Haziran 2015, Ribat
Mısır, Firavun zulümleriyle meşhur bir ülkedir. Firavun da zulmün, devlet vasıtasıyla yürütülen baskının ve tekebbürün sembolü olmuştur. O yüzden zulüm ve baskıda ileri giden yöneticiler çoğu zaman Firavun olarak nitelendirilir. Yıllardan beri Özbekistan halkına insanlık dışı baskı ve zulüm uygulamalarında bulunan Kerimov'un "Özbekistan'ın Firavun'u" olarak nitelendirilmesi gibi.
Zalimler zulüm uygulamalarına gerekçe oluşturabilmek için yasalardan ve yargıdan yararlanırlar. Yasaları kendileri çıkardıklarından gerek gördüklerinde insanları doğuştan sahip oldukları özelliklerden dolayı bile suçlu ilan etmeleri mümkündür. Hz. Musa döneminde Mısır'a hükmeden Firavun'a İsrailoğullarından çıkacak bir erkeğin saltanatına son vereceğine dair bilgi verilmesi sebebiyle onların tüm erkek çocuklarının öldürülmesini isteyen yasal düzenleme yapması böyleydi. Dolayısıyla bu yasaya göre İsrailoğullarından bir annenin doğurduğu bebeğin erkek olması idamını gerektirecek suç sayılıyor, henüz suçun ve cezanın ne olduğunu bilmeyen bir bebek idama mahkûm ediliyor ve hakkındaki hüküm de hemen infaz ediliyordu.
Firavun'un böyle bir cezalandırma yapmasının amacı hukuku icra değil saltanatını koruma amaçlı savaştı. Üstelik savaş hukukuna da riayet edilmiyor, vahşi canavarların bile başvurmadığı yönteme başvuruluyordu.
Bugün Mısır'daki çağdaş Firavun rejiminin göstermelik yargı kurumlarına verdirdiği idam cezaları da gerçekte yargının icrası değil gayri meşru hâkimiyet savaşına yargı kılıfı geçirilmesidir.
Mısır'a hükmeden cunta hukuk temelinden yoksun dolayısıyla tamamen gayri meşrudur. Hukuk temeline dayanan ve hukuku icra eden yargının en başta cuntanın gayri meşruluğuna hükmetmesi gerekir. Çünkü halkın özgür iradesiyle başa geçmiş bir yönetimin silah gücüyle düşürülmesi ve silahlı çetenin zorbalıkla iktidarı alması tüm hukuk sistemlerine de hukuk temelli yönetim düzenlerine de aykırıdır.
Fakat Mısır'da halk yöneticileri belirleme konusunda kendine verilen ilk fırsatı kendi haklarına saygı göstereceğini umduğu bir kadrodan yana kullandığı için buna itiraz eden güçler de ona ve seçtiklerine karşı çok yönlü savaş başlattı. Bu savaşta "yargı kurumu" sıfatı verilen kurumlar ve oralarda çalışanlar da var. Yani halka, onun özgür iradesine ve seçtiklerine karşı çok yönlü ve çok farklı cephelerde savaş yürütülüyor.
Mısır'daki cuntanın yargı yoluyla yürüttüğü savaşta, hukuk kurallarını ayaklar altına alarak, adaletle dalga geçerek tamamen saçma sapan iddialardan hareketle ve üstelik gülünç irtibatlar kurarak insanları kalabalık gruplar halinde toptan idam cezalarına çarptırma cesareti gösterebilmesinin sebebi yürütülen savaşın sadece bu ülkedeki cuntanın değil küresel emperyalizmin ve emrindeki tüm bölgesel güçlerin ortak savaşı olmasıdır.
Böyle bir ortak savaş sürdürülüyor olması zulüm rejimlerine başkaldıran halkların özgürlük ve hak talepleriyle ilgili komplo teorilerinin geçersizliğini ve tutarsızlığını da bir kez daha gözler önüne sermiştir. Özellikle Suriye'deki katil Baas rejiminin ve onun arkasında duran İran'ın sözcülüğünü yapan medya organları halkların özgürlük mücadelelerini karalamak ve kirletmek amacıyla yürüttükleri antipropaganda kampanyalarında vakıadan ve gerçeklerden uzak çeşitli komplo teorilerini piyasaya sürmüşlerdi. Bu teorilerin ortak yanları zulüm rejimlerine başkaldıran halkların ayaklanmalarını uluslararası güçlerin planladığını iddia etmeleriydi. Bu iddialarla halkların hak ve özgürlük mücadelelerini karalamaya çalışanların bugün sadece Suriye ve Irak'ta değil Yemen, Mısır ve Libya'da da küresel güçlerle ve ihanetçi çetelerle işbirliği yaptıklarının iyice açığa çıkmasıyla kirli ittifakın gerçekte kimler arasında tahakkuk ettiği görüldü.
