21 Kasım 2003 Cuma, Cuma dergisi
Son zamanlarda şiddetin yeniden bir tırmanışa geçtiğini görüyoruz. Aslında biz bu konu üzerinde daha önce gerek Vakit gazetesi için, gerek Cuma dergisi için ve gerekse diğer yayın organları için yazdığımız yazılarda ayrıntılı olarak durmuştuk. Bilhassa Suudi Arabistan'ın el-Mahya sitesine yönelik saldırı münasebetiyle yazdığımız yazılarda konunun arka planıyla ilgili tahmin ve tahlillerimizi değişik açılardan ortaya koymaya çalışmıştık. Ancak bu olayların sıcaklığı geçmeden İstanbul'da iki ayrı sinagogu hedef aldığı söylenen iki tehlikeli şiddet eylemi daha gerçekleştirildi. Bu eylemlerin gerçekleştirildiği gün biz bazı kültürel etkinliklere iştirak amacıyla Almanya'ya gelmiştik. Olaylarla ilgili ilk haberleri de bizi Düsseldorf havaalanından almaya gelen arkadaşlardan öğrendim. Daha sonra bu iki olayla ilgili gelişmeleri, açıklamaları takip etmeye çalıştık. Bu iki olay sebebiyle Türkiye'de ağırlıklı gündemi bu konu oluşturduğundan biz de bu haftaki yazımızda bu konu üzerinde durmak istiyoruz. Ancak bu iki olaya takılıp kalmak istemiyoruz. Biz daha çok bu iki olayın zeminini oluşturan gelişmeler, son dönemde yeniden ivme kazanmaya başlayan şiddet ve bu şiddetin genel çerçevesiyle ilgili değerlendirmeler yapmak istiyoruz.
Terör kavramı Batı'dan geçmiş ve Müslüman halkların literatürüne yirminci yüzyılın ikinci yarısında girmiştir. Kelime olarak Türkçe'deki "tedhiş" ibaresinin karşılığıdır. Fakat bu terimin sabit bir çerçevesi olmadığından isteyen istediği gibi yorumluyor. Ama Müslümanca düşünme gereği duyanların bu tür terimlere anlam verirken kendi kavram literatürlerini bilmeleri ve başkalarının yaptığı suçlamaları kendi anlayış süzgeçlerinden geçirmeleri zorunludur.
Terör kelime ve kavram olarak Müslümanlara yabancıdır. İslam aleminin bu kavramla tanışması da, İslam coğrafyasının sömürgeci güçlerin oyunları sonucu parçalanmasından sonra olmuştur. Günümüzde de İslam alemine bakıldığında şiddet ve terörün kaynağında genellikle Müslüman halkların inanç ve değerlerine aykırı dayatmalar, zorbalıklar ve baskılar olduğu görülür.
Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan tamamen ayrılmıştır. Kim Tağut'u inkâr edip Allah'a iman ederse en sağlam kulpa yapışmış olur." (Bakara, 2/256) Bu ayeti kerimede Yüce Allah, insanların inanç ve düşüncelerini kendi iradeleriyle belirlemelerine imkân tanımış ve bir inancın herhangi bir kimseye şiddet yoluyla kabul ettirilemeyeceğini bildirmiştir.
Ne yazık ki "terör" kavramı etrafında son dönemde koparılan fırtına ve kamuoyunda oluşturulan intiba "güç kullanımı" konusunda da yanlış kanaatlerin oluşmasına yol açmıştır. Oysa güç kullanımı her zaman terör değildir. Güç ve kuvvet kullanımının meşru olduğu yerler de vardır, meşru olmadığı yerler de. İşte bu ikisinin iyi ayrıştırılabilmesi için bu konuyla ilgili hak ve bâtıl çizgisinin çok iyi tanınması gerekir. Çağdaş emperyalizm güç kullanımını kendisi için her zeminde meşru göstermeye çalışırken, kendisine karşı olması durumunda da her zeminde gayri meşru gösteriyor. Oysa hak ve bâtıl çizgisini net bir şekilde belirlersek örneğin Irak, Afganistan, Çeçenistan ve Filistin gibi işgale maruz kalan, insanların haksızlığa uğratıldığı yerlerde meşru olmayan şekilde güç kullanımına başvuranların emperyalist ve işgalci güçler olduğunu görürüz. Onlara karşı güç kullanımına başvuranlar ise haklarını aramakta, meşru savunma yapmaktadırlar.
