Oysa intifadanın başlamasının ilk günlerinde bu teşkilatın acilen bir olağanüstü zirve gerçekleştirmesi için çağrı yapılmıştı. Bu süre içinde belki devlet başkanları düzeyinde bir zirve gerçekleştirilmesi mümkün olmayabilirdi, ama en azından dışişleri bakanları düzeyinde bir olağanüstü toplantının gerçekleştirilmesi ve siyonist zulüm karşısında mağdur olan Filistin halkına yardım edilmesi, siyonist vahşetin durdurulması için işgalcilere baskı yapılması konusu görüşülebilirdi. İKÖ'nün Kudüs'te başlayıp bütün Filistin topraklarına yayılan intifada karşısındaki siyonist vahşetin durdurulması konusunda bir görüşme yapmak için altı haftadan sonra zirve toplantısı düzenlemesi yangının üzerine altı hafta sonra giden bir itfaiye kurumunun yaptığına benziyor.

Bütün bunlara rağmen İKÖ'nün Katar'daki toplantısını yine olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyoruz. Toplantıyla ilgili görüş ve değerlendirmelerimizi aşağıda serdedeceğiz. Ancak ondan önce İslam aleminde globalleşmenin temel dinamikleri, globalleşme girişimleri ve İKÖ'nin geçmişi hakkında bazı bilgiler vermek istiyoruz.

İslam Aleminde Globalleşmenin Temel Dinamikleri

Öncelikle şunu ifade edelim ki, İslam'daki ümmet kavramı bir global yapılanmanın temelini teşkil etmektedir. Yüce Allah, en başta bütün mü'minleri kardeş ilan ederek onların birlik ve dayanışma içinde hareket etmelerini istemiştir. Bu ümmet bilinci ve imana dayalı kardeşlik duygusu her türlü etnik kimliğin ve bu kimliğe dayandırılan ulusal duyarlılıkların üstünde tutulmuştur. Müslümanların tek bir ümmet oldukları anlayışı İslam'daki ibadetlerde de gayet bariz bir şekilde kendini göstermektedir. Beş vakit namazın cemaatle kılınması teşvik ediliyor. Buna ek olarak haftada bir gün ancak cemaatle kılındığı zaman geçerli olan bir namaz kılınması isteniyor. Yine senede iki kere icra edilen bayram namazlarının cemaatle kılınması şart koşuluyor. Senede bir ay herkesin ferdi olarak icra ettiği ama en önemli hikmetlerinden biri aç ve ihtiyaç içinde olan mü'minlerin hallerinin hissedilmesini sağlamak olan bir oruç ibadeti yerine getiriliyor. Bu ibadet her ne kadar ferdi olarak icra edilse de ümmet ve cemaat bilincinin pratiğe yansıtılmasını sağlayan bir ibadet olduğunu hikmetleriyle ilgili olarak verilen bilgilerden anlıyoruz. Zekat, fitre ve sadakalarda birlik ve dayanışmanın ibadete dönüştüğünü görüyoruz. Hacc ise bu bilinç ve duygunun zirveye tırmandırılmasıdır.

Ne var ki bütün bunların pratikte faydasının görülebilmesi için öncelikle söz konusu ibadetlerin ruh ve bedenle yerine getirilmesi, ikinci olarak da Müslümanların birlik ve bütünlüğünü temsil edecek bir global yapılanmanın olması gerekir. Resulullah (s.a.s.) kendi sağlığında bu global yapıyı bizzat kendisi oluşturmuş, Müslümanları belli bir çatı altında toplayarak birlik ve bütünlük içinde hareket etmelerini sağlamıştı. Dolayısıyla içlerinden birine bir zarar geldiğinde hepsi birlikte tavır koyuyordu. Medine'de yahudilerin bir Müslüman kadının arkadan eteğini başörtüsüne bağlamaları ve kadın kalkınca mahrem yerlerinin görünmesi olayı üzerine tüm Müslümanlar o kadının iffet ve şerefi için topluca hareket etmiş ve fitne kaynağı yahudileri Medine'den ayıklamışlardı. Bu hareket sadece yapılan bir fiilin cezası değil aynı zamanda yapılması muhtemel benzer fiillerin de önünün kesilmesiydi. Ama bunun başarılabilmesi için birlik ve dayanışma içinde hareket edilmesine ihtiyaç var.

