İslam Aleminde Yaz Gündemi
Ribat, Eylül 2001
 |
| Ariel Şaron'un Nablus'ta HAMAS'ın iletişim bürosuna roketli saldırısı sonucu şehit olan Cemal Selim. Filistin Alimler Birliği'nin genel başkan yardımcısı ve HAMAS'ın Nablus'taki ileri gelenlerinden. |
 |
| Nablus'ta oyun oynarken vahşete hedef olarak şehit olan iki küçük kardeş. |
 |
| Filistinli ünlü karikatürist Ümeyye Cuha'nın Ariel Şaron'un son Türkiye ziyaretiyle ilgili karikatürü. |
 |
| el-Halil'de vahşi bir saldırı neticesinde şehit olan 8 yaşındaki Sabirin adlı kız çocuk |
Yaz mevsimi genellikle durağan bir mevsimdir. Özellikle Temmuz ve Ağustos ayları siyasi hareketlenmelerin az olduğu bir dönemdir. Çünkü bu dönemde okullar kapalıdır. Bazı iş alanlarında hareketlilik durduğundan bu alanlarda çalışanlar genellikle tatile çıkarlar. Parlamentolar, birçok resmi kurumlar tatil dönemine girer. Fakat bununla birlikte özellikle kuvvetin kullanılmasına dayanan hareketlilik yaz dönemlerinde biraz daha artar. Bunun sebebi ise özellikle gerilla savaşları açısından yaz dönemlerinin kışa nispetle daha elverişli olmasıdır. İslam aleminin bazı bölgelerinde de kuvvete ve çatışmaya dayanan hareketlilik bu yaz da devam etti.
Bu sıralarda İslam aleminde fiili hareketlilik denince Filistin, Çeçenistan ve Keşmir akla gelmektedir. Bu yaz sıcak çatışmaların yaşandığı bölgelerin arasına Makedonya da girdi. Geçtiğimiz ay bu sıcak bölgelerle irtibatlı bazı önemli gelişmeler yaşandı. Gerek İslam aleminde ve gerekse dünyanın diğer bölgelerinde bunların dışında da bazı önemli gelişmeler meydana geldi. Biz de bu ay ki yazımızda geçtiğimiz yaz döneminde yaşanan bazı önemli gelişmelere temas ederek okuyucularımıza en azından bu olaylar hakkında fikir edinmelerini sağlayacak özet bilgiler vermeye çalışacağız.
Bu yaz İslam dünyasının en hareketli bölgesi Filistin'di. Filistin'deki hareketliliğin temel sebebi ise "insan kasabı" olarak bilinen Ariel Şaron'un sergilediği insanlık dışı vahşetti. Yaz döneminde Şaron ayrıca Filistin'deki direniş gruplarının ileri gelenlerini tasfiye amacıyla bir cinayet
listesi hazırladı ve bu listeyi Bakanlar Kurulu'na onaylattı. Bu uygulama işgalci siyonist devletinin tam anlamıyla bir eşkıya düzeniyle hareket ettiğini gözler önüne seriyordu. Şaron, cinayet listesine aldığı kişileri tasfiye amacıyla çeşitli saldırılar gerçekleştirdi. Bu saldırılarda Filistin'in bağımsızlığı için mücadele eden direniş gruplarının ileri gelenlerinden birçok kişi hayatını kaybetti. Ancak HAMAS ve İslami Cihad başta olmak üzere Filistin'deki direniş grupları bu saldırıların karşılıksız kalmayacağını da duyurdular. Şaron ise, Filistin'in her tarafını asker kuşatmasına almanın ve yürüttüğü psikolojik savaşın verdiği tekebbürle hareket ederek söz konusu tehditleri ciddiye almayarak cinayetlerine devam etti. Fakat başta genelkurmay başkanı Şaul Mofaz olmak üzere İsrail'in birçok ileri geleni bu tehditlerin ciddiye alınması gerektiğini hatırlatıyorlardı. Sonuçta Ağustos'un başlarından itibaren işgal devletine ağır darbeler indiren intikam eylemleri gerçekleştirildi. Bu eylemler Şaron'u bayağı bir şaşkına çevirmişti. Bununla birlikte