Lübnan Yeni Bir Krizin Eşiğinde mi?

Aralık 2017, Ribat

Lübnan'ın Hassas Yapısı

Lübnan küçük bir devlet olmakla birlikte stratejik konumdadır. Bu konumunun yanı sıra aynı zamanda hassas bir yapıya sahiptir. Bu hassas yapısı çok farklı dinî ve etnik unsurları bünyesinde barındırmasından kaynaklanmaktadır. Bu hassas yapısından dolayı özellikle Lübnan'ın iyiliğini istemeyen fitne unsurlarının tahrikleri ve taktikleri neticesinde önemli ve uzun süren çatışmalara ve krizlere sahne olmuştur.

Lübnan'ın hassas yapısından dolayı ülkenin parlamentosu ve üst düzey yönetim makamları, örneğin, cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve meclis başkanlığı farklı dinî ve etnik unsurlara tahsis edilmiştir. 120 üyeli parlamentoda altmış üyelik Müslümanlara 60 üyelik hıristiyanlara tahsis edilmiştir. Müslümanlara verilen sandalyelerde 30 üyelik Sünnilere, 30 üyelik Şiilere ayrılmıştır. Şiilere verilen sandalyeler de Caferiler ile Dürziler arasında paylaştırılmıştır. Diğer taraftan Hıristiyanlara verilen altmış sandalye de Maruniler, Ermeniler, Arap Ortodokslar gibi farklı dinî ve etnik unsurlar arasında paylaştırılmıştır.

Cumhurbaşkanlığı makamı Maruni hıristiyan Araplara, başbakanlık Sünnilere, Meclis Başkanlığı da Caferi Şiilere tahsis edilmiştir.

Uzun Süren Cumhurbaşkanlığı Krizi

Lübnan'da Mişel Süleyman'dan sonra cumhurbaşkanlığı görevini devralacak kişinin belirlenmesi konusunda uzun süren bir siyasi sorun yaşandı. Siyaset sahnesinde cirit atanlar 8 Mart Grubu ve 14 Mart Grubu diye iki cepheye ayrıldı. Her ikisi de cumhurbaşkanının kendilerinden olmasını istiyordu. Hizb'in de içinde bulunduğu Suriye yanlısı siyasi akımların oluşturduğu 8 Mart Grubu, Mişel Avn'ı seçtirmek istedi. Fakat bunu sağlayabilmek için diğer tarafla anlaşmaları gerekiyordu. Çünkü parlamentoda cumhurbaşkanını seçmeye yetecek kadar sandalyeleri yoktu. Ama diğer tarafın da cumhurbaşkanını seçmesini engelleyebiliyorlardı. Çünkü oturumları boykot ediyorlardı. Cumhurbaşkanı seçme oylaması için gerekli olan katılımın yani asgari sayının oluşmamasını sağlıyorlardı. O yüzden seçim yapılamıyordu. Cumhurbaşkanı seçimi konusundaki kilitlenme siyasi konularda da kilitlenmeye neden oldu. O yüzden birçok hizmet aksatılıyordu. Çöplerin toplanmaması sebebiyle Beyrut caddeleri aylarca çöp yığınlarıyla doldu. Halk protesto eylemleri düzenledi ama sorun çözülmedi.

Bir Yılını Dolduramayan Çözüm Hükümeti

Sonunda 8 Mart Grubu istediğini aldı ve diğer taraf Başbakanlığa da Sa'd El-Hariri'nin atanması ve ona hükümeti kurma görevinin verilmesi şartıyla Mişel Avn üzerinde ittifak sağlanmasını kabul etti. Böylece iki buçuk yıla yakın süre vekaletle yürütülen cumhurbaşkanlığı görevini üstlenecek kişi belirlenmiş oldu.

Cumhurbaşkanlığı sorununun çözülmesi hükümet konusunda da bir ittifak sağlanması anlamına geliyordu. Ülkenin eski başbakanlarından olan ve 2005'te bir suikast sonucu hayatını kaybeden Refik El-Hariri'nin oğlu ve aynı zamanda onun kurduğu Müstakbel Partisi'nin genel başkanı Sa'd El-Hariri'ye hükümeti kurma görevi verilmişti. Cumhurbaşkanlığı konusunda ittifak sağlayan diğer partiler ve gruplar da mecliste Sa'd El-Hariri'nin hükümetine destek vereceklerdi.

