3 Eylül 2001 Pazartesi
Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:
"Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi soylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz en çok takva sahibi olanınızdır. Allah bilendir, (her şeyden) haberdar olandır." (Hucurat, 49/13)
Cenabı Allah (c.c.) Adem ve Havva'dan çoğalan insanları yeryüzünde muhtelif renk, dil ve kavimlere ayırmıştır. Bazıları siyah, bazıları beyaz tenli oldukları gibi Türk, Kürt, Arap, Farisi ve bunlara benzer muhtelif kavimlere ayrılmışlardır. İnsanların bu şekilde yaratılmaları, Cenabı Allah (c.c.)'ın varlığına, birliğine ve gücüne delalet eden ayetlerdendir. Nitekim bir ayet-i kerimesinde de şöyle buyurur: "Göklerin ve yerin yaratılışı, dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır." (Rum, 30/22)
Değişik kavimlerin ve kabilelerin varlığı ihtilafa düşüp birbirlerine üstünlük taslamaları için olmadığı gibi birinin diğerini hor görüp köleleştirmesi için de değildir.
Vasile bintu Eska'dan rivayet edildiğine göre babası (Eska) şöyle demiştir: "Ya Resulullah ırkçılık nedir?" diye sordum. Resulullah (s.a.s.): "Zulümde kavmine yardım etmendir" diye cevap buyurdu.
Said ibnu Museyyeb'den rivayet edildiğine göre Suraka ibnu Cüşem el-Müdlici şöyle demiştir: "Resulullah (s.a.s.) bize hutbede şöyle buyurdu: "En hayırlınız günaha girmediği müddetçe aşiretini müdafaa edendir."
Cübeyir ibnu Mut'im'den Resulullah (s.a. s.)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Irkçılığa davet eden bizden değildir; ırkçılık için savaşan bizden değildir ve ırkçılık üzere ölen bizden değildir."
İbnu İshak'ın bildirdiğine göre, Müslümanlara karşı şiddetli bir kin besleyen ve Müslümanları çok kıskanan, Şa's ibnu Kays adında yaşlı bir yahudi, Resulullah (s.a.s.)'ın Evs ve Hazrec kabileleri mensuplarından oluşan sahabilerinden bir grubun bir araya gelerek birbirleriyle sohbet ettiklerini gördü. Bu iki kabilenin cahiliye devrinde aralarında düşmanlık olmasına rağmen aralarının böyle düzelmesi, birbirleriyle kaynaşmaları ve İslam inancı üzere tek bir cemaat haline gelerek bütünleşmeleri yahudiyi son derece kızdırdı. Bunun üzerine yahudi (kendi kendine): "Beni Kayle (Evs ve Hazrec kabilelerinin lakabı) halkı bir araya geldiği zaman onlarla birlikte istikrarlı bir şekilde yaşamamız mümkün değildir" dedi ve kendisiyle birlikte olan bir yahudi gence: "Onların yanına git, onlarla otur ardından da Buas'ı (Evs ve Hazrec arasında daha önce vuku bulan bir savaş) ve ondan önceki savaşları dile getir. Birbirlerine sataştıkları şiirlerden bazılarını seslendir" diye emretti. O genç de, yaşlı yahudinin emrini yerine getirdi. Bu fitne üzerine oradaki topluluk birbirleriyle münakaşaya ve herkes kendi ecdadıyla iftihar etmeye başladı. Münakaşa kızışınca her bir kabileden bir adam ortaya fırlayarak birbirine karşı diz çökerek sataştılar. Sonra biri diğerine: "İstiyorsanız o savaşları ihya etmeye şimdi yeniden başlayalım" deyince, her iki taraf da hiddetle: "Kabul ettik, karşılaşma yeri Harre olsun" dediler. Bunun üzerine herkes kabilesine seslenerek: "Haydi silaha sarılın, haydi silaha sarılın" dediler. Sonra herkes oraya (savaş alanı Harre'ye) koşmaya başladı. Bu haber Resulullah (s.a.s.)'a ulaşınca, muhacir sahabilerden bir grupla onların yanına geldi ve onlara: "Ey Müslüman topluluğu Allah'tan korkun, Allah'tan korkun. Allah sizi İslam'la hidayete erdirdi. Onunla size ikramda bulundu. Onunla cahiliye örf ve adetlerini sizden kesti. Onunla sizi küfürden kurtararak kalplerinizin arasına ülfet yerleştirdi. Bütün bunlardan sonra ve ben hala aranızdayken cahiliye davalarına mı döneceksiniz?" diye buyurdu.
Bunun üzerine insanlar bu hale gelmelerinin şeytanın bir oyunu ve düşmanlarının hilesi olduğunu anladılar. Hep birlikte ağlayarak birbirlerine sarıldılar. Sonra hep birlikte Resulullah (s.a.s.)'ı dinleyerek ve itaat ederek onunla birlikte geri döndüler. Böylece Allah (c.c.), Allah düşmanı Şa's ibnu Kays'ın planını boşa çıkardı."