o bu konudaki şaşkınlığını gizlemeye çalışarak saldırılarını sürdürdü. Ancak gelişmeler gösteriyor ki Şaron'un saldırganlığı onu kurtaramayacaktır. Çünkü Filistin halkı direnişte kararlı olduğunu ortaya koymuştur. Bu kararlılık dünyanın değişik yörelerinden getirtilerek Filistin topraklarına yerleştirilen göçmen yahudi toplumunu endişeye sokmakta, bu endişe de onları tersine göçe sevk etmektedir. Bu tersine göç ise İsrail işgal devleti açısından önemli bir güç kaybı anlamına gelir. Filistin meselesiyle ilgili olarak şunu da hatırlatalım ki, Türkiye medyasına yansıtılan haberlerde ağırlıklı olarak üç konu öne çıkmaktadır: İsrail'in saldırıları, Filistinlilerin taşlı savunmaları ve
genellikle "intihar saldırıları" olarak nitelendirilen "istişhadi eylemler". Bundan dolayı zihinlerde hep: "Neden sırf taşlı direniş?" sorusu canlanıyor. Oysa Filistinlilerin direnişleri sadece taşlı mücadelelerden ibaret değildir. Özellikle İsrail işgal güçlerinin yaz döneminde gerçekleştirdiği saldırıların çoğuna silahla karşılık verilmiştir. Bunun yanı sıra işgal devletinin yedek güç olarak kullandığı yahudi yerleşimcilerin bulunduğu yerleşim merkezlerine yönelik çok sayıda havan topu saldırısı gerçekleştirildi. Bazı yerlerde tankların üzerine bomba atılması veya tankların geçtiği yerlere mayın döşenmesi suretiyle birkaç tank imha edildi. Fakat işgal devleti bütün bu direniş eylemlerinin dünya kamuoyuna yansımasını, Filistinlilerin artık silahlı direniş içine girdiklerinin bilinmesini istemiyor. Bu yüzden de siyonizmin yörüngesinde dönen yayın organları bütün bu silahlı eylemleri kamuoyuna yansıtmaktan kaçınıyorlar.
Geçtiğimiz ay hem Filistin meselesini hem de Türkiye'yi ilgilendiren ve bayağı gürültüsü olan önemli bir gelişme de İsrail başbakanı Ariel Şaron'un Türkiye'ye davet edilmesi oldu. Şaron'un ziyaretinin üç temel amacı vardı:
1) Son zamanlarda gerçekleştirdiği vahşi saldırılar sebebiyle dünya platformunda yalnızlığa itilen İsrail'e bir müttefik ve çıkış kapısı bulmak
2) Türkiye'deki ekonomik kriz gerekçe gösterilerek askıya alınan askeri anlaşmaların yeniden hayata geçirilmesi ve yeni anlaşmalar imzalanması
3) GAP bölgesine yönelik yatırımlarda ve buralardan arazi satın alınmasında İsrail'e özel imtiyaz tanınması.
Bunların her üçünün de İsrail'in menfaatiyle ilgili olduğu görülmektedir. Buna rağmen ziyaret İsrail'in talebiyle değil Türkiye başbakanının davetiyle gerçekleşti. Oysa tümüyle İsrail'in menfaatine olan bu ziyaretin, Türkiye'nin dışarıdaki imajına her bakımdan zarar vereceği hatta bazı ülkelerle ikili ilişkilerini olumsuz yönde etkileyeceği kesindi. Her bakımdan Türkiye'nin zararına İsrail'in menfaatine olan böyle bir ziyaretin Türkiye başbakanının davetiyle gerçekleşmesi gerçekten düşündürücü. Üstelik Türkiye'deki kamuoyunun bütün kesimlerinin tepkisine rağmen. Siyonistlerin "arz-ı mev'ud" ve "Büyük İsrail" emellerinin Türkiye topraklarını da tehdit etmesine rağmen İsrail'e GAP bölgesinde toprak satın alma ve yatırım konusunda birtakım imtiyazlar tanınması konusunun masaya yatırılmasını sadece bir gaflet olarak değerlendirmek konuyu izah için yeterli olur mu acaba?