Uluslararası güçleri temsil eden bazı sözde insan hakları kuruluşlarının göstermelik tepki açıklamaları yapmalarının sonuç üzerinde hiçbir etkisinin olmaması da yürütülen savaşın küresel emperyalizmin ortak savaşı olmasından kaynaklanıyor. Çünkü bu açıklamalar ve tepkiler zulmün sonlandırılmasını sağlama amaçlı değil o zulüm rejimiyle arka planda yapılan işbirliğini, ona cesaret veren tavırları kamufle etme amaçlıdır.
Gerçekleştirilen kirli işbirliği, yürütülen ortak savaş ve siyasi tavırlara yansıyan iki yüzlülük küresel emperyalizmin zulümde Ortaçağdaki giyotinli Batı ile görünüşte insan hakları ve hukuk havarisi kesilen çağdaş Batı arasında gerçekte bir fark olmadığını ortaya koyuyor. Normalde kendi içinde bazı pürüzleri gidermiş ve tarihindeki korkunç manzaralardan dolayı idamı kaldırmış olsa da aynı manzaraların ve vahşetin Müslüman toplumlara karşı icra edilmesinden hiç rahatsız olmadığı bilakis gayet memnun kaldığı görülüyor.
Savaş halkın zulme başkaldırısını bastırma ve zulüm rejiminin yeniden kazıklarını çakmasını sağlama amaçlı olduğu için sadece yargı alanında değil çok farklı cephelerde yürütülüyor. Bu cephelerden biri ve belki en önemlisi de medyadır. Medya savaşı da yalan ve iftiralarla sürdürülüyor. Yalan ve iftiraların inandırıcı olmasına ise hiç önem verilmiyor. Bazen son derece saçma ve akıl dışı iftiralarla, halkın özgürlük mücadelesine öncülük edenlerin yıpratılmasına çalışılıyor. Yargı cephesinde sürdürülen savaşta da hukuki geçerliliği olan deliller değil medyanın sunduğu malzemeler kullanılıyor. Yani yargı cephesine mermi, bomba ve teçhizatı sunan medya cephesidir. Onun sunduğu araçlar tamamen yalan ve iftiralardan, hukuki geçerliliği olmayan saçmalardan oluştuğu için askerî cephede kullanılan kimyasal bombalara, varil bombalarına ve kullanımı uluslararası anlaşmalarla yasaklanmış daha başka malzemelere tekabül etmektedir.
Bir yandan yargı cephesi böyle hukuki geçerliliği olmayan yalan ve iftiralardan yararlanarak siyasi amaçlı seri idam kararları çıkarırken bir yandan da mahkeme kararı beklenmeden yargısız infazlar gerçekleştiriliyor.
Yargısız infazlar bazen tutuklananların cezaevlerine nakledilmesi esnasında, serkeşlik yaptıkları, kaçmaya teşebbüs ettikleri iddiasıyla üzerlerine kurşun sıkılarak, bazen cezaevinde ölümlere sebep olabilecek derecede korkunç işkencelerle, bazen de tedavisinin yahut ilaç almasının engellenmesi suretiyle maruz kaldığı bir hastalığının ilerlemesine neden olunması suretiyle gerçekleştiriliyor.
Cunta açısından yargısız infaz çoğu zaman mahkemeden çıkarılan idam kararlarının infaza taşınmasından daha kolay olabiliyor. Çünkü cezaevine nakil esnasında gerçekleştirilen infazlara isyan ve çatışma, cezaevinde işkence yahut tedavinin engellenmesi suretiyle gerçekleştirilen infazlara da hastalık kılıfı uydurulması zor olmuyor. Mahkeme kararları tamamen hukuk dışı ve asılsız iddialara dayandırıldığından infazına uluslararası platformda bazıları göstermelik de olsa az çok tepki oluyor.