Birleştirici Etkenlerin Unutulmasıyla Parçalanan İslam Ümmeti

Resulullah (s.a.s.)'ın vefatından sonra Müslümanların global yapılanmaları hilafet müessesesiyle korundu. Hilafetin aktif ve güçlü olduğu, ümmetin de kendi içinde ciddi sorunlar yaşamadığı dönemlerde dünyanın neresinde olursa olsun Müslümanların izzet ve şereflerinin korunduğunu görüyoruz. Ama özellikle Batı'dan ithal edilen etnik kimliğe dayalı yapılanmaların İslam coğrafyasını parçalaması, devletlerin hep bu anlayışa göre şekillenmesi üzerine Müslümanlar arasındaki global yapılanma tümüyle çöktü. Yukarıda sözünü ettiğimiz ibadetlerdeki dayanışma ve birlik ruhu büyük ölçüde yok oldu. Bırakın dünya çapındaki global dayanışmayı, aynı camide aynı safta namaz kılan insanların bile bu dayanışmayı gerçekleştiremediklerine hep birlikte şahit oluyoruz. Müslümanlar, ümmet esasına göre değil de kendilerine telkin edilen kavramlara göre düşünmeye başladılar. Düşünce ve ilgi alanlarını kendi iradeleri dışında çizilmiş olan coğrafi sınırların içine kapattılar. "Biz" derken dünya Müslümanlarını değil bu sınırların içine kapatılmış olanları kastediyorlar. Dünyaya yön veren sömürgeci güçlerin gidişatlarına olan ilgileri değişik ülkelerdeki Müslümanların durumlarına olan ilgilerinden çok daha fazla.

Çağdaş Sömürgeci Güçler Arasında Globalleşmeler

Müslümanlar bu duruma düşerken, günümüz dünyasına hükmetmeye ve yön vermeye çalışan çağdaş sömürgeci güçler kendi aralarında birtakım global oluşumlar ortaya çıkardılar. Ancak onlar işin siyasetini de iyi yaparak ortaya çıkardıkları bu global oluşumları bütün insanlığa mal etmeye çalışıyorlar. Bu kurumları kendilerinin yürüttükleri dolaylı sömürge politikalarının bir uzantısı olarak lanse etseler, ezilen toplumlardan tepki alacaklarını ve kendilerine karşı sesler yükseleceğini biliyorlar. Bu yüzden o kurumları bütün insanlığın ortak kurumları olarak kabul ettirmeye çalışıyorlar. Ayrıca bu kurumlara tüm insanlık nazarında geçerlilik ve meşruiyet kazandırmak için birtakım uluslararası ilkeler ve değerler de belirleyerek bu ilkelere ve değerlere uyulmasını gözetleme ve denetleme işini söz konusu kurumların yetkisine verdiklerini söylüyorlar. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Çocuk Haklarına Dair Sözleşme buna birer örnektir. BM'in ve onun arkasında duran güçlerin bu beyannamelerde belirlenen ilkelere ne derece uyulduğunu denetleme ve uymayanları cezalandırma imkanları var. Ama bu konuda sürekli çifte standartçı yani iki yüzlü davranıldığını görüyoruz. Özellikle Müslüman halklara, Müslüman azınlıklara ve İslami anlayış sahiplerine yönelik insan hakları ihlalleri görmezlikten geliniyor.

Tüm insanlığa mal edilmiş global oluşumlar olarak gösterilen BM ve ona bağlı kurumların yanı sıra birtakım bölgesel kurumlar da oluşturuldu. AGİT buna bir örnek. Bu kurumun da İstanbul'da düzenlediği en son zirvesinin ana gündem maddesi insan hakları meselesiydi. AGİT Zirvesi'nde insan hakları konuşulurken Çeçenistan'da tam bir insanlık dramı yaşanıyordu. Ama İstanbul'a toplanan onlarca devlet yöneticisi insan haklarının bol bol edebiyatını yaptı, ileride politik hesaplarında ve kurmuş oldukları kurumlara meşruiyet kazandırmada işlerine yarayacak laflar sarf etti, sonra dağıldılar. Çeçenistan'daki dram ise aynı tempoda devam etti.