Yapılan görevlendirme sonucunda hükümet kuruldu ve Sa'd El-Hariri 18 Aralık 2016 tarihinde başbakanlık koltuğuna oturdu. Fakat normalde bir çözüm hükümeti sayılan bu hükümet daha bir yılını tamamlamadan Başbakan Hariri görevinden istifa etti.

Hariri'nin İstifası Suikast Korkusundan mı Suudi Arabistan'ın Zorlamasıyla mı?

Lübnan Başbakanı Sa'd El-Hariri istifa kararını kendi ülkesinde değil Suudi Arabistan ziyareti esnasında açıkladı. İstifasına gerekçe olarak Lübnan'da hayatının tehlikede olduğu, babasına düzenlendiği gibi kendisine de suikast düzenlenmesi ihtimalinin bulunduğu iddiasını gösterdi.

Böyle bir gelişme çeşitli tereddütleri ve soru işaretlerini de beraberinde getirdi. Çünkü Hariri'nin Suudi Arabistan'da baba mirası olarak devraldığı önemli yatırımlarının bulunduğu dolayısıyla bu ülkeyle sıkı ilişkilerinin olduğu biliniyor. İstifasının da gerçekten Lübnan'da hayatının tehlikede olması sebebiyle mi yoksa Suudi Arabistan'da iktidarı teslim alan veliaht prens Muhammed bin Selman'ın baskıları sebebiyle mi olduğu konusunda tereddütler oluştu. Lübnan'ın ileri gelenleri ve siyasi liderleri istifa kararının Hariri'nin hayatının tehlikede olmasından değil Suudi Arabistan'ın baskılarından kaynaklandığını iddia ettiler. Lübnanlı liderler aynı zamanda istifanın Anayasa kurallarına göre verilmiş olmadığını dolayısıyla kabul edilmediğini ve Hariri'nin Lübnan başbakanı sıfatının devam ettiğini dile getirdiler.

Suudi Arabistan'ın aynı dönemde kendi içinde de birtakım çalkantılar yaşaması bu konudaki tereddütleri artırıyordu. (Suudi Arabistan'ın son dönemde yaşadığı çalkantılar konusunu Vuslat dergisinin Kasım sayısı için yazdığımız yazıda ayrıntılı olarak ele almaya çalıştık. Bu yazımızı söz konusu derginin yayınlanmasından sonra kişisel web sitemizden yani www.vahdet.info.tr adresinden okumanız mümkündür.)

Hariri'nin Fransa Ziyareti ve Çözüm Arayışları

Hariri'nin istifa kararını açıklamasından sonra bir süre daha Suudi Arabistan'da kalmaya devam etmesi üzerine Lübnanlı liderler onun Suudi Arabistan'da zorla tutulduğunu iddia ettiler. Lübnan cumhurbaşkanı Mişel Avn, bunun ülkelerine bir saldırı anlamına geldiğini dile getirdi. O günlerde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron Suudi Arabistan'a bir ziyaret gerçekleştirdi ve bu sırada Lübnan'ın istifa eden başbakanı Sa'd El-Hariri'yle görüşme yaparak onu ülkesine davet etti. Macron bu ziyaret vesilesiyle aynı zamanda Lübnan'da ortaya çıkan yeni krize çözüm bulmak için aracılık etmeyi de umuyordu. Çünkü Fransa'nın da Lübnan üzerinde çeşitli çıkar hesapları bulunmaktadır ve Lübnan'daki gidişat onu da yakından ilgilendirmektedir. Bu arada Lübnan'la ilgili siyaset ve stratejide ABD - Suudi Arabistan ekseniyle Fransa ve genelde Avrupa ekseninin hesaplarının tam örtüşmediğini belirtmekte yarar var. ABD - Suudi Arabistan ekseni Lübnan'da yeni bir siyasi krizin tohumlarını ekmenin çabası içindedir. Fransa'nın da içinde bulunduğu Avrupa ekseni ise Lübnan'da yeni bir siyasi kriz çıkarılmamasından, sağlanan ittifakın sürdürülmesinden, istikrardan yanadır. Bu da tabii Lübnan'ı çok sevmelerinden değil kendi çıkar hesaplarından dolayıdır. ABD ve Suudi Arabistan ekseninin kriz tohumu ekmesi ise siyonist işgal rejiminin hesaplarıyla ilgilidir. Çünkü Lübnan'ın kriz ve sıkıntı içinde olması işgalci siyonist rejimi rahatlatmaktadır.

