11 Mart 2009 Çarşamba, Vakit gazetesi
Mısır'ın Şarmu'ş-Şeyh şehrinde ve "Gazze'nin Yeniden İmarı" başlığı altında düzenlenen uluslararası toplantı hakkındaki değerlendirmelerimizi gazetemizde geçen hafta yayınlanan yazılarımızda yapmıştık. Bu konuyla ilgili gelişmeleri takip etmeye ve değerli okuyucularımızı bilgilendirmeye devam edeceğiz inşallah.
Yıllardan beri Siyonist işgali meşrulaştırma savaşı veren uluslararası emperyalizmin bu savaşı paranın gücünü kullanarak sürdürmesi anlamına gelen Şarmu'ş-Şeyh toplantısının hemen ardından İran'ın başkenti Tahran'da "Filistin'e Destek" adıyla ve "Direnişin Sembolü Filistin; Cinayetin Kurbanı Gazze" başlığı altında bir uluslararası konferans düzenlendi. Biz de Allah'ın izniyle Türkiye'den birçok kıymetli arkadaşla birlikte bu konferansı takip ettik.
Bu iki uluslararası toplantının birbiri ardına gerçekleşmesi belki bir tesadüftü ama anlamlıydı. Tabii temelde, içerikte, şekilde, mesajda ve anlamda farklılık arz etmelerine rağmen. Benim tespitime göre en önemli farklılıkları da birinin dayatma, diğerinin ise destek konferansı olmasıydı. Şarmu'ş-Şeyh'te toplananlar Filistinlilere, Siyonist işgali tanımaları, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesine son vermeleri, meşru haklarından vazgeçmeleri için dayatma yapmak amacıyla "Gazze'nin yeniden imarı"yla ilgili planlarını kullanma çabasındaydılar. Siyonist işgalcilerin silahın gücünü kullanarak kazanamadıkları savaşı Şarmu'ş-Şeyh konferansını organize edenler paranın gücünü kullanarak kazanmak ve işgal devletine hediye etmek istiyorlardı. Tahran'da toplananların amacı ise Filistin'deki haklı ve meşru mücadeleye destek, bu mücadelenin sesini dünyaya duyurmak, uluslararası emperyalizmin paranın gücünü kullanarak işgal devleti hesabına yürüttüğü savaşa Filistin direnişinin yenilmemesi için alternatif üretilmesi çağrıları yapmaktı.
Tahran'da 4-5 Mart 2009 tarihlerinde düzenlenen uluslararası konferansın adı belirlenirken olayın iki yönüne özellikle vurgu yapılması anlamlıydı: "Direnişin sembolü Filistin; Cinayetin kurbanı Gazze". Gerçekten de Filistin'deki vakıayı bu iki yönüyle ele almak gerekir. Biz, saldırıların devam ettiği günlerde yaptığımız konuşmalarda Allah'ın izniyle bu iki yönüne işaret ettik. O günlerde konuşmalarımızı dinleyenler hatırlayacaktır, sadece işgal güçlerinin sergilediği vahşete ve ortaya çıkan manzaralara dikkat çekmekle kalmıyor, buna rağmen kararlılıkla sürdürülen mücadeleden ve bu mücadelenin gerçekleştirdiği başarılardan da özellikle söz ediyor ve bu başarının muzaffer olacağı yönündeki beklentilerimizi dile getiriyorduk. Allah'a hamdolsun ki bu konuda tahmin ettiklerimiz çıktı; temenni ettiklerimiz gerçekleşti.
Olayın bu iki yönünün bugün de vurgulanması gerekir. Filistin'de kararlılıkla sürdürülen mücadele işgalci Siyonistlerin gözlerini korkutmuş, kendilerine ağır darbe vurmuştur. İşgalciler her ne kadar Gazze'de büyük bir yıkım ve katliam gerçekleştirmiş olsalar da bugün Filistin direnişi kendini onların karşısında daha güçlü hissetmektedir. İşgalci ise biraz daha acziyete düştüğünün farkındadır. Bu direnişin moral gücünün artırılması ve kendisine tüm ümmet tarafından destek verilmesi onu Kudüs'ün yeniden fethine muvaffak kılacak; Siyonist işgalcinin acziyeti de onu tarihin çöplüğüne itecektir. Nasıl bugün Şaron'un ölmeyip hırlayan bedenini kendi ailesi bile kabul etmiyorsa, gün gelecek Siyonist vahşeti temsil edenlerin yüzlerine de kimse bakmayacak, imajları Hitler'inkinden beter olacaktır. Çünkü "bebek katilleri" sıfatıyla tarihe geçmiş durumdalar.
