Kaşıkçı Cinayeti Dengeleri Sarsacak

Kasım 2018, Ribat

2 Ekim 2018 Salı günü, Arap dünyasının tanınmış gazetecilerinden, Washington Post yazarı ve Suudi Arabistan vatandaşı Cemal Kaşıkçı, evlilikle ilgili evraklarını almak üzere gittiği Suudi Arabistan İstanbul Başkonsolosluğu'ndan bir daha çıkmadı. Suudi Arabistan yönetimi Kaşıkçı'nın gerekli işlemleri yaptırdıktan sonra çıktığını iddia etti. Hatta Suudi Arabistan'ın veliaht prensi Muhammed bin Selman, Kaşıkçı'nın yirmi dakika sonra konsolosluk binasından çıktığını ileri sürdü.

Ancak o konsolosluğa nişanlısı Hatice Cengiz'le birlikte gelmişti ve cep telefonunu da ona bırakmıştı. Nişanlısı onu dışarıda bekliyordu. Çıkmış olması halinde hem evrakları alıp almadığına dair bilgi vermek hem de ona emanet ettiği cep telefonunu almak için önce nişanlısının yanına gitmiş olması gerekiyordu. Ayrıca konsolosluğun kapısını gören sokak kameralarının kayıtlarında çıktığını ispat eden hiçbir görüntü yoktu. Bu iki husus Kaşıkçı'nın konsolosluk binası içinde kaybolduğunu ispat ediyordu.

Bu yüzden, her ne kadar Suud rejimi başlangıçta iddiasında ısrarlı davransa da kamuoyunda tartışılan husus onun dışarı çıkıp çıkmadığı değil konsolosluk binasında kendisine ne yapıldığı idi. Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosu Muhammed El-Uteybi, Reuters Haber Ajansı'nın muhabirlerine konsolosluk binasının kapılarını açarak onları içeride gezdirdi ve Kaşıkçı'nın içeride bulunmadığını ispat etmeye çalıştı.

Bu durum Kaşıkçı için iki ihtimalin söz konusu olduğunu ortaya koyuyordu: Kaçırılmış olması veya öldürülmüş olması. Emniyet teşkilatının elde ettiği bulgular öldürülmüş olması ihtimalinin daha yüksek olduğu kanaatine yöneltiyordu.

Suudi Arabistan hesabına yorum yapanlar ve sosyal medyada mesaj atanlar yine de çıkmış olduğu iddiasında ısrar ediyor ve başlarındaki ihanetçi ve yalancı yönetimin bir gün cinayeti kendisinin işlediğini itiraf etmek zorunda kalacağını göz önünde bulundurmadan resmî söylemin körü körüne savunuculuğunu yapıyorlardı. Bu arada Kaşıkçı'nın konsolosluk binası içinde kaybolduğu gerçeğinin hızlı bir şekilde gün yüzüne çıkarılmasında önemli rolü olan Hatice Cengiz'e de çok ağır ifadelerle, çirkin ve ahlâksız bir şekilde saldırıyorlardı. Kullandıkları bütün çirkin nitelemelerin ve hakaretlerin, gerçeğin gün yüzüne çıkması durumunda kendilerine döneceğini ve kendi nefisleri için söylenmiş kabul edileceğini hesaba katmadan.

Olayın diplomatik bir temsilcilikte gerçekleşmiş olması emniyet teşkilatının gerçeği çok hızlı bir şekilde ortaya çıkarmasını ve delillere hızla ulaşmasını engelliyordu. Çünkü Viyana Sözleşmesi'ne göre bu tür diplomatik temsilciliklerin aranabilmesi için ilgili ülkeden izin çıkması gerekiyordu. Veliaht prens Bin Selman, iddia ettiklerinin doğru olduğunu ispat amacıyla Türkiye'nin İstanbul'da Suudi Arabistan başkonsolosluğunu aramasına izin verebileceklerini olayın üzerinden fazla zaman geçmeden ifade etti. Ancak sonrasında Türkiye'deki diplomatik temsilciler tarafından bazı gerekçeler ileri sürülerek fiili izin işlemi geciktirildi. Aradan on beş gün geçtikten sonra ancak polisin konsolosluğa girmesine ve arama yapmasına izin verildi. Suud yetkilileri bu geçen süreyi de tabii ki delilleri karartmak amacıyla değerlendirdiler. Hatta zaman zaman, el arabalarıyla paketler dolusu temizlik maddelerinin içeriye sokulması konsolosluk binasının önünde nöbet tutan basın mensuplarının kameralarına da yansıdı.