Amr ibnu Dinar'ın şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Cabir ibnu Abdillah (r.a.)'ın şöyle dediğini duydum: "Biz bir gazvedeydik, muhacirlerden bir adam (Cahcah ibnu Kays) ensardan bir adamın (Seman ibnu Vebre'nin) arkasına şakadan bir tekme vurdu. Bunun üzerine ensardan olan şahıs: "Ey ensar imdat!" diye bağırdı. Muhacir de: "Ey muhacirler, yardım edin!" diye bağırdı. Resulullah (s.a.s.) onların sözlerini duydu ve: "Bu cahiliye davası niye?" diye sorunca oradakiler: "Ey Allah'ın Resulü! Muhacirlerden bir adam, ensardan bir adama tekme vurdu" diye cevap verdiler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s.): "Cahiliye davasını bırakın çünkü o kokuşmuştur" diye buyurdu.
Bütün bu ayeti kerimeler ve hadisi şerifler ırkçılığın en köklü ve kesin çözümünün İslam'da olduğunu göstermektedir. İslam beşeri açıdan bütün insanları eşit tutmaktadır. Üstünlük kazanmayı ise insanın kendisine bırakmıştır. Çünkü üstünlük takvadadır ve her insan kendi özel çabalarıyla takvayı elde edebilir. Burada etkili olan insanın kendi iradesidir. İradesini aşan unsurlar değildir. Takva ise esas itibariyle iyiliktir. İyilikler insanı yüceltir. İyilik sahibi insanlar kendi çevrelerinde ve genel olarak toplumda sevilirler. Dolayısıyla üstün tutulurlar. Bu açıdan iyilik sahiplerine üstünlük kazandırılması insanın fıtratına ve tabiatına da aykırı bir durum değildir. Ayrıca İslam hiç kimseye haksızlığı uygun görmez. Hatta kötülere bile haksızlık edilmesine izin verilmez. Kötülerin kötülüklerinin de adalet dairesi içinde cezalandırılmasını ister. Adaletin sınırlarının aşılmasına, zulüm uygulamalarına başvurulmasına asla izin vermez. Bu itibarla ırkçılığın çözümünü İslam'ın ortaya koyduğu ilkelerde aramak gerekir.
Son yıllarda ırkçılık mefhumu çok fazla gündeme gelmiyordu. Bu yüzden dünya kamuoyu ırkçılığın tarihe karıştığı kanaatine kapılır oldu. Oysa ırkçılık bugün hala insanlığın en ciddi sorunlarından ve baş belalarından biridir. Bugün dünyanın pek çok beldesinde yaşanan iç çatışmaları iyi tahlil edersek, bu çatışmaların çoğuna ırkçı uygulamaların sebep olduğunu görürüz. Örneğin geçtiğimiz aylarda Makedonya'da yaşanan ve onlarca insanın hayatını kaybettiği, binlerce insanın da ciddi şekilde zarar gördüğü çatışmaların temel sebebi Makedonya yönetiminin ırkçı tutumudur. Yıllarca ırkçılığı ciddi bir sorun olarak yaşayan Amerika'da bu anlayışın hala kurutulamadığını zaman zaman yaşanan dikkat çekici gelişmelerle müşahede ediyoruz. Avrupa'da da ırkçılık toplumların temel sorunlarından biri olmaya devam etmektedir. İslam aleminde de bu anlayışın belli dozajlarda etkisini gösterdiği ve önemli birtakım toplumsal ve siyasi meselelerin yaşanmasına sebep olduğu bir gerçektir.
Dediğimiz gibi son yıllarda kamuoyunun gündeminden, daha başka meselelerin öne çıkması sebebiyle, düşen ırkçılık konusu Güney Afrika'nın Durban şehrinde düzenlenen Irkçılığa Karşı Uluslararası Konferans'la birlikte yeniden hatırlandı. Dosyaların karıştırılmasıyla ve günümüz dünyasında yaşanan gerçeklerin gün yüzüne çıkarılmasıyla ırkçılığın hala ciddi ve önemli bir problem olduğu anlaşıldı. Fakat ne yazık ki günümüz dünyasında ipleri ellerinde tutanlar bu meseleyi kökünden çözme niyetinde değiller. Bu yüzden de söz konusu konferansın bu meselenin köklü ve kalıcı bir çözüme kavuşturulması konusunda çok fazla etkili olabileceği beklentisi yok.