Uluslararası emperyalizmin dayatmacı toplantılarına karşı alternatif oluşturma ve Filistin'deki haklı direnişe destek çabası olması itibariyle Tahran'daki "Direnişin Sembolü Filistin, Cinayetin Kurbanı Gazze" konferansı ayrı bir önem taşıyordu. Her ne kadar Şarmu'ş-Şeyh toplantısında ele alınan dayatmaların kabul ettirilmesi için paranın gücünü kullanma planlarına alternatif oluşturacak bir maddi destek oluşturulmuş olmasa da. Fakat en azından İslâm dünyasında bunun da mümkün olduğu, Gazze'nin yaralarının sarılması için İslâm dünyasının kendi gücünün yeterli olduğu; Filistin'deki mağdur halkın, dayatmacıların ayağa pranga gibi vurulan paralarına muhtaç edilmemesi gerektiği mesajı verilmiştir. Yeter ki İslâm dünyasından yardım etmeye niyetli olanlar yardım planlarını götürüp Şarmu'ş-Şeyh'te toplananların hizmetine değil doğrudan Filistin'de evleri yıkılan, ağaçları sökülen, arazileri tahrip edilen insanların hizmetine sunsun, bunun karşılığında da Siyonist işgal devletini tanıma, bu işgale karşı sürdürülen meşru mücadeleyi sonlandırma gibi bir talepte bulunmasınlar.
12 Mart 2009 Perşembe, Vakit gazetesi
Şarmu'ş-Şeyh'teki konferansla Tahran'daki konferansın önemli bir farkı da birinde İsrail, diğerinde Filistin gönüllülerinin ağırlıklı çoğunluğu oluşturmasıydı. Şarmu'ş-Şeyh'teki toplantıyı düzenleyenlerin tamamının, katılanların da önemli bir kısmının zihinlerini öncelikli olarak "İsrail'i nasıl ayakta tutabiliriz? Onu nasıl Filistinlilere de onaylatabilir ve böylece geleceğini garantiye alabiliriz?" soruları meşgul ediyordu. Bu sorulara cevap niteliği taşıyan planlarını hayata geçirmek için paranın gücünü savaş aracı olarak kullanmak ve "Gazze'yi yeniden imar" tuzağından yararlanmak istiyorlardı. Tahran'daki toplantıya katılanlar ise farklı dinlere, farklı inançlara, farklı görüşlere ve farklı coğrafyalara mensup olsalar da ortak yanları Siyonist işgale karşı olmaları ve Filistin halkının özgürlük mücadelesini haklı görmeleriydi. Biz de katılanlardan bazılarını özellikle zikretmek istiyoruz.
İran'daki yönetimin ağır topları konferansın açılışında bizzat bulundu ve konuşmalar yaptılar. Konferansın açılış konuşmasını Ayetullah Ali Hamaney yaptı. Hamaney'in konuşmasının metni daha sonra birkaç dile tercüme edilmiş şekilde bir kitapçık halinde dağıtıldı.
Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad da açılış programında bizzat bulundu ve kısa bir konuşma yaptı. Bir dönem İran'ın nükleer teknolojiyi kullanmasıyla ilgili pazarlıklara ve görüşmelere katılmasıyla öne çıkan Şura Meclisi Başkanı Ali Laricani de açılış oturumunda konuşma yapanlardandı. Laricani aynı zamanda konferansın davetçisi sıfatı taşıdığı için programla sonuna kadar ilgilendi ve kapanış oturumunda da bir değerlendirme konuşması yaptı. Toplantının düzenlenmesine öncülük eden ve İran'da Filistin davasıyla ilgili birçok önemli çalışmada bulunan Ali Ekber Muhteşemi de konferansı sonuna kadar takip etti. Muhteşemi kendi adına herhangi bir konuşma yapmadı; fakat "Tahran Bildirisi" olarak adlandırılan sonuç bildirisini okudu. Uluslararası Kudüs Müessesesi'nde kendisiyle birlikte olduğumuz ve bu kurumun Yönetim Kurulu'nda yer alan Muhteşemi ile daha önce özellikle bu kurumun kongrelerinde ve muhtelif toplantılarında bir araya gelmiştik.
Filistin İslâmî Direniş Hareketi (Hamas), birçok ileri geleniyle toplantıda temsil edildi. Ben Şam'a gittiğimde Siyasi Birim Başkanı Halid Meşal'in de katılacağı söyleniyordu. Fakat muhtemelen Kahire'deki görüşmelerden dolayı oluşan yoğunluk sebebiyle fırsat bulamadı. Yardımcısı Dr. Musa Ebu Merzuk katıldı ve açılış oturumunda da bir konuşma yaptı. Hareketin Gazze'deki önemli liderlerini de Tahran'da görme fırsatı bulmak oldukça mutlu etti. Çünkü malum olduğu üzere işgalci Siyonistlerin ve onların arkasında duran çağdaş emperyalizmin uyguladığı insanlık dışı ambargo sebebiyle bu insanlar rahat bir şekilde sınır dışına çıkma ve uluslararası toplantılara katılma fırsatı bulamıyorlar. Gazze'nin içinden katılanların başında Meclis Başkanı Vekili Dr. Ahmed Bahr'ı zikretmek gerekir. Onun katılması bizim de kendisiyle kısaca sohbet edip tanışmamıza vesile oldu. Bir diğer önemli isim ise Heniyye hükümetinde Dışişleri Bakanlığı yapan ve genellikle diyalog görüşmelerinin başkanlığını yürüten Dr. Mahmud Zehhar'dı. Her ikisinin üzerinde de hem Siyonist işgale, hem de yerli işbirlikçilere karşı kesintisiz mücadele vermek zorunda kalmanın yorgunluğu kendini belli ediyordu. Ama bu yorgunluğun kesinlikle bir yılgınlığa dönüşmediği, özgürlük mücadelesindeki kararlılıklarını muhafaza ettikleri de dikkatten kaçmıyordu.
Filistin'de İslâmî direnişin ikinci ayağı durumundaki İslâmî Cihad Hareketi'nin lideri Dr. Ramazan Abdullah Şallah da toplantıya katılanlar arasındaydı.
Lübnan'dan Hizbullah'ı temsilen hareketin siyasi kanadının ileri gelenlerinden Hasan Hudruc başta olmak üzere birçok önemli şahsiyet katılmıştı. Kudüs Müessesesi'nin de üyesi olan Hudruc ile bu kurumun toplantıları vesilesiyle daha önce birçok kez bir araya gelmiştik.
Ürdün Müslüman Kardeşler Cemaati kalabalık bir ekiple toplantıda temsil ediliyordu.
Toplantı vesilesiyle bunların dışında da muhtelif siyasi hareketleri veya sivil toplum kuruluşlarını temsil eden şahsiyetlerle, fikir adamlarıyla ve yazarlarla bir araya gelme, görüşme fırsatı bulduk.
Toplantıya ayrıca birçok değişik ülkenin Meclis başkanı veya başkan yardımcısı ve milletvekili katılmıştı. Bu yönleriyle katılanlar daha çok halk cenahını temsil ediyorlardı. Bu da, her ne kadar dünyadaki hâkim güçler Siyonist işgal devletinin varlığını garantiye alma çabası gösterse de halk cenahının Filistin halkının haklı ve meşru direnişinin yanında olduğunu göstermesi açısından dikkat çekiciydi.