Cunta yönetimi yargısız infazda tam anlamıyla vahşet yöntemlerine başvuruyor. İş başına geçmesinden itibaren birçok yargısız infazı korkunç uygulamalarla gerçekleştirdi. Bunların en korkunçlarından biri de geçtiğimiz ay Müslüman Kardeşler'in ileri gelenlerinden Ferid İsmail'e karşı gerçekleştirildi.
Zekazik Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunu Ferid İsmail öğrencilik yıllarında da meslek hayatında da Müslüman Kardeşler'in teşkilatlanma çalışmalarında büyük hizmetlerde bulunmuş biriydi. Bu cemaatin siyasi kanadı olan Adalet ve Hürriyet Partisi'nin Merkez Yürütme Kurulu üyeliğine seçilmişti. Diktaya karşı halk ayaklanmasının zaferinden sonra gerçekleştirilen ve Mısır'ın ilk serbest seçimi sayılan genel seçimlerde de milletvekilli seçilmişti. Ancak cuntanın kanlı darbesinden iki ay sonra Eylül 2013'te gözaltına alındı.
Ferid İsmail'in karaciğer rahatsızlığı olduğu için tedavi görmesi ve ilaç alması gerekiyordu. Ancak zalim cunta onun ilaçlarını kestiği gibi psikolojik işkence uyguladı ve tek kişilik hücreye kapatarak hastalığının ilerlemesine neden oldu. Hastalığı çok ilerleyince 7 Mayıs 2015'te bilinç kaybına maruz kaldı. Fakat zulüm rejimi yetkilileri öleceğinden emin olmak amacıyla bilinç kaybına uğramasından sonra da bir süre hastaneye kaldırmadı, üç gün daha cezaevi revirinde gözetim altında tuttular. Hayata dönmesinin mümkün olmayacağından emin olduktan sonra da hastaneye kaldırdılar ve iki gün sonra vefat etti.
Katiller, kendilerinin insanlık dışı uygulamalarının üstünü örtebilmek için onun karaciğer hastalığından dolayı ve hapishanede değil hastanede öldüğünü dile getirerek kendilerini savundular.
Aslında bu korkunç vahşi yöntem Mısır Firavunları nezdinde yeni değildir. Eski ve çağdaş Firavunların uygulamalarından birçok örnek sıralamak mümkündür. Fakat bir tanesini özellikle zikretmek istiyorum.
Müslüman Kardeşler'in kurucusu İmam Hasan el-Benna, 12 Şubat 1949'da akşam saatlerinde evine dönerken cadde ortasında saldırıya uğradı. O bu saldırıda yaralanmasına rağmen arabanın kapısını hızla açarak saldırıyı gerçekleştirip kaçmakta olanların arabalarının plakasını almayı ve kaydetmeyi başarmıştı.
Hastaneye kaldırıldığında elbiselerini kendisi çıkarıp ameliyat masasına uzanabilmişti. O sırada zamanın Firavun'u ve küresel emperyalizmin jandarması Kral Faruk'un Kahire'deki emniyet amiri ve aynı zamanda ünlü cellatlarından Muhammed Vasfi hastaneye gelip ameliyat işini takip eden Dr. Muhammed el-Leysi'ye el-Benna'nın durumunu sordu. Dr. Leysi, durumunun tehlikeli olmadığını ve yaralarının hafif olduğunu söyledi. Bunun üzerine Emniyet Amiri Vasfi doktorlardan derhal ameliyat odasını boşaltmalarını istedi. Olayı anlatan Dr. Leysi kendisinin bundan sonrasına şahit olmadığını söyledi. Çünkü sonrası katil canavar Vasfi'ye aitti ve İmam el-Benna ameliyat odasından sağ çıkmamıştı.
Siyasi muhaliflerini tasfiye için vahşette sınır tanımayan günümüz Firavunu Sisi de bir yandan yargısız infazlarını sürdürürken diğer yandan toplu idam kararları çıkarmaya devam ediyor. Geçtiğimiz ay açıklanan bir mahkeme kararıyla da başta halkın oylarıyla seçilen Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, Müslüman Kardeşler'in lideri Muhammed Bedi'i ve Dünya Müslüman Âlimler Birliği Başkanı Prof. Dr. Yusuf el-Karadavi olmak üzere İslâmi hareketin ileri gelenlerinden 123 kişi idama mahkûm edildi.
