Haziran 2009, Vuslat dergisi
14 Mayıs 2009 tarihi, Filistin topraklarında Siyonist işgal devletinin kuruluşunun ilan edilmesinin 61. yıldönümüydü. Filistin halkı bu olayı Nekbe yani büyük felaket olarak adlandırdığından bu yıl da Nekbe'nin Altmış Birinci Yıldönümü başlığı altında muhtelif etkinlikler düzenlendi. Bizim bu konuyla ilgili ayrıntılar içeren dosyamız da değişik Web sitelerinde yayınlandı.
İsrail işgal devletinin kuruluşu rasgele bir devlet ilanı değil örgütlü Siyonist terörün devletleştirilmesidir. Siyonist terör uluslararası emperyalizmin özel yardım ve desteğiyle devletleşmeyi başarabilmiştir. Siyonist terör örgütlerinin Filistin toprakları üzerinde ilan etmiş oldukları devlet de hiçbir şekilde meşruiyeti olmayan bir işgal devletidir. Böyle bir devletin kurulabilmesi için o toprakların asıl sahipleri şiddet ve terör yoluyla göçe zorlanmış, onların yerine dünyanın değişik topraklarından getirtilen Yahudi göçmenler yerleştirilmiştir.
Filistin toprakları üzerindeki Siyonist devlet Haçlı işgali gibi gayri meşru ve iğreti bir saltanattır. O toprakların asıl sahipleri ise yurtlarından vazgeçmiş değiller, dönüş haklarındaki ısrarlarını ve kararlılıklarını sürdürüyorlar. Bu yüzden Siyonist işgal varlığını sürdürebilmek için sürekli şiddete, teröre, savaşa ve saldırıya ihtiyaç duymaktadır. Ancak saldırganlık Siyonist saltanatı kalıcı hale getiremeyecektir. Onun karşısındaki direniş ve mücadele günden güne güçlenmekte, kararlılığını daha etkin bir şekilde ortaya koymaktadır.
Katolik Hıristiyan dünyasının dinî otoritesi durumundaki Vatikan Papa'sı 16. Benediktus geçtiğimiz ay içinde Siyonist işgal devleti yetkililerine resmî bir ziyarette bulundu. Papa'nın, Siyonist işgal devletinin Gazze'de büyük bir yıkım ve katliam gerçekleştirmesinden sonra işgalcilere böyle bir ziyaret düzenlemesi utanç vericiydi. Fakat Papa'nın bu ziyareti düzenlemesinin arka plandaki amacı da zaten söz konusu saldırı ve katliam sebebiyle işgalci saldırganların üzerine sıçrayan kanları temizlemekti. Zira o katliam yüzünden Siyonist saldırganların imajı Batı toplumları dâhil olmak üzere bütün insanlık nezdinde yıpranmış, çirkinlikleri daha da artmıştı. Papa, böyle bir ziyaret düzenlemekle bir bakıma Siyonist saldırganlara vaftiz yapmak, onları temizlemek ve yeniden imajlarının düzelmesi için kendilerine yardımcı olmak istiyordu. Ama bizim kanaatimize göre bu ziyaret Siyonistlerin imajını düzeltmemiş tam aksine Papa'nın imajının kötüleşmesine sebep olmuştur. Böyle bir ziyaretin, Siyonist saldırganların televizyonlarında Hz. Meryem'e ve Hz. İsa (a.s.)'ya hakaret etmelerinin sıcaklığı devam ederken düzenlenmesi Papa'nın kendi kutsallarıyla ilgili iddialarında da gerçekçi ve samimi olmadığını gözler önüne sermesi açısından düşündürücü ve ibret vericiydi. Bütün bu gelişmeler Siyonizmin Avrupa'daki gizli elinin Vatikan'ın kalbine kadar uzanmış olması ihtimali konusundaki tereddütleri de artırmıştır.
Katolik Papa bütün ısrarlara rağmen işgalci Siyonistlerin saldırısına maruz kalan ve harabeye çevrilen Gazze'yi ziyaret etmeme kararından vazgeçmedi. Çünkü Gazze'yi ziyaret etmesi durumunda program asıl amacının dışına çıkmış olacaktı. O durumda Papa, ister istemez Gazze'deki manzarayı görmek, oradaki gerçeğe işaret etmek ve böyle bir katliam düzenleyen Siyonist saldırganlara göstermelik de olsa tepkide bulunmak zorunda kalacaktı. O durumda Siyonistlerin üzerindeki kanları temizleme amacına yönelik ziyaret tam aksi bir yöne çevrilecek, işgalci saldırganların üzerindeki kana, onların vahşi yüzlerine dikkat çekilmiş olacaktı.
Filistin'deki ihtilafın sonlandırılması ve bir ittifak sağlanabilmesi için diyalog görüşmeleri turları her keresinde sıfır noktasından tekrar başlatılıyor. Uzun süren çabalardan sonra bir yere geliniyor, ama hiç beklenmedik bir gelişme yüzünden her şey iptal ediliyor ve sıfır noktasına geri dönülüyor. Ne yazık ki olayları uzaktan kumandalı medyanın yönlendirmesi doğrultusunda takip edenler bütün bu sonuçların Filistin'deki İslâmî hareketin anlaşmaya, ittifaka yanaşmamasından ileri geldiğini düşünüyorlar. Oysa diyalog görüşmelerinin ittifakla sonuçlanmasını ABD ve İsrail işgal devleti istemiyor. Bu yüzden onların kuklası durumundaki Abbas, diyalog arabasının ilerlemeye başladığını gördüğü zaman hemen hiç umulmadık bir şekilde tekerleğinin önüne bir takoz yerleştirerek ilerlemesini engelliyor. Sonra da adamları vasıtasıyla aracı geri iterek sıfır noktasına geri dönmesini sağlıyor.
Bundan önceki görüşmelerde önemli bir mesafe kat edildiği ve ittifak sağlanması ümidinin doğduğu sırada ABD kuklası Abbas, ittifak için Hamas'ın bundan önce İsrail işgal devletiyle imzalanmış anlaşmaların tümünü onaylamasının şart olduğunu ileri sürdü. Oysa Hamas'ın bu anlaşmaları onaylamasının mümkün olmadığını, çünkü bu anlaşmalarda kabul edilenlerin en başta Hamas'ın savunduğu temel ilkelere aykırı olduğunu, Fetih örgütüyle diyalog ve ittifakın hatırına da bu ilkelerinden taviz vermeyi asla düşünmeyeceğini çok iyi biliyordu. Bütün bunları bilmesine rağmen böyle bir şart ileri sürmesi ancak ittifakın önüne geçme amacına yönelik olabilirdi.
Geçtiğimiz ay içinde Kahire'de yürütülen son diyalog turu görüşmelerinin sonuçlanmasını engellemek amacıyla da Ramallah yönetimi zindanlarında tutulan siyasi tutukluların serbest bırakılması talebini reddettiği gibi yeni tutuklamalar gerçekleştirdi.
Abbas yönetiminin Kahire'deki son diyalog turu görüşmelerinin sonuçlanmasını engellemek amacıyla çevirdiği komplolardan biri de Selam Feyyad adlı kuklaya yeni bir hükümet kurdurmasıydı. Oysa Kahire görüşmelerinin konularından biri ulusal ittifak hükümeti kurulması için şartların oluşturulması ve bir anlaşmaya varılmasıydı. Abbas, Selam Feyyad'a yeni bir hükümet kurdurmak suretiyle bu yöndeki çabaların önünü tıkama yoluna gitmiş ve böylece diyalog arabasının önüne takoz koyarak ilerlemesini engellemeyi başarmıştı. Abbas'a böyle bir hükümet kurdurma görevini veren ise ABD'nin Ortadoğu Özel Temsilcisi General Keith Dayton'du.