13 Mart 2009 Cuma, Vakit gazetesi
Hatırlanacağı üzere, İsrail işgal devletinin Gazze'ye yönelik geniş çaplı saldırısının başlangıç günlerinde Siyonist işgalcilerin hesabına çalışan medya organlarının ağırlıklı olarak gündeme getirdikleri husus Filistin tarafının yerinde durmadığı ve savaşın kıvılcımını çaktığı iddiasıydı. Gerçek böyle olmadığı halde. Biz gerçeğin böyle olmadığını daha önce muhtelif yazılarımızda ve konuşmalarımızda ayrıntılı olarak dile getirdiğimizden burada tekrar etmeye gerek görmüyoruz. Kaldı ki gerçek böyle olsaydı bile bu yine Filistin tarafının haksız ve suçlu, işgalci Siyonist devletin ise "mazur" gösterilmesine gerekçe oluşturmayacaktı. Çünkü vatanı işgal edilen, insanları göçe zorlanan, hakları gasp edilen Filistin toplumu için işgale karşı direniş meşru bir haktır.
Birileri yıllardan beri " "barış" masalı okusa da Siyonist işgalin devamıyla birlikte bu masalı okumanın bir anlamı olmayacaktır. Siyonist işgal sadece zulmün ve haksızlığın idamesi değil aynı zamanda barışın zıddıdır. Bu ikisinin bir arada var olabileceğini düşünenleri en başta işgal devletinin kuruluşundan bu yana yazılan tarih, yaşanan tecrübeler ve bugün karşı karşıya olduğumuz gerçekler yalanlamaktadır.
Zulmün ve haksızlığın devamı, barış ve adaletin ise zıddı olan Siyonist işgale karşı direnmek, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi vermek Filistinlinin hakkıdır. Tahran'daki Filistin'e Destek Konferansı'nda bir araya gelenlerin en başta vurguladıkları hususların başında da işte bu hakkın teslimi geliyordu.
Konferansa Yunanistan'dan katılan bayan milletvekili Sofia Sakarofa'nın konuşmasındaki vurgu da Filistinlilerin direniş haklarının teslimi üzerineydi ve insanlığın Siyonist işgale karşı Filistin direnişini desteklemesi gerektiği mesajı içeriyordu. Sakarofa, Batı'nın Siyonist işgalle birlikte barışın mümkün olabileceği iddialarının artık hadiselere akılcı ve gerçekçi bir şekilde yaklaşan hiç kimseyi inandıramayacağına dikkat çekti.
Filistin direniş tarihine ismini yazdıran bayan eylemcilerden Leyla Halid'in konuşmasında da ağırlıklı vurgu direniş üzerineydi. Leyla Halid işgale karşı direnişin öncelikli ve alternatifi olmayan bir seçenek olduğunu, diğerlerinin ise daha sonra geldiğini hatırlattı. Yani siyaset, kültürel etkinlikler, sanat, medya ve daha birçok alana giren çalışmalar özgürlük mücadelesinin bir parçasını oluşturabilir. Ama bunların hiçbiri hatta tümü birden direnişin alternatifi olamaz ve vatanını işgalden kurtarma mücadelesi veren Filistinlinin direniş hakkını ortadan kaldıramaz. Onun bu vurgusu Gazze'nin imarıyla ilgili hesapları ve planları Filistinliyi direnişten vazgeçmeye zorlamak için kullanmaya çalışanlara da yerinde bir cevaptı.
Gazze'nin imarı planını, Filistin halkının özgürlük mücadelesine öncülük edenleri direniş haklarından vazgeçmeye zorlamak için kullanmak isteyenlere Hamas Siyasi Birim Başkan Yardımcısı Dr. Musa Ebu Merzuk da açılış oturumunda yaptığı konuşmada cevap verdi. Ebu Merzuk, Şarmu'ş-Şeyh'te toplanarak Gazze'nin imarı planını Siyonist işgalin meşrulaştırılması için baskı aracı olarak kullanmaya çalışanların çabalarını "parayla savaş" olarak nitelendirdi ve bu savaş karşısında da Filistin'in özgürlüğü için sürdürülen direnişten vazgeçilmeyeceğini vurguladı. Ebu Merzuk, mahiyeti ne olursa olsun Filistin direnişini ilkelerinden taviz vermeye zorlayacak herhangi bir formülün kabul edilmeyeceğini, dolayısıyla savaşı ekonomik cephede yürütmeye çalışanların da amaçlarına ulaşamayacaklarını dile getirdi.