Hariri, Macron'un Suudi Arabistan ziyareti esnasında sunduğu daveti kabul etti. Böyle bir ziyaret gerçekleştirmek suretiyle aynı zamanda Suudi Arabistan'da zorla tutulmadığını ortaya koymak istiyordu. Ardından aile efradıyla birlikte Fransa ziyaretini gerçekleştirdi. Lübnan Başbakanlığından istifa etmiş olmasına rağmen yine de Fransa'da başbakan vasfıyla ağırlanması dikkat çekti. Ancak ziyaretine başlamadan önce yaptığı açıklamada Fransa'dan sonra Lübnan'a döneceğini ve orada istifa için gereken resmî işlemleri yapacağını söyledi. Bu da Macron'la yapacağı görüşmelerden, istifa sebebiyle ortaya çıkan meselenin çözümü konusunda bir şey beklenilmemesi gerektiği mesajı verme amacı taşıyordu.

Lübnan'da Küresel ve Bölgesel Güçlerin Otorite Savaşı

Lübnan stratejik bir konumdadır. O yüzden bu ülke üzerinde bölgesel ve küresel güçlerin bir otorite savaşı var. Hafız Esed döneminde Suriye bu ülkeyi bir arka bahçesi olarak görüyordu. Beşşar Esed döneminde Suriye'nin etki gücü nispeten azaldı. Refik El-Hariri'nin başbakanlığa geçmesinden sonra Suriye'nin etkisinden çok Suudi Arabistan - ABD ekseninin etkisi arttı. Onun 2005'te öldürülmesinden Suriye'nin sorumlu tutulması Suriye etkisinin iyice zayıflamasına neden oldu. Suriye'de 2011'de başlayan halk ayaklanması bu ülkenin kendi iç meselesiyle ilgilenmek zorunda kalmasına neden olduğu için Lübnan üzerinde bir etki gücü kalmadı. Fakat diğer taraftan Suriye'deki Baas rejimini bütün gücüyle destekleyen İran'ın Hizb vasıtasıyla etkinliği arttı. İran'ın etkisi dolaylı bir şekilde Suriye'nin de etkisi anlamına geliyordu. O yüzden Suriye iç savaşında başta Hizb olmak üzere Suriye'deki birçok siyasi örgüt ve parti Esed rejimine destek verdi. İran, Lübnan'ı, Irak ve Suriye üzerinden oluşturmaya çalıştığı Şii koridorunun Akdeniz'e açılan kapısı olarak görüyor ve bu ülkedeki etkinliğini önemsiyor. O yüzden Hizb'e ve onun bütün faaliyetlerine neredeyse bir ülkeye yapılan yardımlar gibi büyük miktarlarda yardımlarda bulundu.

İran'ın Lübnan'daki siyasi etkisini artırması Suudi Arabistan'ı rahatsız etti ve o da Sa'd El-Hariri'nin Müstakbel Partisi'ne destek vererek sahnede yer almaya çalıştı. Bir yandan da Hizb'i sıkıştırmak için ABD ile ilişkilerinden yararlanarak siyonist işgal rejiminin ona tehditlerde bulunmasını sağlamaya çalıştı. Son dönemde de işgal rejiminin Hizb'den kaynaklanan tehlikeyi ortadan kaldırmak amacıyla Lübnan'a askerî operasyon düzenleyeceği söylentileri yayıldı. Bu söylentilerin yayılmasında Suudi Arabistan lehine çalışan medyanın önemli rolü bulunmaktadır. Fakat bu sadece bir söylentiden ibarettir ve mevcut şartlarda işgal rejiminin Lübnan'a herhangi bir askerî operasyon düzenlemesi ihtimali bulunmamaktadır. Çünkü hem böyle bir operasyonun gerekçesi mevcut değildir, hem de işgal rejimine maliyeti ağır olacaktır. Fakat Suud güdümlü medya Hizb'in tehditle karşı karşıya olduğu kanaatinin oluşmasını sağlamak amacıyla böyle bir söylenti yaymıştır. Ama bir yandan da Hizb'e karşı Suriye'de Baas rejiminin yanında savaşmasından dolayı oluşan tepkinin zayıflamasına da neden olmaktadır.