Sömürgeci Güçlerin Güdümündeki Global Kurumlar Çifte Standartçı

Söz konusu kurumların bir de ikili problemlerin çözümünde devreye girmeleri söz konusu oluyor. Ama bunda da sürekli çağdaş sömürgeci güçlerin çıkarlarının korunduğunu ve çifte standartçı davranıldığını görüyoruz. Örneğin Doğu Timor'da hıristiyan bir azınlık bağımsızlık istediğinden dolayı BM hemen devreye girdi, Endonezya'ya çeşitli baskılar yaptı ve Doğu Timor'u bu ülkeden ayırdı. Çeçenistan konusunda ise şu ana kadar pratiğe yansıyan en ufak bir hareketi olmadı. Üstelik Doğu Timor'da yıllardan beri Endonezya'nın sultası altında yaşayan bir azınlık bağımsızlık isterken, Çeçenistan'da bağımsızlığı Rusya tarafından da resmen tanınmış bir ülke işgal edildi, yüz binlerce insan göçe zorlandı, binlercesi öldürüldü, kimyasal silah kullanıldı, sivil kalabalıkların, hastanelerin, okulların üzerine bombalar yağdırıldı. Bu durum sadece Çeçenistan için söz konusu değil. Müslüman halkların mağdur edildiği hangi meseleye bakarsanız bakın aynı durumla karşılaşırsınız. BM'in Filistin halkının lehine sayılabilecek kararlarının hiçbiri İsrail işgal devleti tarafından uygulanmadığı halde işgalci siyonistlere karşı en ufak bir yaptırıma başvurulmuş değildir. Ama Saddam'ın bütün taşkınlıklarının cezası Irak'ın Müslüman halkına çektiriliyor. Üstelik Irak'a uygulanan ambargonun bütün gerekçeleri ortadan kalktığı halde adeta bir halkın yok edilmesi amaçlanmışçasına ambargo sürdürülüyor. Bu uygulamalar, çağdaş sömürgeci güçlerin hizmetindeki global oluşumlara meşruiyet kazandırmak ve onları sevimli göstermek için kağıda dökülen ilkelerin evrenselliği iddiasının tamamen sözde kaldığını, bu ilkelerin sadece belli kitleler için geçerli sayıldığını gözler önüne seriyor.

Ekonomik amaçlı global oluşumlara baktığımızda bunların da genellikle çağdaş sömürgeci güçlerin geri kalmış ülkeler üzerindeki çıkarlarını koruma ve bu ülkelere yönelik fakirleştirme politikalarını takip etme fonksiyonunu icra ettiklerini görürüz. Örneğin IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların şu ana kadar yaptıkları hep bu olmuştur. Aynı şey bu iki kurum kadar tanınmayan Dünya Ekonomik Forumu, Uluslararası Finans Kurumu vs. gibi oluşumlar için de geçerlidir.

İnsanlık Zulmün Pençesinde

İnsanlığın şu an karşı karşıya olduğu duruma ve düne göre bugün birbirleriyle daha sıkı münasebet içine giren toplumlar ve devletler arasındaki ilişkileri düzenleme görevini üstlendiklerini iddia eden uluslararası kurumların işleyiş tarzına baktığımız zaman insanlığın genel anlamda zulmün pençesinde olduğunu anlarız. Bu durum İslam coğrafyası açısından da söz konusudur. Üstelik İslam dünyasında halklarından kopuk yönetimler bulunduğundan bu yönetimler devamlarını çağdaş sömürgeci güçlerin çıkarlarını gözetmeye bağlı görüyor, bu yüzden dünyaya hakim olanların kurmuş oldukları bu "kurtlar düzeni"ne itiraz etme hakkını kendilerinde göremiyorlar. Kendi aralarında herhangi bir globalleşmeye gitmekten de çekiniyor, daha çok çağdaş sömürgeci güçlerin hizmetindeki uluslararası kuruluşlar nezdinde bir itibar kazanmaya çalışıyorlar. İslam dünyasında ortaya çıkmış olan İKÖ (İslam Konferansı Örgütü), Arap Birliği Teşkilatı vs. gibi örgütler de büyük ölçüde sembolik kalıyor. Aslında bu oluşumlar aynı zamanda bir dayanışma örgütü niteliği taşısa yukarıda sözünü ettiğimiz uluslararası oluşumlar üzerinde bir etki ve yaptırım gücü elde edebilirler. Ama İslam ülkelerini yönetenlerin böyle bir gayretlerinin ve duyarlılıklarının olmaması bütün Müslüman toplumların da çağdaş sömürgeci güçlerin yörüngelerinde dönen uluslararası örgütlere mahkum olmalarına sebep oluyor.

