Nekbenin 62. Yıldönümü

Haziran 2010, Vuslat dergisi

14 Mayıs 2010, Siyonist işgal devletinin kuruluşunun 62. yıldönümüydü. Bu münasebetle Filistin’de, Türkiye’de ve dünyanın değişik ülkelerinde “Nekbe yıldönümü” adıyla muhtelif etkinlikler düzenlendi.

Nekbe, Arapçada “büyük felaket” anlamına gelir. Siyonist işgal devletinin kuruluşu da sadece Filistinliler açısından değil tüm İslâm âlemi hatta bütün insanlık açısından bir felakettir.

İşin gerçeğinde Siyonist işgal devletinin sadece kuruluşu değil varlığı da başlı başına bir musibettir. Dolayısıyla İslâm âleminin ve insanlığın huzura kavuşması bu büyük musibetten tümüyle kurtulmadan mümkün değildir.

Burada öncelikle vurgulanması gereken husus Nekbe ile kastedilenin Siyonist işgal devletinin ilk kuruluşu olduğudur. Bu da Filistin halkının Siyonist işgali esas itibariyle ve kuruluşundan itibaren reddettiği anlamına gelir. Dolayısıyla Siyonist işgalin tümüyle reddedilmesi gerekir. Onun Filistin topraklarının bir bölümü üzerindeki varlığı meşru, sadece bir bölümü üzerindeki hâkimiyeti işgal addedilemez. Siyonist hâkimiyet tümüyle gayrimeşru ve tamamen işgaldir.

Üzerinde durulması gereken bir husus da Filistin davasının bir ümmet davası olarak algılanıp, bu bilinçle tüm Müslüman kamuoyuna kabul ettirilmesinin ehemmiyetidir. Nekbe olayının yani büyük felaketin yıldönümünün de işte bu bilinçle anılması, Siyonist işgalin 62 yıllık geçmişinin bu anlayışla tahlil edilmesi gerekir.

Biz sözü burada daha fazla uzatmaya gerek görmüyoruz. Çünkü bu konu hakkında geçen yıl yine Nekbenin yıldönümü münasebetiyle Siyonist işgalin geçmişi hakkında kapsamlı bilgiler içeren bir dosyamız yayınlandı. Nekbe başlığını taşıyan bu dosyamızın linkini web sitemizde (www.vahdet.info.tr) bulabilirsiniz. Ayrıca Vuslat’ın düzenlediği eğitim konferansları bünyesinde 9 Mayıs 2010 tarihinde verdiğimiz konferansta da bu konu üzerinde durduk. Bu konferansın ses dosyası da yine Web sitemizde mevcuttur. Oradan çekip dinlemeniz mümkündür.

İzzet Şahin ve Filistinli Tutsaklar

İHH’nın Filistin’in Batı Yaka bölgesinde oluşturmak istediği temsilciliğin koordinasyonu ve takibi için oraya gönderilen temsilcisi İzzet Şahin, 27 Nisan 2010 tarihinde Batı Yaka’nın Beytlaham şehrinden Kudüs’e geçmek istediği sırada askerî geçit noktasında gözaltına alındı. Ardından Siyonist işgal devletinin işkence mekanizması olarak bilinen Şabak tarafından sorguya alındı. Epey bir süre kendisinden haber alınamayan Şahin nihayet Türkiye’den yükselen tepki sesleri üzerine işgal devletinin askerî mahkemesinde duruşmaya çıkarıldı. Fakat işgal yönetiminin savcısı davayla ilgili hazırlıkları yürütmek için zamana ihtiyacı olduğunu iddia ederek duruşmanın ertelenmesini istedi ve isteği kabul edildi. Oysa işin gerçeğinde tutuklama herhangi bir hukuki mesnede dayanmıyordu ve tamamen siyasi amaçlıydı. Bu siyasi meselenin arka planında ise Gazze’ye gemilerle yardım götürmek için hazırlık yapan İHH’ya ve onu engellemesi için Türkiye’ye mesaj gönderme hesapları vardı. Dolayısıyla gözaltı süresinin uzatılması ve duruşmanın ertelenmesi de davayla ilgili hazırlıkların zamana ihtiyaç duyulmasından kaynaklanmıyor, İzzet Şahin’in bir rehine gibi kullanıldığı gerçeğini gözler önüne seriyordu. Fakat Siyonist işgal devleti siyasi ve askeri şiddeti bir tehdit aracı olarak kullanmak suretiyle istediğini yaptırabilen “yenilmez İsrail” imajını çoktan kaybettiğini, İzzet Şahin’in de orada Türkiye’deki Müslüman halkın bir hayır sefiri vasfı taşıdığını, dolayısıyla Müslüman halkın onu yalnız bırakmayacağını ve Siyonist şiddet karşısında boyun eğmeyeceğini düşünemiyordu. Ama sonunda bu gerçeği anlamak ve İzzet Şahin’in davasını ikinci kez ertelemesine rağmen 21. günde sorgulamayı öne alma kararı vermek ve hiç mahkemeye bile çıkarmadan serbest bırakmak zorunda kaldı.

İzzet Şahin’in gözaltına alınıp 21 gün hücrede tutulduktan sonra serbest bırakılmasının ardından Türkiye’ye gelmesiyle birlikte Filistinli esirler gerçeği de Türkiye toplumunun gündemine girmiş oldu. İzzet kardeşimiz orada maruz kaldığı insanlık dışı muameleleri, işkenceleri ve eziyetleri burada medya vasıtasıyla kamuoyuna duyuruyor. Bu arada aynı kötü muamelelere maruz kalan binlerce Filistinlinin İsrail zindanlarında tutulduklarına dikkat çekmeyi de ihmal etmiyor.

Evet, bugün on binden fazla Filistinli Siyonist işgal devletinin zindanlarında işte bu insanlık dışı muamelelere ve onun çok daha fazlasına maruz kalıyor. İzzet kardeşimiz 21 günde o zulmü yeterince tanıdı. Filistinli tutsaklar içinde 21 yıldan beri hatta daha fazla süredir bu vahşi muameleye maruz kalanlar var.

Filistin’deki İslâmî direniş de o tutsakların en azından bir kısmını bu vahşi zulümden kurtarmak için Gilad Shalit isimli işgalci asker üzerinden pazarlık yapıyor. Fakat işgalci Siyonist devletin arkasında durup ona destek veren çağdaş emperyalizm, Filistin toprakları üzerinde yine Filistinlilere yönelik saldırı operasyonu hazırlığı içindeyken esir alınan Siyonist askerin serbest bırakılması için bütün gücünü ortaya koyarken onun karşılığında serbest bırakılması istenen Filistinli tutsakları insan yerine bile koymuyor. Sürekli pazarlıkta işgalci Siyonist devletin isteklerinin kabul edilmesini sağlama amaçlı ataklar gerçekleştiriyor. Filistinli tutsakların serbest bırakılması için işgalci Siyonist devlete baskı yapmaya yanaşmıyor.

Oysa Filistin İslâmî direnişi söz konusu Siyonist askere karşılık, İsrail zindanlarında tutulan kadınların, çocukların, yaşlıların, müzmin hastalıkları olanların, uzun süreden beri zindanda tutulanların ve toplumda özel bir konuma sahip olanların serbest bırakılmasını istiyor. İstek listesini belirlerken de işte bu nitelikleri öne çıkarıyor, herhangi bir örgütsel mensubiyeti esas almıyor. Dolayısıyla söz konusu niteliklere sahip tutsakların mensup oldukları örgütlere göre bir ayrıma da tabi tutmuyor.

İzzet Şahin kardeşimizin Türkiye kamuoyuna taşıdığı gerçeklerle birlikte artık Filistinli tutsaklar davasının anlaşılması ve orada İslami direnişin işgalci Siyonist asker Gilad Shalit üzerinden neyin mücadelesini verdiğinin görülmesi gerekir.

İşgalcinin OECD Üyeliği

Siyonist işgal devleti 20 yıl süren çabanın ardından Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) üyeliğini sonunda elde etti. 10 Mayıs 2010 tarihinde verilen kararla Estonya, Slovenya ve işgalci Siyonist devletin teşkilata üyeliği kabul edildi. Burada Müslüman toplumları en çok üzen gelişme ise Türkiye’nin işgalci Siyonist devletin üyeliğini veto etme hakkının olmasına rağmen bu hakkını kullanmaması ve işgalci Siyonist devletin üyeliğini onaylaması oldu. Oysa Türkiye’nin veto hakkını kullanabilmesi için pek çok gerekçesi ve dayanağı vardı. Sadece sivil toplum kuruluşlarının karar tarihinden birkaç gün önce Mazlum-Der’in İstanbul şubesinde düzenledikleri basın toplantısında yaptıkları çağrı bile yeterli bir gerekçe ve dayanak sayılırdı. Kaldı ki işgal devletinin Gazze’ye uyguladığı insanlık dışı ambargoyu sürdürmesi, Kudüs’teki ve Batı Yaka’daki Yahudileştirme faaliyetleri, Kudüs’teki İslâmî mirası imha faaliyetleri ve Türkiye’nin Mescidi Aksa’da yapmak istediği restorasyonu engellemesi ve daha pek çok gerekçe veto hakkını kullanmasına dayanak teşkil edebilirdi. Özellikle One Minute olayından sonra Siyonist devlete tepkileriyle öne çıkan ve bu yolla Filistin davası açısından olumlu bir imaj kazanan Türkiye’nin bu gerekçelerden hiçbirini kullanmayıp işgal devletinin üyeliğine onay vermesi Müslüman toplumlarda ciddi hayal kırıklığına neden olmuştur.