Batı da Lübnan'la özel olarak ilgileniyor. ABD özellikle siyonist işgal rejimine komşu olmasından dolayı Lübnan'la yakından ilgileniyor ve bu ülkedeki siyasi gelişmelere müdahalede bulunmaya çalışıyor. Fransa 1918-1944 arasında Lübnan'ı işgal altında tuttu. Bu süre içinde Lübnan'da Fransız kültürünü hâkim kılmaya çalıştı ve bunda azımsanamayacak bir başarı elde etti. Şimdi de Fransız etkisinin devam etmesini istiyor. O yüzden bu ülkede bir lobisi var ve bu lobiye önem veriyor. Avrupa ülkeleri de Arap dünyasında en fazla hıristiyan oranının bulunduğu ülke olmasından dolayı Lübnan'ı önemsiyorlar. Fakat işgal rejiminin saldırgan tutumu karşısında herhangi bir belirgin tavırlarının olmadığını belirtelim. Bunda da belki ABD baskısının rolü olmuştur.

Yeni Bir Hükümet Krizi Tehlikesi

Lübnan'daki siyasi liderlerin ve yöneticilerin Hariri'nin istifasından rahatsız olmaları, onun istifasının Anayasaya göre gerçekleşmediğini, onu yine ülkenin başbakanı olarak görmeye devam ettiklerini söylemelerinin sebebi istifa yüzünden ülkede ortaya çıkması kuvvetle muhtemel hükümet krizinden korkmalarıydı. Çünkü Hariri'nin istifasının kesinlik kazanması durumunda Lübnan'daki siyasi partilerin Müstakbel Partisi'ni dışarıda tutan bir hükümet oluşturma konusunda ittifak sağlamaları çok zor olacaktır. O durumda Mişel Süleyman'ın görev süresinin dolmasından sonra ortaya çıkan ve iki buçuk yıl süren cumhurbaşkanlığı krizi gibi bir hükümet krizinin ortaya çıkması muhtemeldir.

Körfez Krizi Lübnan'a mı Taşınıyor?

Hariri'nin istifasıyla birlikte gelişmeler hakkında açıklama yapan Katar Dışişleri Bakanı Muhammed Abdurrahman Âl-i Sani kendilerine karşı izlenen politikanın Lübnan'a karşı da izlendiğine dikkat çekti. Sonrasında meydana gelen gelişmeler de Suudi Arabistan'ın bölgedeki etkisini artırma savaşında Lübnan'ı bir hedef olarak seçtiğini gösteriyordu. Fakat bu tutumun Lübnan'a yansıması bir siyasi kriz ortaya çıkması şeklinde olabilir.

Arap Birliği'nin Kahire Toplantısı ve Lübnan'a Yansıması

19 Kasım 2017 tarihinde Arap Birliği Dışişleri bakanları Mısır'ın başkenti Kahire'de olağanüstü toplantı düzenledi. Toplantının konusu İran'ın bölgeye yönelik müdahalelerini durdurmak için Arap dünyasının ortak bir tutum geliştirmesiydi. Toplantıda Lübnan ve Hizb üzerinde de özellikle duruldu ve bu örgütün terör listesine alınması kararlaştırıldı. Böyle bir karar alınmasının gerçek sebebi ise bu örgütün Suriye'de Baas rejiminin yanında savaşması değil İran'ın bölgeyle ilgili politikalarının uygulamaya geçirilmesinin aracı olmasıydı. Toplantıdan sonra İran'a karşı da sert bir dil kullanan açıklama yapıldı.

İran ve Hizb, Arap Birliği'nin Kahire'deki toplantıda sergilediği tutuma tepki gösterdi. Hizb'in lideri Hasan Nasrullah örgütüne yöneltilen suçlamaları reddetti.

Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn da Arap ülkelerinin arasındaki sorunların ve bölgesel sorunların bedelinin Lübnan'a ödetilmemesi gerektiğini söyledi. Bu açıklaması izlenen tutumun Lübnan'a yansımasının olumsuz olacağı konusundaki endişesinden kaynaklanıyordu.