"Terör" kavramını ve vakıasını kendi hesapları için değerlendirmek isteyenler bu konuyla ilgili bir kavram kargaşası da oluşturmuşlardır. Bu konuda hakla bâtılın birbirine karıştırılmasının en önemli sebebi işte bu kavram kargaşasıdır. Hiçbir inanç değerlerinin çerçevesi içine oturtmanızın mümkün olamayacağı şiddet olaylarının ortaya çıkardığı manzaralar ve bu manzaraların zihinlerde oluşturduğu intibalar aynı zamanda meşru mücadelelerin kötülenmesi için de kullanılıyor. Bu amaçla meşru mücadelelerin de "terör" kapsamı içine sokulması için yoğun faaliyet yürütülüyor. Böyle yapılınca da söz konusu mücadeleleri zorunlu kılan haksız saldırıların ve işgallerin meşru gösterilmesi için propaganda malzemeleri üretilmiş oluyor. Dolayısıyla gerçekler ters yüz edilerek gösteriliyor. Bu durumda olayları etraflıca tahlil etmek ve arka planları görmek isteyenlerin zihinlerinde: "Acaba doğruların ters yüz edilerek gösterilmesi için değerlendirilen bu şiddet olayları, terörü kendi saldırganlıklarının gerekçesi olarak kullanan işgalcilerin ürünleri olmasın!" şeklinde bir tereddüt, soru işareti oluşuyor. Tabii olayları soruşturma, araştırma yetkisi hadiselere böyle şüpheci bir şekilde yaklaşanların elinde olmadığından, onlar iddialarını ispat etmeye yetecek kadar delil ortaya koyamıyorlar. Araştırma - soruşturma yetkisine sahip olanlar ise bu konuda bazı delillere ulaşsalar bile global politikaların zorlaması sebebiyle bu delilleri gün yüzüne çıkarmaktan çekiniyorlar. Dolayısıyla söz konusu tereddütler ve bu çerçevede gündeme getirilen iddialar tamamen komplo teorilerinden ibaret kalıyor.
Emperyalistlerin ve işgalcilerin saldırgan tutumları elbette ki güç kullanımını, şiddeti her ortamda ve bütün şartlarda meşru kılmaz. Bu açıdan haklı bir mücadele içinde olanların mutlaka mücadeleleri için bir meşruiyet zemini aramaları gerekir. Aksi takdirde haklı ve meşru mücadelelerini, haksız ve gayri meşru hale sokarlar. Aslında son dönemde meşru mücadele verenler de büyük ölçüde buna dikkat etmektedirler. Örneğin Filistin, Çeçenistan ve son olarak Irak'ta işgale karşı mücadele verenler, bu mücadelelerini kendi cephelerinin dışına taşırmamak için özen gösteriyorlar. Ama onların bu mücadelelerinin meşruiyetine imaj yönünden zarar veren, onların kesinlikle tasvip etmedikleri ve kendileriyle herhangi bir ilgisi olmayan birtakım şiddet olaylarıyla söz konusu meşru mücadelenin aynı kefeye konulmasını sağlama amacıyla yürütülen enformasyon faaliyetleridir. Meşru mücadeleleri yürüten insanlar ne o tasvip etmedikleri şiddet eylemlerini, ne de bu şiddet eylemlerinin kendi aleyhlerine kullanılmasını sağlama amacına yönelik enformasyon çalışmalarını kontrol etme imkanına sahiptirler. Çünkü bu enformasyon çalışmalarını kontrol edenler zaten, karşılarında duran ve kendilerine haksızlık eden güçlerdir. Meşru mücadele verenlerin aleyhlerine kullanılması istenen şiddet eylemlerinin birçoğunun da bu haksız saldırganlıklarını haklı göstermek için "terör" olgusunu kullanmak isteyenlerin kontrolünde gerçekleşmediğinden emin değiliz.
Malum 11 Eylül olaylarından sonra "terör" konusu bütün dünyanın ana gündemi oldu. Fakat hadisenin asıl dikkat çekici yanı bu kavramla Müslümanların, İslam aleminin özdeşleştirilmesi çabasıdır. Bu yüzden ne zaman insanlığın kesinlikle reddedeceği bir şiddet eylemi meydana gelse hemen "İslami terör" kavramının gündeme getirilmesine, insanların zihinlerinin bu kavrama doğru yönlendirilmesine çalışılıyor. İşte bu tarz şiddetin son günlerde yeniden tırmanışa geçtiğini görüyoruz. Bunun, ABD'nin Irak'ta birbiri ardına büyük kayıp vermesiyle ve İsrail işgal devletinin Filistin direnişi karşısında verdiği kayıplar yüzünden sosyal çalkantılar yaşamasıyla paralel gitmesi de gerçekten düşündürücüdür. Bu paralellik bizim yukarıda dile getirdiğimiz hakla bâtılı birbirine karıştırma ve doğruları ters yüz ederek gösterme çabası hakkında da fikir verebilir.
