Kasım 2009, Vuslat dergisi
Geçtiğimiz ay içinde İslâm âleminin şahit olduğu en önemli olaylardan biri Mescidi Aksa'nın kuşatılmasıydı. Siyonist işgal devletinin böyle bir kuşatma girişiminde bulunması aslında tüm İslâm âlemine bir meydan okuma anlamına geliyordu. İşgal devleti tüm dünya Müslümanlarının izzet ve onuruyla oynamak için böyle bir kuşatma ve kutsal mabedi kirletme teşebbüsünde bulunmuştu. Ne yazık ki işgalci Siyonistlerin bu meydan okuma operasyonları karşısında dünya Müslümanları iyi bir imtihan veremedi. Yönetimler her zaman olduğu gibi Mescidi Aksa kuşatması karşısında da sessiz ve duyarsız kalmayı tercih etti. Müslüman halkları temsil konumundaki sivil toplum kuruluşlarının ve kitlelerin tepki sesleri ise çok cılız kaldı. Fakat kendilerini kutsal Mescidi Aksa'ya adayan, tüm ümmet adına bu mabede sahip çıkma kararlılığı göstermek için canı dâhil her şeyini feda etmeye hazır olduğunu gösteren kararlı mücahitler işgal güçleri karşısında hiçbir şekilde geri adım atmayarak mücadele etti. Böylece işgalci saldırganların Mescidi Aksa'yı kirletme operasyonları başarısız kaldı ve silahtan yoksun bir şekilde açık göğüsle direnerek, Yüce Allah'ın kendilerine lütfettiği zafere ulaştılar.
İşgalcilerin Mescidi Aksa'ya yönelik birinci baskın girişimleri 27 Eylül 2009 Pazar sabahı gerçekleşti. Siyonistler Yom Kippur adlı Yahudi bayramını bahane ederek böyle bir baskın gerçekleştirmeyi planlamışlardı. Fakat bu baskın planı önceden bilindiğinden kutsal mabedi savunmak isteyen mücahitler sabah namazı öncesinde içeri girmiş ve tedbirlerini almışlardı, Dolayısıyla işgalci saldırganlar bütün çabalarına rağmen başarılı olamadılar ve geri çekilmek zorunda kaldılar.
Ne var ki dünya Müslümanlarının bu baskın girişimi karşısında sessiz ve duyarsız kalması işgalci Siyonistleri cesaretlendirmişti. Aradan bir hafta geçtikten sonra 4 Ekim Pazar sabahı bu kez de Çardaklar bayramının başlamasını bahane ederek ve üstelik çok daha kapsamlı, her taraftan silahlı işgal güçlerinin destek verdiği yeni bir baskın girişiminde bulundular. Siyonist işgal devleti "radikal" veya "aşırı" olarak nitelendirilen Yahudi cemaatlerinin baskın planlarının başarılı olabilmesi için Mescidi Aksa'yı her taraftan kuşatmaya almış, Müslümanların girişini engellemeye başlamıştı. Fakat çoğunluğunu 1948'de işgal edilmiş bölgede faaliyet gösteren İslâmî Hareket mensubu gençlerin oluşturduğu ve sayılarının yedi yüz civarında olduğu tahmin edilen bazı Müslümanlar itikaf niyetiyle önceden Mescidi Aksa'ya girmişlerdi. Onlar aynı zamanda bu kutsal mabedi işgalci saldırganlara karşı savunmak amacıyla da mücadele etme niyetinde idiler.
İşgal güçleri Mescidi Aksa'yı içerden savunmak için bütün tehlikeleri göğüsleyen mücahitleri çıkmaya zorlamak amacıyla muhtelif yollara başvurdular. Dışarıdan herhangi bir şekilde yiyecek ve içecek sokulmasını engellemek suretiyle onları aç ve susuz bırakarak teslim olmaya zorlamak istediler. Yani Gazze'de bir buçuk milyon insana karşı uyguladıkları vahşeti Mescidi Aksa'ya sahip çıkanlara karşı da uyguladılar. Ama Gazze halkına icra ettikleri vahşette başarılı olamadıkları gibi burada da başarılı olamadılar. Mücahitler açlığa ve susuzluğa tahammülle Mescidi Aksa'nın içinde kalarak işgalci saldırganların baskınlarını engelleme kararlılıklarından vazgeçmediler.