Geçtiğimiz yaz döneminde oldukça hareketli gelişmelere sahne olan bir bölge de Makedonya'ydı. Biz Ribat dergisinin Temmuz 2001 sayısı için yazdığımız yazıda Makedonya gerçeğini değişik yönleriyle tahlil etmeye çalışmıştık. Dolayısıyla aynı şeyleri burada tekrar etmeye gerek duymuyoruz. Geçtiğimiz Ağustos ayında, Makedonya meselesiyle ilgili bir barış anlaşması imzalandı. Bu anlaşmanın içeriği Makedonya'ya hakim yönetimin haksızlığını ortaya koyması açısından önemliydi. Fakat eksik bir barış niteliği taşıyordu. Bununla birlikte anlaşmada imza atan taraf olmamasına rağmen UÇK (Ulusal Kurtuluş Cephesi) barış anlaşmasına olumlu baktığını bildirdi. Fakat barışın bir güvenceye alınabilmesi için silahlarını bırakmamayı tercih etti. Çünkü yakın tarihten biliyoruz, bu tür göstermelik barış anlaşmalarıyla gerilla güçlerinin silahları toplanıyor, sonra silahları ellerinden alınan gerillalara karşı her türlü zulüm uygulandığı gibi resmi uygulamada da aynen eski statüye dönülüyor. İşte bu tür tecrübeler sebebiyle Makedonya UÇK'sı silahlarını bırakmamakta haklıydı. Ama bununla birlikte silahlarını da saldırı amaçlı olarak kullanmamayı tercih ediyordu. Ne var ki Makedonya ordusu, silahlarını bırakmamalarını gerekçe göstererek UÇK gerillalarına karşı saldırılar gerçekleştirdi. Bu saldırılarda her zaman olduğu gibi silahsız sivil insanlara da çeşitli şekillerde zarar verdi. Bu durum da aslında "barış" anlaşmasının çok güçlü bir güvence altına alınmaması durumunda Makedonya'ya güvenilemeyeceğini gözler önüne seriyordu.
Geçtiğimiz dönemde meydana gelen önemli gelişmelerden biri de Endonezya cumhurbaşkanı Abdurrahman Vahid'in görevden alınması oldu. Vahid, askeriyenin önemli bir ağırlığının olduğu parlamento tarafından cumhurbaşkanlığı makamına oturtulurken kamuoyuna "muhafazakar" olarak lanse edilmişti. Ama o koltuğa oturur oturmaz bir yerlere kendini kabul ettirebilmek için halkının değerlerinden uzaklaşarak, gerek ülkede gerekse uluslararası platformda hakim güçlerin hoşuna gidecek mesajlar verme, tavırlar takınma gayretkeşliği içine girdi. Ancak yine de yaranamadı ve işi bittikten sonra kendilerine yaranmaya çalıştığı güçler tarafından, üstelik "yolsuzluk" suçlamasıyla tahtından indirildi. Cumhurbaşkanlığı görevindeyken takındığı tavırlar yüzünden de kimse kendisine arka çıkmadı ve başı öne eğik bir halde koltuğu terk etmek zorunda kaldı. Onun bu durumu, dünyada hakim güçlere yaranabilmek için kendi öz değerlerinden uzaklaşmaya kalkışanlara ibret vesilesi olmalı.
İslam dünyasında yaz döneminde yaşanan gelişmelerin hepsi bu kadar değil tabii ki. Ancak biz sayfalarımıza sığdırabileceğimiz kadarını seçmek zorundaydık. Okuyucularımızın biraz fikir edinmelerine yardımcı olmak için başlıklar halinde zikretmekle yetinmeyerek bazı açıklamalara da yer vermemiz gerekiyordu. Bu yüzden önemli gördüklerimiz arasından da bir seçme yapmaya çalıştık.