11 Eylül olaylarından sonra dikkat çeken bazı önemli şiddet olayları oldu. Fas'ın Kazablanka şehrinde, Endonezya'nın Bali adasında, Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'ın Mahya sitesinde ve son olarak da İstanbul'da. Tabii bunların arasında kimisi küçük, kimisi büyük benzer bazı şiddet eylemleri de oldu. Ama saydıklarımız adeta insanların zihinlerine kalın harflerle işlenecek tarzda sarsıcı ve etkileyici eylemlerdi. Bu eylemlerde bazı önemli ortak yanlar görüyoruz. En başta gelen ortak yanları ise İslami değerler ve hükümler açısından onaylanmalarının mümkün olmamasıdır. İkinci ortak yanları da İslami oluşumlara kesinlikle yarar değil zarar getirmiş olmalarıdır. Üçüncü ortak yanları İslami oluşumlara karşı dünya kamuoyunun tahrik edilmesinde ve devlet baskısının artırılmasında kullanılmaları veya kullanılmak istenmeleridir. Dördüncü ortak yanları oldukça sistemli ve azami derecede zarar verecek, dolayısıyla büyük sarsıntı yapacak şekilde planlanmış olmalarıdır. Beşinci ortak yanları bu eylemlerin hemen ardından emperyalist güçlerin kendi hesaplarıyla ilgili dümenler çevirmek için derhal teşebbüse geçmeleridir. Bunların dışında da ortak yanlarını bulmanız mümkündür. Ancak bu beş ortak yanın bu eylemlerle ilgili olarak zihinlerde ciddi tereddütler oluşturması gerekir. Biz ayrıca kısa süre önce Riyad'ın el-Mahya sitesinde gerçekleştirilen saldırıyla ilgili olarak daha önce yazdığımız yazılarda zihinlerde soru işaretleri oluşturan birtakım önemli noktalara temas etmiştik.
Meşru olmayan şiddetin önüne geçilmesi ve masum insanların zarar görmelerinin önlenebilmesi için devletin gücünün kullanılması gayet tabiidir. Fakat son zamanlarda özellikle Amerika'nın izlediği politika ve bu politikanın diğer ülkelere de yansıtılması çabaları şiddete karşı şiddet ve bu şiddetin doğurabileceği hukuksuzluk korkusunu beraberinde getirmiştir. Amerika'da 11 Eylül olaylarından sonra özellikle Müslüman azınlıklara karşı bir Guantanamo hukukunun geliştirilmesi ve bu hukukun yasal çerçevesinin oluşturulması için gittikçe yoğunlaşan çabalar, Kazablanka olaylarından sonra Fas'ta haklıyı haksızı birbirinden ayırmayan devlet şiddeti, benzer gelişmelerin Endonezya ve Suudi Arabistan'da görülmesi bu konudaki tereddütleri haklı kılmaktadır. Oysa meşru olmayan şiddet nasıl masum insanları mağdur ediyorsa, bu şiddete karşı devletin gücünün kullanılması esnasında hukuki çerçeveye dikkat edilmemesi de benzer mağduriyetlere, haksızlıklara ve masum insanların zarar görmesine sebep olmaktadır. Evet suçlular cezalandırılsın, ama sadece suçlular.
Çağdaş emperyalizm şiddetten iki türlü istifade etmektedir. Birincisi: Şiddeti kendi saldırganlığına gerekçe olarak kullanmak suretiyle. İkincisi de şiddete karşı baskıcı politikaları tahrik etmek suretiyle. Baskıcı politikaları tahrik etmesinin amacı ise kendisinin saldırgan tutumunu reddeden akımların etkisini zayıflatmak ve bu akımların sıkı bir kontrol altına alınmalarını sağlamaktır. Birinci tarz istifadesinde medyadan, ikinci tarzda ise siyasi mekanizmalardan yararlanmaktadır. Dolayısıyla çağdaş emperyalizmin şiddeti bu şekilde iki yönlü kullanmasına aracı olanların da yaptıklarına dikkat etmeleri gerekir. Şunu da unutmayalım ki çağdaş emperyalizmin şiddetten bu şekilde istifade edebilmesi şiddet olaylarını beslemektedir. Birileri şiddet olaylarından istifade ettiği sürece şiddet olaylarının önüne geçilmesi mümkün değildir. Tehlikeli gidişatın önüne geçilebilmesi için en başta bu istifadenin önlenmesi gerekir.
Sonuç olarak şunu ifade edelim ki, son günlerde gerek Riyad'da ve gerekse İstanbul'da gerçekleştirilen saldırıların İslami mücadele anlayışıyla uyuşan hiçbir yanı yoktur. Ama ne yazık ki medyanın ve emperyalizmin maksatlı yönlendirmesi sebebiyle İslami oluşumların töhmet altına sokulması için çaba sarf edilmektedir. Bu tür çabalar karşısında uyanık olunması, hakla bâtılın, doğruyla yanlışın birbirinden gayet net ve seçkin bir şekilde ayırt edilmesi gerekmektedir.
Konuyla ilgili diğer yazılar: