Yüzyılın Komplosu

Ağustos 2018, Ribat

Donald Trump’ın ABD başkanlığına seçilmesi en çok siyonist lobinin işine yaramıştır. Bunu Amerika’daki siyonist lobi de çok iyi tahmin ediyordu. O yüzden, Hillary Clinton’un kazanması ihtimalini de göz önünde bulundurarak onunla bağları koparmamak için bir yandan ona da destek veriyormuş gibi görünmesine rağmen gerçekte perde arkasından Trump’ı destekliyordu. Çünkü onun siyonistlere vaatlerinde gerçekçi ve samimi olduğunu, kazanmasının uluslararası siyonizmin her bakımdan lehine olacağını biliyordu.

Trump başkanlığa seçilmesinden sonra Filistin davasını tamamen tarihe gömmek ve işgalci siyonist devleti rahatlatmak amacıyla bir plan üzerinde çalışmaya başladı. Bu planla ilgili çalışmaları takip etmesi için de yahudi asıllı damadı Jared Kushner’i görevlendirdi. Bu amaçla damat Kushner’i en üst derecede müsteşarlık görevine getirdi.

Gayrimenkul ticaretiyle uğraşan yani bir iş adamı olan yahudi damat Jared Kushner'in diplomatik alanda bir bilgi ve birikimi yoktu. Kayınpederi Trump'a müsteşarlık yapması da işgal ettiği makamın gerektirdiği bilgi ve tecrübeye sahip olmasından değil Başkana yakınlığından kaynaklanıyordu.

Filistin meselesiyle ilgili görüşmeleri organize edebilmesi için diplomatik tecrübenin yanı sıra bu meselenin alt konularını ve kimin ne düşündüğünü, meseleye nasıl yaklaştığını da bilmesi gerekiyordu. Ancak bizim tahmin ettiğimize göre bu konuyla ilgili birikimi sadece yahudi kimliğinden kaynaklanan çok genel bilgilerden ibaretti. Meselelerin arka planı, tartışmalar, tarafların talepleri hakkında bir bilgi ve birikimi yoktu. Fakat onun bu konudaki eksiğinin meselelere vakıf bazı diplomatların ve özellikle ABD büyükelçisinin yanında dolaştırılması suretiyle giderilmesine çalışıldı.

Trump’ın, Filistin davasını tarihe gömmek amacıyla hazırlanmasını istediği planın şekillendirilmesi ve uygulamaya konması için bazı Arap ülkeleriyle işbirliğini artırması gerekiyordu. Bunun için de birinci derecede Suudi Arabistan’dan yararlanmak istedi. Trump, başkanlık koltuğuna oturmasından sonra ilk yurt dışı seyahatini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdi. Bu ziyaretin Arap dünyasına dönük çeşitli planların hayata geçirilmesiyle irtibatı vardı. Ancak en önemli amaçlarından biri de siyonist işgal devletinin başını ağrıtan meselenin kesin bir şekilde tarihe gömülmesi planında Suudi Arabistan’dan yararlanılmasıydı. O yüzden Trump, damadı Kushner’in de bu ziyarete iştirak etmesini istedi.

Kushner, kayınpederinin Suudi Arabistan ziyaretine iştirak edebilmek için, uçağının Şabat (Cumartesi) tatiline denk gelen bir vakitte kalkacağından dolayı hahamdan özel izin çıkardı. Bu da hahamların ayrı bir özelliği. Kendilerini adeta Rab yerine koyarak onun yasakları veya emirleri üzerinde keyiflerine göre oynama yapabileceklerini, istedikleri için yasağı kaldırabileceklerini düşünüyorlar.

Trump bu ziyaretinde Suudi Arabistan yönetiminden şimdiye kadar perdenin arkasında yürüttüğü ilişkileri artık perdenin önüne taşımasını istedi. Bununla kastettiği ise siyonist işgal rejimiyle ilişkilerini normalleştirmesi, açıktan yürütmesi ve perdenin arkasında yürütmeye gerek görmemesiydi.

Trump’ın bu ziyaretinin hemen ardından başlatılan Katar’a yönelik ablukanın önemli bir boyutunu da Filistin meselesi oluşturuyordu. Katar’ın Filistin konusunda Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır dörtlüsüyle aynı yerde durması, Filistin’deki direnişin siyasi kanadının ileri gelenlerini sürgün etmesi, Filistin direnişine tamamen kapıları kapatması ve Gazze’ye yönelik yardımlarını tamamen durdurması isteniyordu. Katar’ın kendisinden istenen siyasi tutumu sergilemesi halinde, Trump’ın hazırladığı plana da engel çıkarmayacağı böylece bu plan konusunda Arap dünyasında bir ittifak sağlanması için zeminin oluşturulması mümkün olacaktı. Ancak Katar’ın dayatmalara boyun eğmemesi üzerine ona karşı abluka kararı alındı.