Filistin halkının meşru direniş hakkı üzerinde duranlardan biri de Şehit Abdülaziz Rantisi'nin eşi Ummu Muhammed Rantisi'ydi. Tesettür konusundaki hassasiyeti sebebiyle peçeli ve abayeli kürsüye çıkan Ummu Muhammed, irticali bir şekilde son derece etkileyici konuşma yaptı. İşgal devletinin 27 Aralık 2008'de başlattığı saldırının bir ilk olmadığını, belki son da olmayacağını dile getiren Bayan Rantisi onu ancak kararlı mücadelenin ve silahlı direnişin durdurabildiğine dikkat çekti. Ummu Muhammed, konuşmasında özellikle Filistinli kadının direnişteki yeri üzerinde durdu ve Filistin'de kadının yerine göre şehit annesi, yerine göre şehit eşi ve yerine göre de bizzat şehit olduğunu, bazen mücahidin cephedeki ihtiyaçlarının temini için çalışırken bazen de bilfiil cephede yer aldığını, kısaca direnişin yüküne her alanda ortak olduğunu dile getirdi.
Filistinli için direniş nasıl bir hak ise bu direnişin sürdürülmesi için silah temini de aynı derecede haktır. Karşınızdaki düşman, topraklarınızı gasp eden işgalci üzerinize basketbol topu atıyor olsaydı silaha gerek olmadığını söyleyebilirdiniz. Tahran'da Filistin'in direniş hakkına dikkat çeken konuşmacılar bununla bağlantılı olarak silah edinme hakkının meşruiyetine ve bu hakkın engellenemeyeceğine de vurgu yaptılar ki biz bu konu üzerinde daha önce değişik vesilelerle durmuştuk.
14 Mart 2009 Cumartesi, Vakit gazetesi
Tahran'daki konferansa katılanlar arasında en çok dikkat çeken bir grup da uzun zülüfleriyle, uzun sakallarıyla ve fötrleriyle hemen herkesin gözüne ilişen bir Yahudi haham grubuydu. Kendini Uluslararası Naturei Karta diye adlandıran bir Yahudi hareketine mensup bu hahamlar Amerika'dan gelmişlerdi. İran'a daha önce de ziyaret düzenlendiklerini haklarında yayınlanan haberlerden bildiğimiz bu hareketin mensuplarıyla ilk kez karşılaşıyordum.
Siyonizme karşı olduklarını yakalarında taşıdıkları rozetlerle ve kartlarla ifade etmeye çalışan bu kişilerden birinin yakasında "Siyonist olmayan bir Yahudi", diğerinin yakasında "Yahudi ama Siyonist değil" bir diğerininkinde de "Siyonizme karşı bir Yahudi" yazısı vardı.
Doğrusu bu adamlar kimdir, neyin nesidir diye ben de merak ettim ve içlerinden biriyle tanıştım. Bizim haham dediğimiz Yahudi din adamları kendilerini Rabbi olarak isimlendiriyorlar. Benim tanıştığım kişi de Rabbi Yisroel Dovid Weiss adını taşıyordu.
Siyonizm karşıtı Naturei Karta hareketinin mesajlarını aktarmadan önce bazı hususlara temas etmek istiyorum. Yahudilik Hz. İsa (a.s.)'nın peygamber olarak görevlendirildiği dönemde de Kur'an-ı Kerim'in nâzil olduğu dönemde de vahiy çizgisinden uzaklaşmıştı. Kur'an-ı Kerim'de onların çizgilerinin reddedilmesinin sebebi zaten bu sapmadır. Bugünkü şekli de vahiy çizgisinden sapmış itikadî çizginin bir devamıdır ve herhangi bir Yahudinin Siyonizm karşıtı olması onun vahiy çizgisine, tevhid ilkesine döndüğünü göstermez. Ama Siyonizm bir dinî ve itikadî değil siyasi harekettir. Siyasi anlayışı da ırkçı temellidir ve belli bir ırkın üstünlüğünü esas alarak onun dünya saltanatı kurmasını hedeflemektedir. Siyonizmin bu yönünü görüp reddeden Yahudiler de vardır ve onlar bu noktada doğruyu seçmişlerdir. İtikadi konularda doğruyu seçmeleri ise Abdullah ibnu Selâm (r.a.) ve benzerleri gibi vahiy çizgisine dönmeleriyle mümkün olacaktır.