Rotamız Filistin

Biz bu yazımızı derginin aybaşına yetişmesi için henüz “Rotamız Filistin Yükümüz İnsanî Yardım” sloganıyla yola çıkan Özgürlük Filosu harekete geçmeden yazıyoruz. Ancak inşallah, Allah’ın izniyle bir engel çıkmazsa siz okurken dergiden de bazı kıymetli arkadaşlarımızla birlikte Gazze’ye doğru hareket etmiş olacağız. Varmış olur muyuz olmaz mıyız o konuda bir şey tahmin edemiyoruz. Siyonist işgal devletinin birtakım zorluklar çıkaracağı anlaşılıyor. Ama Allah’ın izniyle Gazze’deki mazlumları yalnız bırakmayan vicdan sahipleri de insanlık dışı muhasarayı yarma ve o insanlara yeniden bir hayat kanalı açma konusunda kararlı. Ayrıca biz inanıyoruz ki bu kafile sadece Gazze’ye doğru harekete geçen gemilere binip de yola çıkanlardan oluşmuyor. Onlar sadece temsilci, elçi konumunda olacaklar. Gazze’deki mazlumlara el uzatmak isteyen vicdan sahiplerinin tümü bu kafilenin içinde yer almaktadır ve Siyonist işgal devletinin engellemelerine, şiddet uygulamalarına karşı önden gönderdikleri elçilerine, temsilcilerine de sahip çıkma konusunda bütün cesaretlerini, güçlerini ortaya koyacaklardır.

Sivil Katliamı Devam Ediyor

Afganistan’ı işgal altında tutan ABD güçleri ve onun işgalinin devamı, hesaplarının tutturulması için yerleştirilen diğer NATO güçleri cephede direniş karşısında kayıp verirken bunun intikamını sivil insanlara yönelik saldırılarda gerçekleştirdikleri katliamlarla almaya çalışıyorlar. Sivil katliamıyla aynı zamanda cephede kendilerini zorlayan direnişçileri geri adım atmaya zorlamak, onlara direnişlerini sürdürmeleri halinde geride bıraktıkları eşlerinin, çocuklarının, annelerinin ve babalarının güvende olmayacağı mesajı vermek istiyorlar. Ne yazık ki işte bu saldırgan ve vahşi ruh, yani cephede zaafa düştüğü zaman orada karşılarına çıkanların savunmasız eşlerine, küçük çocuklarına, yaşlı annelerine ve babalarına silah çeviren, onları toplu halde katleden zihniyet insanlığa “modern dünya” olarak lanse ediliyor.

İşgalcilerin sivil katliamları bazen “yanlış isabet” bazen de “terör şüphelileri”nin hedef alınması olarak lanse ediliyor. İşin gerçeğinde bunların hepsi yanıltma amaçlı medya faaliyetleridir. Gerçekte sivil katliamları kasıtlıdır ve sürdürülen stratejik savaşın önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.

Afganistan’daki işgal güçleri bazen işgal altında tuttukları ülkenin sınırlarını da aşarak oradaki direniş güçlerine lojistik destek sağladığı tahmin edilen Pakistan bölgelerini de hedef alıyorlar. Geçtiğimiz ay da Pakistan’ın Veziristan bölgesine, pilotsuz uçaklarla muhtelif saldırılar düzenlenerek kırsal yerleşim bölgelerinde, silahsız insanların hedef alınması suretiyle katliamlar gerçekleştirildi.