Trump’ın talimatları doğrultusunda Katar’ı kıskaca alan dörtlü bir yandan da diğer Arap ülkelerinin kendilerinin yanlarında yer almalarını sağlamak için onlara baskı yaptılar. Baskı yaptıkları ülkelerden biri de Ürdün’dü. Çünkü Ürdün’ün sergileyeceği tutum Filistin davasını tarihe gömme planında etkili olacaktı. Ürdün işgal altındaki Filistin topraklarıyla en geniş sınırlara sahip ve nüfusunun yarıdan çoğu da Filistinlilerden oluşan bir ülkedir. Ancak Ürdün, Katar’la ilişkilerini tamamen kesmedi, sadece seviyesini düşürdü. Bunun üzerine Suudi Arabistan ve BAE, Ürdün’e yardımlarını büyük ölçüde kesti. Bu yardımların kesilmesi Ürdün’ü ekonomik yönden sıkıntılara soktu. Çünkü Ürdün kendi ayakları üstüne durabilen bir ülke değildir. Dış yardımların kesilmesi üzerine içerideki kaynakları artırmak amacıyla IMF’nin verdiği reçeteyi uygulayarak yeni vergi yasası tasarısı hazırladı. Bu tasarı da ülke halkının tepkisine ve meydanlara çıkmasına neden oldu. Bu olaylar üzerine Ürdün Kralı II. Abdullah, Hani el-Mulki’nin başkanlığındaki hükümetin istifasını istedi. Ürdün’de siyasi istikrarın bozulmasının hem diğer Arap ülkelerini hem de siyonist işgal rejimini etkileyeceğini fark eden Suudi Arabistan Kralı Selman, Ürdün kralını davet ederek yardım vaadinde bulundu. Fakat bu yardım karşılığında ondan, damat Kushner’in gözetiminde hazırlanan ve dediğimiz gibi Filistin davasını tümüyle tarihe gömmeyi amaçlayan anlaşmaya destek verme sözü aldığını yapılan görüşme sonrasında vuku bulan bazı gelişmeler ve Ürdün Kralı II. Abdullah’ın yaptığı bazı açıklamalar gün yüzüne çıkardı.

Peki nedir bu anlaşma planı?

Bu plan ABD’nin “Yüzyılın Anlaşması” olarak yutturmaya çalıştığı sinsi bir oyundur. Henüz tam olarak metni ortaya çıkmamış olan bu anlaşma planının üç temel amacı bulunmaktadır. Bunların birincisi Kudüs’ün doğusuyla batısıyla tamamen siyonist işgal rejimine bırakılması, Filistin tarafının bu şehirle ilgili bütün iddialarından vazgeçmeleri ve buranın artık işgal rejiminin başkenti olarak kabul edilmesi için bütün tavizleri vermelerinin sağlanmasıdır. ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasının amacı da siyonist işgalin bu şehrin tümü üzerinde meşrulaştırılmasını sağlamaktı. İkincisi Filistin devletinin sadece Gazze ile Batı Yaka’nın A ve B kategorisine giren toprakları üzerinde kurulması, C kategorisine giren yani yahudi yerleşim merkezlerinin bulunduğu toprakların ise siyonist işgal rejimine bırakılmasıdır. Üçüncüsü de toplam Filistin nüfusunun yarıdan çoğunu oluşturan, vatanlarından çıkarılmış Filistinli mültecilerin yurda dönüş haklarının tamamen iptal edilmesi, onların artık hiçbir şekilde yurda dönüş talebinde bulunmamalarıdır.

Burada görünüşte Filistin halkının lehine gösterilebilecek tek şey şeklen bir Filistin devletinin kurulmasıdır ki bu devlet de tamamen siyonist işgal rejimine mahkûm olacaktır. Görünüşte bağımsızlığını ilan etse de gerçek anlamda özgür ve bağımsız olamayacaktır. Böyle bir devlet karşılığında ise Trump yönetimi Filistinlilerden, Kudüs’ten tamamen vazgeçmelerini, onu tümüyle siyonist işgal rejimine bırakmalarını, Batı Yaka bölgesindeki C kategorisine giren topraklardan vazgeçmelerini, buralarda işgalin devam etmesine razı olmalarını, yurtlarından çıkarılmış mültecilerin yurda dönüş haklarından da temelli vazgeçmelerini istiyor. Böyle bir anlaşmanın gerçekte bir tuzak, Filistin davasını satmak ve ihanet olacağını Filistin gerçeğini görebilen herkes dile getiriyor. O yüzden bu planla ilgili haberlerde ve yorumlarda bundan “Yüzyılın Anlaşması” olarak değil “yüzyılın komplosu” veya “yüzyılın satışı” olarak söz ediliyor.