Burada dikkat çekmek istediğim bir husus da şudur: Biz, işgalci Siyonistlerin Filistinlilere yönelik vahşi saldırılarından ve gerçekleştirdikleri katliamlardan söz ettiğimizde bunun Türkiye'deki Yahudi azınlığı rahatsız edeceğini söyleyenler, Siyonizmin gerçekte Yahudiliğin eşdeğeri olmadığı, Yahudilerin asıl Siyonizm vahşetinden dolayı üzerlerine kan sıçramasından rahatsız olmaları gerektiği gerçeğini neden gündeme getirmiyorlar? Bunu da geçelim, dünyada Siyonizme ve İsrail işgal devletinin sergilediği vahşete karşı olan Yahudiler de olduğunu ve onların bu vahşetin gündeme getirilmesinden, konuşulmasından değil böyle bir vahşetin Yahudilik adına icra edilmesinden rahatsız olduklarını neden görmezden geliyorlar? Çünkü bu gerçeklerin konuşulması onların işlerine gelmiyor. Bu da Türkiye'deki Yahudi azınlığın hukukunu önemsediklerinden dolayı değil de Siyonist işgal devletinin sergilediği vahşete destek vermeleri sebebiyle böyle bir tavır sergilediklerini gözler önüne seriyor. Siyonist işgal devletinin sergilediği böylesine insanlık dışı vahşete gözü kapalı bir şekilde destek verenleri de bu vahşeti icra edenlerle aynı kategoriye dâhil etmenin hiçbir sakıncası yoktur.
Benim kendisiyle tanıştığım Yisroel David Weiss ikinci günün oturumlarından birinde konuşma yaptı ve oldukça önemli noktalara parmak bastı. Siyonistlerin caniler olduğuna vurgu yapan Weiss, bu canileri kınamak gerektiğini ifade etti. Siyonizmin dinle hiçbir ilgisi olmadığını dile getiren Weiss, bu hareketin fikir babası Hertzl'in Yahudilikten çıkmış olduğunu söyledi. Siyonizmin Yahudilikten İsrail kavramını çalarak bir kavram hırsızlığı yaptığını ve aslında kutsal olan bu kelimeyi kirlettiğini dile getirdi.
Naturei Karta hareketi adına konuşma yapan Weiss, İsrail işgal devleti konusunda çağdaş emperyalizmin ileri gelenleri ve onların Filistin topraklarındaki sözcüsü Mahmud Abbas gibi düşünmüyor, iki devletli çözümün mümkün olabileceğine inanmıyordu. İsrail'in yok olması gerektiğini, çünkü onun insanlığın başına bir bela olduğunu, yeri geldiğinde siyasi hesapları için Yahudileri de öldürebileceğini düşünüyordu.
Fakat burada dikkatten kaçmaması gereken bir şey daha var. Normalde Siyonist saldırganlığın Yahudilik adına yapılması Yahudi toplumuna kötü bir imaj vermektedir. Dolayısıyla Yahudiler arasında Siyonist saldırganlığı reddedenlerin, işgalci katliamlara karşı insanlığın ortak değerlerini öne çıkaranların sayısının daha fazla olması gerekir. Ama ne yazık ki normalde Yahudiler arasında Siyonistlerin marjinal kalması gerekirken Naturei Karta gibi Siyonizme karşı olanlar marjinal kalmıştır. Siyonizmin Yahudiliği istismar edebilmesi de bu yüzdendir. Bu da üzerinde durulması ve nazarı dikkate alınması gereken bir husustur.