İşgal devleti aynı zamanda kutsal mabedi silahlı güçleriyle muhasara altında tutarken tehlikeli noktalara keskin nişancılarını yerleştirdi. Bunlar mücahitlerden abdest veya ihtiyaç için dışarı çıkanları hedef alarak yaralamak ve o şekilde tutuklamak için görevlendirilmişlerdi. Bazılarına da saldırdı ve yaraladılar. Ancak mücahitler yaralılarına da sahip çıktı, onları işgalcilerin teslim almasına fırsat vermediler. İşgalci saldırganlar bu şekilde yaralananların tedavisi için içeri girmek isteyen doktorların ve sağlık görevlilerinin de girişini engellediler. Aynı şekilde acil yardımda kullanılacak ilaçların ve tıbbi malzemelerin sokulmasına da fırsat vermediler. Yani Gazze ahalisine karşı sergilenen vahşetin aynısı burada da sergileniyordu.
İşte bu şekildeki vahşi muhasara bir hafta kadar sürdü. Bu süre zarfında, işgal güçlerinin himaye ettiği Yahudi cemaatleri de fırsatı yakalayıp içeri dalış yapabilmek için fırsat kolluyorlardı. Ama içerideki mücahitlerin kutsal mabedi korumak için her türlü fedakârlığı göze alabileceklerini de tahmin ettiklerinden canlarını sağlama almadan dalış yapma cesareti gösteremiyorlardı. Sonuçta muhasaranın amacına ulaşamayacağını ve işin uzamasının aleyhlerine sonuç getireceğini tahmin ettiklerinden 11 Ekim Pazar günü hiç kimsenin tutuklanmayacağı ve kuşatmanın kaldırılacağı taahhüdünde bulunarak mücahitlerin çıkması üzere anlaşmayı kabul ettiler. Bu anlaşmanın ardından kuşatma kaldırıldı.
Kuşatmanın sona ermesini bazı medya organları İsrail işgal güçlerinin uzlaşmayı kabul etmesi ve hatta bir iyiliği gibi lanse etmeye kalkıştılar. Oysa gelinen sonuç işgalcilerin uzlaşmayı kabul etmesi değil Aksa mücahitlerinin zaferiydi. Müslümanların mabetlerini vahşi Siyonistlerin kirletmesine imkân sağlamak için burayı günlerce muhasara altında tutan, insanların bu kutsal mabette ibadetlerini engelleyen ve zikrettiğimiz insanlık dışı uygulamalara başvuran saldırganların, direniş karşısında başarılı olamayacaklarını anladıktan sonra kuşatmayı kaldırmak zorunda kalmalarını iyilik gibi lanse etmeye kalkışmak ise tam anlamıyla yüzsüzlüktür.
Burada şunu özellikle hatırlatalım ki işgalci Siyonistlerin kutsal Mescidi Aksa üzerindeki kuşatmayı kaldırmalarıyla bu mabede yönelik tehlike ortadan kalkmış değildir. Çünkü Siyonistler bu mabedi ortadan kaldırma ve yerine bir Yahudi mabedi inşa etme planlarından vazgeçmiş değiller. Bu planlarını hayata geçirebilmek için muhtelif sinsi oyunlara başvuruyorlar. Bu kutsal mabedi ortadan kaldırmaktaki amaçları ise Filistin'in ve Kudüs davasının İslâm âlemiyle irtibatını sağlayan en önemli manevi köprüyü ortadan kaldırmaktır. Bu mabedin ortadan kaldırılmak istenmesinin başta gelen amaçlarından biri de Kudüs'ün ve Filistin'in İslâmî kimliğine delalet eden şahitleri yok etmektir.
Bu mabedin tüm İslâm ümmetinin ortak değeri ve aynı zamanda izzeti olduğunun unutulmaması gerekir. Dolayısıyla oraya sahip çıkmaları gerekenler sadece Kudüslüler değil tüm dünya Müslümanlarıdır. Bu mabedin İslâmî açıdan ehemmiyeti ve önceliği hakkında biz daha önce birçok yazı ve dosya yayınladığımızdan burada aynı şeyleri tekrar etmeye gerek görmüyoruz. Bu yazılarımızı kendi kişisel web sitemizden (www.vahdet.info.tr) okuyabilirsiniz.
Siyonist işgal devletinin Türkiye'de hava tatbikatına iştirak etmesinin engellenmesi önemli bir yanlıştan dönüştür. Gazze'de büyük bir katliam gerçekleştiren, 1500 insanı vahşice katleden, 150 kadar camiyi yıkan, insanların üzerine fosfor bombaları yağdıran Siyonist işgal pilotlarının gelip bir de Türkiye semalarında uçuş gösterileri ve yeni bir saldırıya hazırlık için eğitim tatbikatı yapmaları tam anlamıyla bir utanç ve yüz karası olacaktı. İşte işgal devletinin tatbikata katılmasının engellenmesi böyle bir utanç durumuna düşülmesinin önüne geçilmesini sağlamıştır. Asıl yapılması gereken ise Siyonist vahşetle iplerin tamamen koparılmasıdır.
Siyonist vahşetin ve Amerikan emperyalizminin Türkiye'de sözcülüğünü yapan birtakım medya organlarının bu konuda Siyonist saldırganların çıkar hesapları doğrultusunda yayın kampanyaları başlatmaları çok da garibimize gitmedi. Fakat bu konuda Siyonist vahşetle menfaat bağı içinde olanların tahrikleri değil aklıselimin, adalet ve hak anlayışının karar vermesi gerekir. Söz konusu medya organlarının Gazze'ye yönelik vahşi saldırıda ve orada binlerce savunmasız, masum insanın katledilmesinde de mazlumların değil katillerin yanında yer aldığını unutmuş değiliz.
İşgal devletinin askerî tatbikata katılmasının engellenmesiyle aynı günlerde Siyonist vahşetin gerçek yüzünü kısmen de olsa ekranlara yansıtan "Ayrılık" isimli dizi filmin yayınlanmaya başlanması önemli bir gelişmeydi. İşgalcilerin bu vahşetin ekrana yansıtılmasına tepki göstermeleri ve bu konudaki tepkilerini diplomatik alana yansıtmaları ise kendi yüzsüzlüklerinin biraz daha net bir şekilde ortaya çıkmasının ötesinde bir anlam taşımamaktadır. İnsanları katletmeyi seyretmekten özel zevk alan vahşi ruhun, kendisi ekranda seyrettiği zaman rahatsız olduğunu iddia etmesi tam anlamıyla terbiyesizliktir. Fakat asıl önemli olan bu dizinin yayınlanması konusunda geri adım atılmaması, özellikle Siyonist vahşetin gerçek yüzünü kamuoyunun önüne koyan sahnelerin herhangi bir şekilde makaslanmamasıdır. Dizinin bizim arzuladığımız standartlara ve duyarlılığa göre hazırlanmış olabileceğini düşünmüyoruz. Ama Siyonist vahşetin ekranlara yansıtılması açısından da cesaretli bir çalışma olduğu kanaatindeyiz. Asıl beklediğimiz cesaret ise işgalcilerin tepkileri karşısında herhangi bir geri adım atılmaması ve dizide onların talepleri doğrultusunda bir makaslama yapılmamasıyla gösterilecektir.
Kamuoyundan ve sivil toplum kuruluşlarından gelen baskılar neticesinde BM, İsrail işgal devletinin Gazze'ye yönelik insanlık dışı saldırısını soruşturmak amacıyla bir heyet oluşturdu. Güney Afrika Anayasa Mahkemesi'nin eski yargıcı Richard Golsdtone başlandığında oluşturulan bu heyet Goldstone Raporu adı verilen bir rapor hazırladı. Rapor her ne kadar âdil ölçülerde değildiyse ve vatanları işgal edilen insanların savunma haklarını da suç dâhiline sokuyor idiyse de aynı zamanda işgal devletinin savaş suçlarını tescilleyerek BM tarihinde bir ilk gerçekleştiriyordu. Ama ne kadar ilginçtir ki bu raporun BM İnsan Hakları Komisyonu tarafından oylanmasını güya Filistin halkını temsil iddiasındaki işbirlikçi Mahmud Abbas engelledi. Sonra gelen tepkiler üzerine rapor yeniden gündeme alındı, oylandı ve kabul edildi. Fakat bu konuda ne derece samimi olunduğu raporda dile getirilen savaş suçlarının uluslararası yargıya da yansıtılması ve Siyonist saldırganların bu suçlardan dolayı hesaba çekilmesiyle ortaya çıkacaktır.
