Zulmün Hüküm Sürdüğü Dünya

Ekim 2003, Ribat dergisi

İnsanlık global bir zulümle karşı karşıyadır. Zulüm kelimesi karanlık anlamına gelen zalam ile aynı kökten gelmedir. Zaten bu ikisi birbirine benzediğinden aynı kökten türeme iki kelimeyle ifade edilmişlerdir. Karanlık aydınlığı örterek insanların önlerini göremediği bir ortamın oluşmasına sebep olduğu gibi zulüm de adalet ve hakkı örterek, onları hüküm alanından uzaklaştırarak insanların meşruiyet ve hak konusunda önlerini görmelerini engeller. Bu yüzden her tarafta haksızlık, gayri meşru fiiller hüküm sürer. Zulüm bazen bölgesel yani güncel tabirle lokal olur, bazen de bütün dünyayı kuşatarak global hale gelir. İşte günümüzde dünyaya hükmeden zulüm böyle global bir zulümdür. Bunun en önemli sebebi ise dünyada hegemonyayı ele geçirenlerin zulmü ve haksızlığı sistematik bir hale getirmiş olmalarıdır. Ayrıca çağımızdaki globalleşme zulmün de merkezileşmesine ve tek merkezli hegemonyanın tüm dünyayı etkisi altına almasına sebep olmuştur. İşte böyle merkezileşen sistematik ve global zulmün her tarafı etkisi altına alması sebebiyle dünyanın her yanında insanlar maruz kaldıkları durumdan şikayetçidirler. Çağımızda dünyaya hükmeden global zulüm sisteminin bizi doğrudan ilgilendiren bir yanı da var. Bu zulüm sistemi bir Siyonist - haçlı işbirliğidir. Ancak burada Hıristiyan - Yahudi işbirliği değil Siyonist - haçlı işbirliği nitelemesini tercih ettiğimi özellikle vurgulamak istiyorum. Çünkü bu işbirliği dini olmaktan ziyade siyasidir. Dini arka plan ise bu işbirliğinde istismar edilmektedir. Söz konusu Siyonist - haçlı ittifakının oluşturduğu cephenin de İslam alemine ve Müslümanlara karşı özel bir kinleri olduğu gibi Müslümanlar üzerinde muhtelif siyasi hesapları bulunmaktadır. Bu yüzden de söz konusu ittifaktan Müslümanlar özellikle zarar görmekte; saldırılarda sürekli hedef olmaktadırlar. Irak'ta ve Filistin'de yaşanan gelişmeleri de işte bu çerçevede ele almak gerekmektedir.

Bu sıralarda Siyonist - haçlı ittifakının en çok mağdur ettiği halklar Irak ve Filistin halklarıdır. Çünkü buralarda açtıkları cepheler ve gerçekleştirdikleri işgal yoluyla sürekli zulüm çarklarını döndürüyorlar. Aynı zamanda bu iki cephede birbirlerine destek oluyor, zulüm çarklarının iyi işlemesi için yardımlaşıyorlar.

Uzun süreden beridir zulmün hüküm sürdüğü Filistin toprakları geçtiğimiz ay içinde yine oldukça önemli gelişmelere sahne oldu. İşgalci Siyonistler tek taraflı olarak ateşkesi bozdukları gibi Filistin halkının direnişine öncülük eden en önemli hareket durumundaki İslami Direniş Hareketi (HAMAS)'nin lider kadrosunu ortadan kaldırmak amacıyla bir cinayetler silsilesi başlattılar. Bu amaçla gerçekleştirdikleri saldırılardan birinde HAMAS'ın siyasi kanadının en önemli liderlerinden olan İsmail Ebu Şenneb'i şehit ettiler. Yine bir başka saldırıda HAMAS'ın askeri kanadının önemli liderlerinden olan Muhammed Hanbeli'yi şehit ettiler. el-Hanbeli'yi, Nablus'ta bir eve baskın düzenleyerek gerçekleştirdikleri kuşatmada teslim olmaya zorladılar. Ancak o teslim olmayı değil direnişi tercih ederek bir askerlerini öldürüp iki askerlerini de yaralayınca sığındığı yedi katlı apartmanı üzerine yıkarak şehit ettiler. İşgalciler bu cinayet saldırılarında işi iyice ileriye götürerek 6 Eylül 2003'te HAMAS'ın manevi lideri Şeyh Ahmed Yasin ile yardımcısı İsmail Heniyye'yi hedef alan saldırı gerçekleştirdiler. Saldırıyı Amerika'nın işgalci Siyonistlere ikramı olan F-16 uçaklarını kullanarak gerçekleştirdiler ve Ahmed Yasin ile Heniyye'nin bir tebrik ziyareti için yanına gittikleri şahsın dairesini yıktılar. Ancak Yüce Allah, Şeyh Yasin ile Heniyye'yi onların saldırılarından korudu ve onlar bu saldırıdan hafif yaralı olarak kurtuldular. İşgalcilerin saldırıları bunlardan ibaret kalmadı. Bunların dışında da birçok saldırı, cinayet ve yıkım gerçekleştirdiler. El-Halil'de HAMAS sorumlusunu öldürebilmek için Nablus'ta Muhammed el-Hanbeli'ye karşı yaptıkları gibi sekiz katlı bir apartmanı üstüne yıktılar. Yine el-Halil'de HAMAS'ın daha önce şehit edilmiş olan sorumlusu Abdullah el-Kavasime'nin, aynı şekilde Gazze'de yine daha önce şehit edilmiş HAMAS mücahidi Eymen Ebu Taha'nın ailelerinin evlerini yıktılar. İsrail bu tür cinayetler, saldırılar ve yıkımlar geçekleştirmekle kalmayarak, HAMAS'ın tüm lider kadrosunu ortadan kaldıracağı yolunda sürekli tehditler de yaptı.