İşin gerçeğinde Filistin Anayasasına göre Mahmut Abbas'ın başkanlık süresi 9 Ocak 2009 tarihinde sona ermiştir. Bu yüzden resmi hiçbir vasfı kalmamıştır ve Filistin hükümeti kurdurmak için görevlendirme yapmaya hakkı da yoktur. Dolayısıyla yaptığı görevlendirme işlemi tamamen Anayasaya aykırıdır ve kurdurduğu hükümet de korsan bir hükümettir.
Yine Anayasaya göre Filistin hükümetinin meşruiyet kazanması Filistin halkının seçtiği milletvekillerinin onayıyla mümkün olacaktır. Oysa Feyyad hükümeti parlamentodan güvenoyu talep etme ihtiyacı da duymamaktadır.
Bütün bu bilgiler gösteriyor ki Filistin başkanlığı süresi dolmuş ve artık hiçbir resmî sıfatı olmayan Abbas'ın görevlendirmesiyle kurulan hükümet bir Filistin hükümeti değil Anayasaya aykırı, korsan Dayton hükümetidir. Fakat ne yazık ki Türkiye'deki medya organları onun göreve başlamasını "yeni Filistin hükümeti yemin ederek göreve başladı" şeklinde kamuoyuna duyurdu.
İstanbul geçtiğimiz ay Filistin davasıyla ilgili üç ayrı uluslararası toplantıya ev sahipliği yaptı. Bunların birincisi 16-17 Mayıs tarihlerinde Filistin Halkıyla Dayanışma Derneği tarafından düzenlenen Uluslararası Ortadoğu ve Filistin Konferansı, ikincisi 22-23 Mayıs tarihlerinde birçok uluslararası sivil toplum kuruluşunun işbirliğiyle düzenlenen Uluslararası Filistin Sivil Dayanışma Konferansı, üçüncüsü de İslâm Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği'nin organize ettiği Uluslararası Yaşayan Filistin Sempozyumu'ydu. Bunlardan ikisi daha çok bilgilendirme ve Filistin davasını gündeme getirme amacına, Uluslararası Filistin Sivil Dayanışma Konferansı ise Filistin üzerindeki kuşatmanın kaldırılması, Filistin halkına fiilî destek ve yardım için pratiğe dönük projeler geliştirilmesi amacına yönelikti. Toplantılarda Filistin davasıyla ilgili oldukça önemli gerçekler gündeme getirildi. Biz Vakit gazetesinde yayınlanan yazılarımızda bu toplantılardan aldığımız bazı notları okuyucularımızın dikkatine sunmaya çalıştık. Burada konunun ayrıntısına girmemiz durumunda sözü bayağı uzatmamız gerekecektir. Bu sebeple zikrettiğimiz uluslararası toplantılarda konuşulan hususlar hakkında ayrıntılı bilgiler edinmek isteyenlere söz konusu yazılarımızı okumalarını tavsiye ediyoruz. Bu yazılarımızı Web sitemizde yani www.vahdet.info.tr adresinde bulabilirsiniz.
Pakistan'ın Svat vadisinde yaşayan halk kendi ülkelerinin ordusunun açtığı savaş sebebiyle evlerini, barklarını terk etmek zorunda kaldı ve kendi ülkelerinde mülteci durumuna düştü. Açılan savaşın gerekçesi ise bu vadide yaşayan ahalinin Afganistan'daki işgale karşı mücadele eden direnişçilere lojistik destek vermesiydi. Böyle bir savaş ülkedeki yerel ordunun işgal ordusundan hiçbir farkı olmadığını gözler önüne sermektedir.
Svat ahalisi bir yandan içerideki işbirlikçi ordunun saldırısına maruz kalırken diğer yandan da Afganistan'daki işgal güçlerinin hava saldırılarının hedefi oldu. Bu yüzden iki ateş arasında bırakıldı.