Mısır'ın çağdaş Firavun'u Hüsni Mübarek görünüşte Filistin içindeki ihtilafın sonlandırılması için arabuluculuk yapıyor. Onun arabuluculuğundan hiçbir sonuç çıkmamasının kabahati ise genellikle ihtilaf halindeki taraflara yükleniyor. Oysa Hüsni'nin bu konuda arabuluculuk yapmasının amacı meseleyi çözüme kavuşturmak değil, çözümsüzlüğe sokmak, içinden çıkılmaz bir kördüğüm haline getirmektir. Çünkü onun arkasında duran emperyalist güçler, özellikle de ABD ve Siyonist işgal devleti kendisine böyle bir görev yüklemiş durumdalar. Bundan dolayı Hüsni uzlaşma görüşmelerinde herhangi bir ilerleme kaydedildiğini gördüğünde özellikle İslâmî Direniş Hareketi açısından kabul edilmesi imkânsız olan ve ilkesel konularla ilgili, üstelik iç ihtilafla da hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Siyonist işgalcilerin talepleriyle bağlantılı bir şart ileri sürüyor. Böylece uzlaşma çabalarını yeniden çıkmaz sokağa sokarak sonuç alınmasını engelliyor.
Firavun Hüsni'nin güvenlik güçlerinin insanlık dışı işkenceleri can almaya devam ediyor. Daha önce işkence yoluyla birçok kişinin canına kıyan, hırsızlık şüphesiyle sorgulamaya alınmış ve henüz erginlik çağına ermemiş bir çocuğu bile işkence yoluyla öldüren bu gaddarlar son olarak da Hamas'ın resmi sözcülerinden Dr. Sami Ebu Zuhri'nin kardeşi Yusuf Ebu Zuhri'nin işkenceyle ölümüne sebep oldular. Yusuf Ebu Zuhri, Mısır'a karşı herhangi bir suç işlemesinden dolayı değil Siyonist işgale karşı mücadele veren İzzettin Kassam Birlikleri'nin komutanları arasında yer almasından dolayı Nisan 2009'da Mısır'a geçtiği sırada tutuklanmıştı.
Hüsni Mübarek'in özel talimatlarıyla Ezher Üniversitesi'nin başkanlığına getirilen Muhammed Seyyid Tantavi'nin tesettürden rahatsız olması dikkat çekiyor. Gerçi oradaki tesettür rahatsızlığı başörtüsüne değil peçeye yani yüz örtüsüne karşı. Ama mesele uygulanan yasağın mahiyetinden değil bayan öğrencilerin örtünme yani tesettür konusundaki duyarlılıklarından duyulan rahatsızlıktan kaynaklanıyor. Tantavi daha önce de Fransa'nın başörtüsü yasağına fetva vermesiyle dikkat çekmişti. Yani Mısır'da Ezher Üniversitesi'nde yüz örtüsü yasağını uygulayabiliyor, Fransa'da veya Türkiye'de benzer bir göreve getirilmiş olsaydı muhtemelen başörtüsü yasağı uygulamakta da tereddüt etmeyecekti. Çünkü izhar ettiği anlayış bunu gösteriyor.
Geçtiğimiz ay Türkiye'den bir heyetin Çeçenistan'a gitmesi ve burada kukla rejimin başkanı Ramazan Kadirov'u ziyaret etmeleri üzerine bir tartışma ortaya çıktı. Tartışmanın sebebi ise bu ziyaretle bağlantılı olarak Çeçenistan'daki gayri meşru kukla yönetimin meşrulaştırılması çabaları yürütülmesi ve Çeçenistan'da artık savaşın bittiği, istikrarın sağlanmaya başlandığı iddialarının gündeme gelmesiydi. Oysa bugün yüz binlerce Çeçen mültecinin yurtlarına dönememesi gerçeklerin hiç öyle olmadığını gösterdiği gibi işgale ve kukla rejime karşı silahlı mücadelenin de devam ettiği biliniyor. Ayrıca bu mücadeleyi yürütenler asıl amaçlarının Çeçenistan'da Allah'ın hükümlerini hâkim kılmak olduğunu açıklamalarında vurguluyorlar.