İsrail işgal devleti bütün bu saldırıları ve tehditleri yaparken HAMAS'ın köşeye sıkıştırıldığını ve cevabi eylemler geçekleştiremeyeceğini düşünüyordu. Ayrıca cevabi eylemlere karşı oldukça sıkı tedbirler almıştı ve HAMAS'ın artık bu tedbirleri kolay kolay aşamayacağını dolayısıyla ortaya çıkan ortamın tüm HAMAS liderlerinin tasfiye edilmesi için en uygun ortam olduğunu zannediyordu. Fakat HAMAS'ın askeri kanadı aynı gün içinde biri Kudüs'te diğeri Tel Aviv yakınındaki er-Remle kasabasında iki büyük şehadet eylemi gerçekleştirdi. Bu iki eylemde toplam 15 kişi hayatını kaybederken çoğu ağır olmak üzere 100'den fazla şahıs da yaralandı. Üstelik er-Remle'de gerçekleştirilen eylem işgalci askerlerin toplandığı bir otobüs durağında gerçekleştirildi.

Bu eylemler İsrail işgal devletini şiddetli bir şekilde sarstı. Çünkü Şaron hükümetinin tüm beklentileri boşa çıkmıştı ve HAMAS, işgalcilerin saldırılarına oldukça sert bir şekilde cevap verme imkanına sahip olduğunu göstermişti. Bu, tabii ki "İsrail toplumu" olarak nitelendirilen göçmen Yahudi toplumunda güvenlik probleminin yeniden etkili bir şekilde kendini göstermesine sebep oldu. Öyle ki işgal devletinin başbakanı Şaron sürdürdüğü Hindistan ziyaretini keserek geri dönme ihtiyacı duydu. Bu durum karşısında işgal devleti cinayetler silsilesine devam etmesinin güvenlik probleminin daha da büyüyeceğine sebep olacağını düşündü. Gerçi "misilleme" iddiasıyla yine ABD ikramı F-16'ları kullanarak HAMAS'ın siyasi kanadının ileri gelenlerinden Dr. Mahmud Zehhar'ı hedef alan bir saldırı gerçekleştirdi. Bu saldırıda Dr. Mahmud Zehhar hafif yaralı olarak kurtuldu, ancak bir oğlu ve iki koruma görevlisi hayatını kaybetti. Saldırıda Dr. Zehhar'ın evi tamamen yerle bir edildi. İşgal devleti bu saldırıdan sonra özerk yönetime yüklenmeye başladı. Bu yüklenmenin amacı ise Filistin direnişinin eylemlerini tamamen önlemesini sağlamaktı. Çünkü işgal devleti kendisinin istediği gibi cinayet ve saldırı gerçekleştirmesine fırsat verilmesini ama buna hiçbir şekilde karşılık verilmemesini istemektedir.

İşgal devletinin özerk yönetime yüklendiği günlerde özerk yönetim de kendi içinde bazı sıkıntılar yaşıyordu. Tabii bu sıkıntıların işgal devletinin baskılarıyla ve saldırılarıyla bağlantıları vardı. Bu problemler sonuçta, ABD ve İsrail'in dayatmasıyla özerk yönetimin başbakanı yapılan Mahmud Abbas'ın istifasına sebep oldu. Mahmud Abbas, bir yandan İsrail işgal devletinin kendisini sıkıştırması diğer taraftan da Arafat'ın engellemeleriyle karşılaşması sebebiyle kendini örsle çekiç arasında hissetmeye başlamıştı. Bu arada özerk yönetim parlamentosunda bulunan el-Fetih mensubu parlamenterler Abbas aleyhine bir gensoru önergesi vermişlerdi ve bu önergenin görüşmeye alınması kabul edilmişti. Ancak Abbas bu görüşmenin sonucunu beklemeden istifa ederek kenara çekilmeyi tercih etti. Bir süre önce Mahmud Abbas'ı sıkıştıran ve onun da Arafat gibi olduğunu iddia eden İsrail bu kez ona sahip çıkmaya ve Filistin tarafından tek muhatabının Abbas olduğunu söylemeye başladı. İsrail işgal devletinin arkasında duran ABD de Abbas'ın tasfiye edilmesi durumunda Arafat'ın da onunla birlikte tasfiye edileceği tehditleri savurmaya başladı. Bütün bu açıklamaların ve tehditlerin amacı Abbas'a yeniden hükümeti kurma görevinin verilmesini ve yeni hükümette ona biraz daha geniş yekiler tanınmasını sağlamaktı. Fakat söz konusu açıklamalar ve tehditler sonucu değiştirmedi ve Arafat hükümeti kurma görevini özerk yönetim parlamentosunun başkanı Ahmed Kuraya'a vermeyi tercih etti. Ahmed Kuraya' önce hükümeti kurma görevini kabul etmek için ABD ve AB'nden gerçek anlamda ateşkes sağlanması ve İsrail saldırılarının önlenmesi konusunda garanti verilmesini istedi. Ama daha sonra bu garantinin verilmemesine rağmen hükümeti kurma görevini kabul etti.