Aliyev'in Cami Korkusu

Azerbaycan halkı, Sovyet tahakkümünden kurtulmakla birlikte ne yazık ki totaliter dikta rejiminden kurtulamadı ve özgürlüğüne kavuşamadı. Haydar Aliyev’den sonra şimdi de onun oğlu İlham Aliyev’in demir yumruğuyla yönetiliyor. Her iki demir yumruğun da birinci derecedeki hedefi İslâmî gelişmeler ve bilinçlenme olmuştur. Çünkü oradaki halkın yeniden İslâmî kimliğine kavuşmasını istemiyor, bu yöndeki gelişmelerden son derece rahatsız oluyorlar. Daha önce bu yöndeki rahatsızlığını ezanlara yasak koyma girişimiyle gösteren İlham Aliyev son dönemde de camilere karşı savaş başlattı. Uzaktan kumandalı mahkemelere birtakım kararlar çıkarttırarak camileri yıktırma kampanyası başlattı. Allah’ın izniyle Türkiye’den ve İslâm coğrafyasının muhtelif bölgelerinden yükselen sesler diktatör Aliyev’i geri adım atmaya zorladı ve Hz. Fatıma Camisi hakkında çıkarttığı yıkım kararını durdurmak zorunda kaldı. Fakat bu onun içindeki cami düşmanlığı ateşini söndürmüş değil. Amacını gerçekleştirmek için suların durulmasını ve ortamın müsait hale gelmesini bekliyor olabilir. O yüzden ona fırsat vermemek, içindeki kini dışarıya yansıtmaya kalkıştığı zaman yumrukları havaya dikmek gerekiyor.

Bulgaristan'da Müftülük Makamı Gaspı

Baş Müftülük Bulgaristan’da Müslümanların dinî faaliyetlerini, cami hizmetlerini organize eden, bu tür hizmetlerde görevlendirilecek elemanları yetiştiren ve takip eden bir makamdır. Sosyalist rejim döneminde bu makama oturan kişi dikta rejiminin zirvesindeki cumhurbaşkanı tarafından tayin ediliyordu. Son olarak da Jivkov döneminde, hayatında dinin bir yeri olmayan ve aşırı içkici olması sebebiyle emniyet teşkilatından atılmış olan Nedim Gencev tayin edilmişti. Sosyalist rejimin çökmesinden sonra Müslümanlar, Baş Müftünün kendi seçimleriyle belirlenmesi hakkını aldı ve Nedim Gencev’i oradan uzaklaştırdılar. Fakat Gencev bu işin peşini bırakmayarak kendince bir vakıf kurdu ve ülkenin asıl Baş Müftüsünün kendisi olduğu iddiasından vazgeçmedi. Bulgaristan Yüksek Temyiz Mahkemesi de Gencev’in başvurularını dikkate alarak 12 Mayıs 2010 tarihinde çıkardığı kararla Müslümanların Baş Müftü seçimlerini iptal edip, Gencev’in tayininin geçerli olduğunu onayladı.

Böyle bir karar Bulgaristan’da müftülük makamının Müslümanlardan gasp edilmesinden ve bir sarhoşa teslim edilmesinden öte bir anlam taşımaz. Böyle bir karar aynı zamanda Bulgaristan Müslümanları açısından yeniden diktatör Jivkov döneminin geri gelmesi demektir.

İki Dava Adamının Ardından

Gazze’ye doğru harekete geçecek Özgürlük Filosu’nun yol hazırlıklarını son noktaya getirdiği sırada Afganistan’dan üzücü bir haber geldi. Afganistan’ın yerel havayolu şirketi Pamir Airways’a ait bir uçağın Hindukuş dağlarının Salang geçidi üzerinde düştüğü bildirildi. 38 yolcuyla 6 kişilik mürettebatın bulunduğu uçaktaki yolculardan ikisi de İHH görevlisiydi. Biri uzun süreden beri Afganistan’la ilgilenen, değişik vesilelerle oraya gidip gelen kıymetli yazar Bahattin Yıldız, diğeri de İHH’nın Asya Sorumlusu kıymetli kardeşimiz Faruk Aktaş.

Her ikisini şahsen tanıyordum. Faruk kardeşimizle Gazze’ye karayoluyla giden konvoyda birlikte olmuş ve yolun önemli bir kısmında aynı araçta yan yana seyahat etmiştik. Her ikisi de gerçekten değerli, gayretli dava adamlarıydı. Yüce Allah’tan o zor kazadaki vefatlarını şehadet kabul etmesini, bütün hatalarını bağışlamasını, ahirette mekânlarını cennet eylemesini diliyorum.