Zulüm rejiminin bu savaşının gerçekte bir intikam savaşı olduğunu ortaya koyan önemli bir ayrıntı ise idama mahkûm edilenler arasında kararın açıklanmasından önce hayatlarını kaybetmiş olanların da yer almasıydı. Onlardan biri de kararın açıklanmasından birkaç gün önce hayatını kaybetmiş olan ve biraz önce sözünü ettiğimiz Ferid İsmail'di. Fakat onun dışında da hayatlarını kaybetmiş olanlar vardı ve bunlardan bazıları kararın açıklanmasından bir hayli önce vefat etmişti.
İdam cezalarının bazıları da cunta yargısının davalarına konu olan hadiselerle hiçbir ilgileri olmayan hatta bu olayların yaşandığı tarihlerde ve hâlen işgal zindanlarında bulunan Filistin direnişi mensubu esirler içindi. Bunlardan biri de yıllardan biri siyonist işgal zindanlarında olan dolayısıyla davalara konu olan olaylarla bir bağlantısının bulunması mümkün olmayan Hasan Selame'ydi. Filistinlilerden idama mahkûm edilenler arasında işgalcilerin saldırılarında şehit edilenler de vardı. Bunlardan biri de işgalcilerin geçtiğimiz yaz Gazze'ye düzenlediği saldırıda şehit edilen İzzettin Kassam Tugayları komutanlarından Raid el-Attar'dı.
Onlar hakkındaki idam cezaları da siyonist katillere bir ikram olarak düşünülmüş olmalı.
Zalim cunta rejimi tamamen yalan ve iftiralara dayandırarak verdiği idam kararlarının aynı zamanda şeriata da uygun olduğunu iddia etmek amacıyla güya kararları bir de müftünün onayına gönderiyor. Gerçekte müftünün onayı kararların kabulü ve infazı açısından bir anlam taşımadığı gibi ona verilen görev de zaten kendisinden isteneni onaylamaktan başka bir şey değildir.
İşin ilginç yanı yargılama aşamasında şeriata başvurmayıp kendi zulüm yasalarına göre istedikleri gibi hüküm verenlerin daha sonra bu zulüm hükümlerini Allah'ın şeriatına onaylatmaya kalkışmalarıdır. Böyle bir girişimin amacı şeriata iftiradan başka bir şey olamaz. Allah'ın şeriatı insanlık dışı vahşeti asla onaylamaz. Bu zulmü şeriata onaylatmaya kalkışanlar gerçekte şeriatı kendi dünyalarında daha başlangıçta idam etmişlerdir.
Yüce Allah, Tevrat'ı öğrenip sonra onu taşımayanları yani onu doğru bir şekilde insanlara açıklamayıp bildirdiği gerçeklerin üstünü örtenleri kitap yüklü eşeklere benzetir. Allah Resûlü Hz. Muhammed (s.a.s.)'e öğretilen yüce şeriatı, Sisi canavarının sergilediği vahşeti meşrulaştırmak amacıyla istismar edenler de ancak şeytanın eşekleri olabilirler. Çünkü onlar geçici dünyanın basit çıkarları hatırına, şeytanlara hizmet için Allah'ın yüce şeriatına çok çirkin bir şekilde iftira atmaktadırlar.
Dikkat çeken bir şey de daha yakın geçmişte Sudan'da İslami yasaların uygulamaya geçirilmesi çabaları karşısında dünyayı ayağa kaldıran, bu ülkedeki yönetimi çeşitli şekillerde cezalandıran, yine muhtelif İslâm ülkelerinde İslâmi yasaların uygulamaya geçirilmesi girişimleri karşısında hizmetlerindeki medya organları vasıtasıyla büyük velveleler koparan küresel güçlerin Sisi cuntasının insanlık dışı idam kararlarına tepki göstermedikleri gibi bu kararların güya şeriata onaylatılması girişiminden de hiç rahatsız olmamalarıdır. Çünkü burada maksat adaletin icrası değil insanlık dışı zulme kılıf bulunmasıdır.