Türkiye emniyet teşkilatından olay yeri inceleme ekibinin, olayın gerçekleşmesinden on beş gün sonra konsolosluk binasına girip dokuz saat araştırma yapmasından sonra savcılık, başkonsolosun konutunda da cinayetle ilgili delillere ulaşılması imkânının olduğunu dile getirerek buraya da girilip arama yapılmasına izin verilmesini istedi. Suud yönetimi konutun aranmasına önce izin vermedi. Ama savcılığın ısrarı üzerine izin vermek zorunda kaldı. Fakat aramanın yapılması için belirlenen saatte Suudi Arabistan'ın göndermiş olduğu ekibin konuta gelmemesi ve bu saatlerde başkonsolos Muhammed El-Uteybi'nin Suudi Arabistan'a uçması dikkat çekti.

Suud heyetinin konuta gelmemesi sebebiyle ilk belirlenen saatte arama başlatılamadı. Ancak ertesi gün Suud heyetinin de gelmesiyle birlikte arama başlatıldı ve konutun bütün bölümleri inceden inceye arandı.

Bu aramaların ardından, 20 Ekim'in ilk saatlerinde Suudi Arabistan yönetimi ilginç bir şekilde, Cemal Kaşıkçı'nın Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosluğu binasında hayatını kaybettiğini itiraf etti. Böyle bir itirafı zorunlu görmesi Suud yönetiminin, Türkiye'nin gerek aramalar ve gerekse sorgulamalar sonucunda çok önemli delillere ulaştığının farkına vardığını ve bu delillerin açıklanması durumunda kendisinin iddiasının hiçbir geçerliliğinin olmayacağını kabullendiğini gösteriyordu.

Fakat Suud yönetimi suçunu itiraf ederken de çok saçma ve tutarsız bir iddiada bulundu. Konsolosluk binasında, Cemal Kaşıkçı'nın Suud yetkililer tarafından karşılanması esnasında aralarında sözlü tartışma çıktığını ve tartışmanın büyümesinin el dövüşüne neden olduğunu bu yüzden onun hayatını kaybettiğini ileri sürüyorlardı.

Fakat bu iddia hiç kimseye inandırıcı gelmedi. Çünkü her şeyden önce Cemal Kaşıkçı aklı başında bir gazeteciydi ve Suud rejiminin istihbarat teşkilatının adamlarının ne derece insafsız olduklarını da çok iyi biliyordu. Dolayısıyla karşısında birçoğu istihbarat teşkilatıyla doğrudan irtibatlı on beş kişiyi gördüğü sırada onlarla yumruk dövüşüne girmesi ihtimali yoktu.

İkinci olarak iddia edilen olayın herhangi bir görüntüsünün olmaması da ciddi bir şüpheye neden olmaktadır. Konsolosluk görevlileri olay esnasında güvenlik kameralarının arızalı olduğunu iddia ettiler. Bu anormal bir durumdur. Eğer gerçekten kameralar arızalı idiyse ihtiyaten resmî işlemlerin de durdurulması ve Kaşıkçı'yla o esnada görüşme yapılmış olmaması gerekirdi. Durum kameraların kasıtlı olarak durdurulduğu veya çalıştığı halde kayıtlarının gizlenmesi için böyle bir iddiaya başvurulduğu kanaatini güçlendiriyordu.

Üçüncü olarak Suudi Arabistan'dan on beş kişilik bir timin sadece Cemal Kaşıkçı'yı konsolosluk binasında sorguya çekmek amacıyla gönderilmiş olması hiç inandırıcı değildir. Bunun için iki veya üç görevlinin gönderilmiş olması yeterli olurdu. Özellikle bu timin içinde Adli Tıp Merkezi müdürünün yer alması şüpheleri daha da artırmaktadır. Bu kişinin özellikle cinayetle ilgili delilleri ortadan kaldırmak amacıyla gönderilmiş olduğu olay üzerinde bağımsız düşünenlerin hepsinin ortak kanaatidir.