Bir yandan özerk yönetim içinde bu çalkantılar yaşanırken diğer taraftan zikrettiğimiz üzere İsrail işgal devleti HAMAS'ın cevabi eylemleriyle ciddi şekilde sarsılmıştı. İşgal devleti ileride gerçekleştireceği cinayetler karşısında benzer eylemlerle sarsılmamak için bu kez özerk yönetimi iyice köşeye sıkıştırma çabasındaydı. Çabanın bu kez sonuç vermesi için Şaron hükümeti oldukça riskli gibi görünen bir karar aldı: Özerk yönetimin lideri Yasir Arafat'ın Filistin topraklarından sürgün edilmesi. Aslında bu karar tamamen spekülasyondan ibaretti. Çünkü İsrail işgal devletinin böyle bir kararı uygulamasının kendisine oldukça ağıra oturacağını Şaron hükümetinde görevli bakanlar da çok iyi biliyorlardı. Ama ne yazık ki İslam coğrafyasındaki ihanet mekanizmalarını çalıştıranlara çevirtilen numaralar bu tür spekülasyonların etkisini göstermesine imkan vermektedir. Nitekim söz konusu mekanizmanın çarklarını çevirenler, İsrail işgal devletine Arafat'ı sürgün etmemesi karşılığında Filistin direnişinin "İsrailli sivilleri" hedef almamaları için devreye girecekleri taahhüdünde bulundular. Sadece bu taahhüt bile İsrail işgal devletinin yaptığı spekülasyonun amacına ulaşmasını sağlamıştı. Çünkü bu taahhüt birçok yönden Filistin halkının ve direnişinin aleyhine, İsrail işgal devletinin ise lehineydi. Birinci olarak bu taahhütle birlikte işgalci Siyonistlerin önünde diz çökülmüş, dolayısıyla o yine "yenilmez güç" olarak gösterilmiş oluyordu. Oysa daha önce Hizbullah'ın mücadelesiyle Güney Lübnan'dan çıkmaya zorlanan İsrail işgal devletinin balonları patladığı gibi bu sefer de HAMAS'ın eylemleriyle patlıyordu. Eğer ki ihanet mekanizmasının çarklarını işleten kukla yönetimler devreye girmiş olmasalardı işgal devletinin "sürgün" kararının spekülasyondan ibaret olduğu görülecek böylece balonu bir kez daha patlayacaktı. Kararı uygulasaydı bile bu ona çok ağıra oturacak, kendini içinden çıkması mümkün olmayacak bir bataklığa saplanmış halde bulacaktı. İhanet çarkını çevirenler söz konusu taahhütle aynı zamanda Filistinlilerin eylemlerini "sivilleri hedef aldığı" yargısıyla mahkum etmiş böylece işgalci saldırganların kendi saldırılarını temize çıkarma çabalarına katkıda bulunmuşlardır. Oysa Filistinliler işgalcilere karşılıklı olarak sivillerin hedef alınmaması konusunda birçok kez teklifte bulunmuş ama işgalciler bu teklifi kabul etmemişlerdir. İkinci olarak Siyonistler Filistin topraklarında işgalci durumdadırlar ve bu işgale ortak olanların tümü suça ortaktırlar. Üçüncü olarak da Filistinlilerin eylemlerinin amacı öldürmek, tasfiye etmek değil Siyonist işgal devletinin saldırılarını önlemektir. Bu eylemler dışında hiçbir şey işgalcilerin saldırgan tutumunun önüne geçemediğinden Filistinliler bu eylemlere başvurma zorunluluğu duymaktadırlar.

Sonuç olarak şunu ifade edelim ki günümüzde zulmün adalete, karanlığın aydınlığa baskın çıkması sebebiyle kimin haklı kimin haksız olduğu tam net anlaşılamamaktadır. Haktan ve haklıdan yana olanların bu karanlıktan etkilenmemelerini, önlerini kendi imkanlarıyla aydınlatarak hakkı iyi görmelerini, haklıyı ve haksızı iyi teşhis etmelerini tavsiye ediyoruz. Bugün haklıdan yana olmaktan korkmayın. Aydınlığın karanlığa, adaletin zulme baskın çıkacağı günler de gelecektir. Bugün zulümden, zalimden yana olanlar o zaman üzerlerindeki lekeleri temizlemekle uğraşırken siz daha bugünden haktan ve haklıdan yana tavır koymanın rahatlığı içinde olacaksınız.