Başını Suudi Arabistan’ın çektiği, Arap dünyasındaki ihanet cephesi Filistin Yönetimi’nin bu anlaşmayı kabul etmesi için baskı yapmaya Kasım 2017’den itibaren başladı. Kasım 2017’nin başında Suudi Arabistan yönetimi Filistin Başkanı Mahmud Abbas’ı Riyad’a davet etti. Bu davet esnasında yapılan görüşmelerde Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed bin Selman’ın ona ya Kushner’in gözetiminde hazırlanan anlaşmayı kabul etmek ya da istifa etmek zorunda olduğunu söylediği haber kaynaklarında dile getirildi.

Aslında Mahmud Abbas’ın Filistin davasına sahip çıkma konusunda yeterince hassasiyet sahibi olmadığı, koltuğunu korumak için halkına zarar verecek büyük tavizler vermekten çekinmeyeceği, şu anda işgal rejimi hesabına Gazze’ye uyguladığı yaptırımların da onun gerçek tavrını gözler önüne serdiği söylenebilir. Ancak zikrettiğimiz üzere anlaşma çok büyük tavizleri gerektirmektedir ve buna Filistin halkından büyük tepkiler geleceği tahmin edilmektedir. Abbas’ın tereddütlü davranmasının sebebi de işte bu tepkilerden çekinmesidir. Abbas böyle bir anlaşmaya onay vermesi durumunda kendini büyük bir hain olarak Filistin tarihine yazdıracağını biliyor.

Anlaşmaya tamamen karşı olan Filistin direnişinin iyice kıskaca alınması için de, ABD ve işgal yönetimiyle işbirliği içinde olan cephe yoğun bir faaliyet yürütüyor. Bunların en ilginçlerinden biri Suudi Arabistan Müftüsü Abdülaziz bin Abdullah Âl-i Şeyh Et-Temimi'nin verdiği ve Filistin direnişini hedefe yerleştiren siyasi fetvadır. Suud müftüsü söz konusu fetvasında Filistin İslâmî Direniş Hareketi'ni yani Hamas'ı terör örgütü olarak nitelendirirken siyonist işgal rejimiyle savaşmanın da caiz olmadığını iddia etmişti. Suud rejiminin de Filistin direnişine Arap dünyasından yardımların tamamen kesilmesi için ABD ve İsrail hesabına gözlemcilik yaptığı biliniyor.

Ancak bu planın başarılı olması mümkün görünmemektedir. Çünkü Suudi Arabistan ve onunla birlikte ihanet cephesinde yer alan ülkeler Filistin meselesinde Filistin halkını temsil konumunda olan bir taraf değildir. Filistin meselesinin tarafları siyonist işgal rejimiyle Filistin halkıdır. Suudi Arabistan ve onunla birlikte ihanet cephesinde yer alanlar ise işgal rejimi hesabına Filistin direnişine ve halkına baskı yapmakla işgal rejimiyle aynı tarafta yer almış durumdadır. Bu durumda Suud rejimiyle işgal rejiminin ittifakı, aynı tarafın kendi içindeki anlaşması anlamına gelir. Meselenin tarafları arasında bir anlaşma anlamına gelmez.

Suud cephesi ve işgal rejimi bundan kaynaklanan sorunu aşmak amacıyla Mahmud Abbas yönetimini anlaşmayı kabul etmeye zorluyor. Abbas yönetiminin böyle bir anlaşmayı onaylaması ise Filistin davası açısından ciddi anlamda bir tehlike oluşturur. O yüzden Filistin direnişi Abbas yönetiminin böylesine tehlikeli bir anlaşmaya imza atmaması için yoğun çalışma yapıyor. Suud tarafı ise baskı gücünü kullanmaya çalışıyor. O yüzden her hal ü kârda Filistin davası açısından tehlikeli bir oyun oynandığını dile getirmek zorundayız. Fakat bu tehlikeli oyun Filistin halkının ve direnişinin davasından ve taleplerinden vazgeçmesi gibi bir sonuca götürmeyecektir.