Bu senaryonun özellikle, İstanbul'a gönderilen timin içinde bulunan elemanların ve bazı üst düzey görevlilerin feda edilmesi suretiyle veliaht prens Muhammed bin Selman'ın kurtarılması amacıyla ortaya atıldığı tahmin ediliyor. Suud'un ilk itiraf açıklamasının hemen ardından ABD Başkanı Donald Trump'ın bu açıklamayı güvenilir bulduğunu ve veliaht prensin olayla bir ilgisinin olmadığını tahmin ettiğini söylemesi de bunu gösteren bir gelişmeydi. Çünkü Muhammed bin Selman'ın veliaht prens yapılmasını sağlayan saray darbesinin gerçekleştirilmesinde ABD'nin önemli rolü olduğu bilinmektedir. Ayrıca Bin Selman'ın Trump'ın damadı ve danışmanı Jared Kushner'le yakın dostluk içinde olduğu, onun yıldızının parlatılmasında bu ilişkinin de rolü olduğu biliniyor. Dolayısıyla ABD Başkanı Trump ve onun damadı Kushner böyle bir olaydan dolayı Bin Selman'ın harcanmasını istemiyordu.

Ancak Trump'ın ve Kushner'in verdiği destek Veliaht Prens Bin Selman'ın olaydaki payını örtmeye yetmedi. Trump'ın sözüne kendi ülkesinde bile itibar edilmedi. Gerek ABD'nin bazı ileri gelen siyasetçileri ve gerekse çok sayıda basın mensubu böyle bir cinayetin Bin Selman'ın bilgisi dışında gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığını dile getirdi. Her şeyden önce İstanbul'a gönderilen suikast timinde yer alanların birçoğunun Bin Selman'ın çok yakın çevresindeki kişiler oldukları tespit edildi. Onların da kendilerine talimat veren efendilerinin bilgisi olmadan böylesine ağır bir sorumluluk yükleyen cinayeti işlemeleri mümkün değildi.

Diğer yandan Muhammed bin Selman'ın eski basın danışmanı Suud El-Kahtani'nin cinayetten yaklaşık on üç ay önce internette yayınlanan bazı mesajları bu konudaki şüpheleri artırıyordu. Kahtani bir mesajında Suudi Arabistan'ın suikast dosyasını yeniden açacağını çok açık bir dille ifade ederken bir mesajında da Kabe'nin örtüsüne sığınmış halde ele geçirilseler bile öldürülmeleri gerektiğini söylediği, kendine göre bir "hainler listesi" yayınlamıştı ve onların içinde Cemal Kaşıkçı da vardı. Aynı Kahtani o hainler listesini yayınlamasıyla ilgili bir mesajında da aynen şöyle demişti: "Benim herhangi bir yöneltme olmadan kafama göre hareket ettiğimi mi sanıyorsun? Ben bir memurum ve efendim kralın ve efendim veliaht hazretlerinin emirlerinin güvenilir bir uygulayıcısıyım."

Suudi Arabistan'ın ilk itirafından sonra ülkenin yargı organı, on beşi İstanbul'a gönderilen suikast timinin elemanlarından oluşan on sekiz kişiyi gözaltına aldı ve dosyaya el atan Kral Selman da aralarında sözünü ettiğimiz Suud El-Kahtani'nin de bulunduğu bazı üst düzey yetkilileri görevden aldı. Fakat kral, genel başkan yardımcısını görevden aldığı istihbarat teşkilatını yeniden yapılandırma işiyle de veliaht prens oğlu Muhammed bin Selman'ı görevlendirdi. Bu karar onun da oğlunun veliaht olarak kalmasını önemsediğini gösteriyordu. Ancak olayların bütün açıklığıyla gün yüzüne çıkmasından sonra cinayetin baş sorumlusunun Muhammed bin Selman olduğu da kesinlik kazanacaktır ve Başkan Trump da Kral Selman da onu makamında tutmakta zorluk çekecektir.

Cemal Kaşıkçı cinayeti bütün dünyada büyük yankı buldu. Çünkü olay alelade bir cinayet değildir. Birçok yönden stratejik boyutu var ve sarsıcı etkilere sahiptir. Dolayısıyla bu olayın gerek Suudi Arabistan'da ve gerekse Ortadoğu olarak nitelendirilen bölgede dengeleri ciddi şekilde sarsacağı, önemli çalkantılara neden olacağı anlaşılıyor.

Zulüm rejimlerinin gerçek yüzlerinin bir kez daha görülmesi ve küresel emperyalizmle sıkı bir işbirliği içine girerek İslâmî oluşumların kuyusunu kazan Suudi Arabistan rejiminin gerçekte bir ihanet yönetimi olduğunun iyice açığa çıkması için bu olayın üzerine gitmek gerekmektedir.