Durban Konferansı'nda gündeme gelen en önemli konulardan biri siyonizmin ırkçılığının yeniden tescil edilmesiydi. Aslında siyonizmin ırkçılığı bundan önce BM tarafından tescil edilmişti. İşte belgesi:
BM Genel Kurulu'nun 10 Kasım 1975 tarihinde onayladığı 3379 sayılı kararda aynen şöyle denmektedir:
"Genel Kurul,
Irk Ayrımının Bütün Biçimlerinin Ortadan Kaldırılmasına İlişkin BM Bildirisi'ni ilan eden 1904 (XVIII) sayılı ve 20 Kasım 1963 tarihli kararını anımsayarak,
3151 G (XXVIII) sayılı ve 14 Aralık 1973 tarihli kararında, Genel Kurul'un Güney Afrika ırkçılığı ile Siyonizm arasındaki kutsal olmayan ittifakı kınadığını da anımsayarak,
19 Haziran ve 2 Temmuz 1975 tarihleri arasında Mexico City'de yer alan Uluslararası Kadınlar Yılı Dünya Konferansı'nda ilan edilen ve siyonizm ve apartheidin her türlüsünün ortadan kaldırılmasını öngören Meksika bildirisini de dikkate alarak,
25 ve 30 Ağustos tarihlerinde Lima'da (Peru) yer alan Bağlantısız Ülkeler Dışişleri Bakanları Konferansı'nda kabul edilen ve siyonizmi çok ciddi biçimde dünya barışı ve güvenliği için bir tehdit sayıp bütün ülkeleri bu ırkçı ve emperyalist ideolojiye karşı çağıran Uluslararası Barış ve Güvenliği güçlendirmeye ilişkin bildiriyi de dikkate alarak,
Siyonizm'in bir çeşit ırkçılık ve ırk ayrımı olduğuna karar verir."
BM'in bu kararının belgelerinin ve gerekçelerinin ortaya konması amacıyla ayrıca birçok akademisyen ve bilim adamı tarafından raporlar hazırlandı. Bu raporlarda siyonizmin neden bir tür ırkçılık ve ırk ayrımı politikası olduğu gerek siyonizmin ideolojik yanının irdelenmesi ve gerekse bu ideolojiye dayanan uygulamaların gözler önüne serilmesi suretiyle izah edilmektedir. Bu raporlar Prof. Dr. Türkkaya Ataöv'ün tercümesiyle "Siyonizm ve Irkçılık" adını taşıyan bir kitap içinde Türkçe olarak da yayınlanmıştır. (Bkz. Siyonizm ve Irkçılık, Çev.: Türkkaya Ataöv, Birey ve Toplum Yayınları, Ankara, 1985)
Biz bu raporları tafsilatlı bir şekilde vermeye gerek görmüyoruz. Ancak siyonizmin ırkçılık yanının değişmediğini ortaya koyan pek çok örnek bulunmaktadır. Buna rağmen eski ABD başkanı George Bush'un (bugünkü başkanın babasının) özel gayretleri sonucu BM'in söz konusu kararı ilga edildi. Oysa siyonizmin ırkçılığında en ufak bir değişiklik söz konusu değildir. Kaldı ki siyonizm sadece Filistinlilere karşı değil yahudilerin belli kesimlerine karşı da ırkçıdır. Afrika'dan getirtilen siyah renkteki Falaşa yahudilerinin kanlarının diğer yahudilerin tedavisinde kullanılmayıp imha edilmesinin tercih edilmesi bunu ispat eden en önemli bir gelişme olmuştu.
Bütün bu sebeplerden dolayı Güney Afrika'da düzenlenen uluslararası konferansın, siyonizmin ırkçılığının bir kez daha tescil edilmesi için bir fırsat olarak değerlendirilmesi istendi. İsrail işgal devletinin son dönemlerdeki uygulamaları sebebiyle de bunun için uluslararası platform müsaitti. İşte bu yüzden ABD bu konunun gündeme getirilmemesi için konferans öncesinde yoğun bir çaba sarf etti. Bu çabalarının sonucunu kısmen almış ve konferans komitesi siyonizmin ırkçılığı konusunu gündeme getirmemeyi kararlaştırmıştı. Ama konferansa katılanlar her şeye rağmen bu konuyu gündeme getirerek siyonizmin ırkçı vahşetine dünya kamuoyunun dikkatlerini çektiler. Oluşan hava sebebiyle BM genel sekreteri de konuyu ele alma ve siyonizmin Filistinlilere yönelik uygulamalarının ırkçı anlayışın bir yansıması olduğunu vurgulama zorunluluğu duydu. Ama ne yazık ki ABD her şeye rağmen siyonist ideolojiyi ve onun devletleşen şekli olan İsrail işgal devletini savunmaktadır. Bu yüzden de siyonist vahşetin önüne geçilebilmesi için çok etkin bir tavır sergilenememektedir. Dünya ülkelerinin birçoğunun ABD ile göbek bağlarının olması ve kuyruklarının ABD'nin elinde olması bu konuda etkili olmaktadır.