Dünden Bugüne İKÖ

İslam Konferansı Örgütü'nün temelinin atılmasında Kudüs davası rol oynamıştır. İlk İslam Zirvesi, Mescidi Aksa'nın yakılması için yahudiler tarafından yangın çıkarılması olayından sonra Suudi Arabistan'ın eski kralı Faysal'ın çağrısıyla 22-25 Eylül 1969'da Fas'ın başkenti Rabat'ta toplanmıştı. Bu zirvede İslam dünyasında bir dayanışmaya gidilmesi amacıyla örgüt kurulması ve bu amaçla İslam ülkeleri dışişleri bakanlarının ayrıca toplanması kararlaştırıldı. Dışişleri bakanlarının toplantısı 22-26 Mart 1970 tarihlerinde Suudi Arabistan'ın Cidde kentinde gerçekleştirildi ve bu toplantıda İslam Konferansı Örgütü (İKÖ)'nün temeli atıldı.

İKÖ'nün kuruluşuyla İslam aleminde siyasi bir yakınlaşmanın ilk adımı atıldıysa da daha sonraki yıllarda yaşanan birtakım problemler yüzünden arzulanan bütünleşme, globalleşme gerçekleşmedi. Aslında bir siyasi yakınlaşma ve işbirliği zemini oluşturulmuş olsaydı, İKÖ İslam aleminde en azından Avrupa Birliği'ne benzer bir yapılanmanın şartlarını hazırlayabilirdi. Böyle bir şeyse İslam aleminin ABD ve Batı baskıları karşısında biraz daha başı dik durmasını sağlayabilirdi. Çünkü günümüz dünyasında küçük ülkelerin siyasi açıdan bağımsız olduklarını söylemeleri uluslararası platformda çok fazla bir anlam taşımamaktadır. Gerçek bağımsızlık ancak ekonomik ve askeri güçle ortaya konabilmektedir. İslam ülkelerinin her birinin tek başına bunu başarması mümkün olmadığına göre bir araya gelerek bunu başarmaya çalışmaları zorunludur. Ancak ne yazık ki, İslam alemindeki bazı yöneticilerin bilinen tercihleri arzulanan işbirliğinin önünde önemli bir engel teşkil etmektedir.

Doha Zirvesi

İKÖ 'nün en son zirvesi durumundaki Doha (Katar) Zirvesi, kuruluş amacıyla doğrudan bağlantılı bir meseleyi yani Kudüs davasını gündeminin baş sırasında koydu. Ancak ne yazık ki, yukarıda zikrettiğimiz sebeplerden dolayı aktif olarak bir şey yapılabilmiş değil. İlginçtir ki bugün böyle bir zirveye ev sahipliği yapan Doha 16-18 Kasım 1997 tarihlerinde de İsrail'le Arap dünyası arasında ekonomik işbirliğinin geliştirilmesini amaçlayan Ortadoğu ve Kuzey Afrika Ülkeleri III. Ekonomi Zirvesi'ne ev sahipliği yapmıştı. Katar'ın İsrail'le gizli ve sıkı bir ekonomik işbirliği içinde olduğu biliniyor. Bu yüzden Katar'ın Kudüs davasıyla ilgili konularda samimi olmadığını söyleyebiliriz.

Sonuç itibariyle Doha Zirvesi'nin Filistin'deki gidişatı pek fazla değiştirmeyeceği görülüyor. Keşke değiştirebilseydi!