Biz Ribat dergisinin Haziran 2009 sayısı için hazırladığımız dosyada bu olayı farklı boyutlarıyla ortaya koymaya, İslâm dünyasındaki yerel işgal ordularının gerçek kimlikleri hakkında okuyucularımızı bilgilendirmeye çalıştık. Bu yazımızı Web sitemizde de bulmanız mümkündür. Burada sadece kısa bir notla işaret ettiğimiz hadisenin ayrıntısı hakkında bilgi edinmek için "Pakistan'ın ABD Hesabına Halkıyla Savaşı" başlıklı bu dosyamızı okumanızı tavsiye ediyoruz.
Bilindiği üzere ABD'nin yeni başkanı Barack Obama, dünyaya "barış yanlısı" biri olarak lanse edildi. Kendisi de bu arada İslâm âlemine "barış" mesajları vermeye çalıştı. Bütün bu mesajların amacı ABD'nin vitrin ve imaj değişikliğine ihtiyaç duymasıydı. Gerçekte Amerikan emperyalizmine hâkim zihniyette hiçbir değişiklik olmadığını, saldırgan ve sömürgeci tutumun aynen devam ettiğini Afganistan'da yaşanan gerçekler gözler önüne serdi. Geçtiğimiz ay içinde Afganistan'da gerçekleştirilen vahşi katliamlar ABD'nin yeni başkanı Obama'nın geçmişlerinden hiçbir farkının olmadığını gösteriyordu. Çünkü Obama'nın gerçek yüzünü Afganistan ve Pakistan halkına yönelik saldırılarla, her iki ülkede de savunmasız, sivil halkın kasten hedef alınarak büyük kalabalıkların katledilmesiyle tanıdık. Bu olaylar yeni ABD başkanının "barış" maskesini sadece gerçek yüzünü örtmek amacıyla kullandığını belgeliyordu.
Karabağ işgalcisi Ermenistan'la göstermelik bir savaş halinde olan Azerbaycan yönetimi öte yandan kendi halkının dinî değerleriyle, kutsallarıyla ve mabetleriyle katı savaşını sürdürüyor. Bu durum karşısında "Azerbaycan'daki din düşmanı, işbirlikçi rejimin işgalci Ermenistan rejiminden ne farkı var?" diye sormadan edemiyoruz. Belki işgalci Ermenistan rejimi, insanların dinî inançları, değerleri ve mabetleri karşısında bu derece kinci ve saldırgan olmayacaktır. Camilerde ezan okunmasını engelleyen, normalde dinî eğitim ve bilinçlendirme çabaları dâhil birçok önemli etkinliğe açık olması gerektiği halde Azerbaycan'da sadece namaz ibadetine açık olan camilerin varlığına bile tahammül edemeyerek onları yıkan totaliter rejimin Karabağ meselesine sahip çıkma konusundaki iddiasında samimi olması mümkün müdür?
Azerbaycan'daki Diktatör İlham Aliyev ezana ve camiye karşı savaşını sürdürürken Özbekistan diktatörü İslam Kerimov da insanları Risale-i Nur okumalarından dolayı tutuklatıyor, adeta cinayet işlemiş gibi ağır cezalara mahkûm ediyor. 29 Nisan 2009 tarihinde gerçekleştirilen duruşmalarda da mahkeme Risale-i Nur okumaktan dolayı yargılanan 10 kişiden birini 9, diğerlerini ise 6'şar yıl hapis cezasına mahkûm etti. Bu insanların bütün suçları Saidi Nursi'nin kitaplarını okumaları, onun fikirlerinden etkilenmeleriydi.
Ne yazık ki İslâm dünyasındaki diktatörler, zalimler, İslâm adına her şeyden rahatsız oluyor, yönettikleri topraklarda İslâm'ın hiçbir izinin kalmamasını istiyorlar.
Birbirlerini çekemeyen ve aralarında saltanat yarışı olan zalimlerin İslâm düşmanlığında, İslâm'a karşı savaşta ittifak halinde olduklarını görüyoruz. Bu ittifak onların cehennemde de birlikte olmalarını sağlayacaktır.