22 Ağustos 2007 Çarşamba, Vakit gazetesi
Dün yani 21 Ağustos, Mescidi Aksa'yı yakarak tamamen ortadan kaldırma teşebbüsünün 38. yıldönümüydü. Bu münasebetle Mescidi Aksa'nın karşı karşıya olduğu tehlikelere işaret eden ve işgal güçlerinin bu kutsal mabedi ortadan kaldırma amaçlı tehditlerine dikkat çeken muhtelif açıklamalar yapıldı.
Mescidi Aksa, Müslümanların Kudüs ve Filistin davasıyla bağlarını muhafaza eden en önemli unsurdur. Bu sebeple işgalciler bu kutsal mabedi ortadan kaldırmak istiyorlar. Amaçlarını gerçekleştirebilmek için de onun yerinde daha önce Siyon Mabedi veya Süleyman heykeli adını verdikleri bir Yahudi mabedinin olduğunu iddia ediyorlar.
Oysa bu mabed başından itibaren tevhid esası üzere ve Allah'a hakkıyla iman edenlerin kulluk görevlerini yerine getirmeleri için inşa edilmiştir. İlk şeklini inşa ettiği tahmin edilen Hz. Süleyman (a.s.)'a Müslümanlar Yahudilerden daha yakındır. Çünkü her şeyden önce Müslümanlar onun bir peygamber olduğuna inanıp kendisine hürmet ederlerken, Yahudiler peygamberliğine inanmaz, onu sadece bir kral olarak bilir ve hakkında saygınlığına aykırı rivayetler naklederler. Onun tevhid ve iman esasları üzere inşa ettiği kutsal mabedlerin mirasçısı olduklarını ileri sürmeleri de yersizdir. Hz. İbrahim (a.s.)'in inşa ettiği Ka'be'ye Mekke müşrikleri, İbrahim soyundan geldikleri iddiasıyla sahip çıkamadıkları gibi. Çünkü Allah'a kulluk görevinin yerine getirilmesi, ibadetlerin ifası için inşa edilen mekânlar babadan oğula geçen miras değildir. Hangi amaçla inşa edilmişse o amaçla kullanmaya lâyık olan, o inanç ve geleneği sürdüren kitle üzerinde hak sahibi olur. Allah'ın, insanlara tevhid inancını tebliğ etmekle görevlendirdiği ve aynı zamanda kendisine dünyada kimseye verilmemiş bir saltanat verdiği peygamberi Hz. Süleyman (a.s.)'ın inşa ettiği bina bir Siyon Mabedi değil bugünkü gibi Mescidi Aksa'ydı. Tarihte gerçekleştirilen muhtelif saldırılarda yıkıldı. Aynı mekân ve amaç üzere yeniden inşa edildi. Her keresinde bir Mescidi Aksa sıfatıyla ihya edilen o mabed bugün de kuruluş amacı doğrultusunda kullanılan bir kutsal Mescidi Aksa'dır. Ama ne yazık ki Siyonist vahşetin zulüm ve esaretiyle karşı karşıyadır.
Bu kutsal mabedi ortadan kaldırmak isteyen işgalci Siyonistlerin saldırıları da Kudüs'ü işgal etmelerinden hemen sonra başladı. Mescidi Aksa'yı içinde barındıran Doğu Kudüs'ün diğer adıyla Eski Kudüs'ün 1967 Haziran'ında Siyonistler tarafından işgal edilmesinden iki yıl sonra 21 Ağustos 1969'da Denis Ruhan adında bir Yahudi bu mabedi kundaklayarak önemli bir kısmının yanarak tahrip olmasına yol açtı. Kundakçının Avusturya asıllı olması sebebiyle işgalci Siyonist devlet olayla ilgili tüm haber ve yorumlarda onun bu vasfını öne çıkarmaya, eylemin bir "İsrailli" tarafından gerçekleştirilmediği kanaatini hâkim kılmaya çalıştı. Zaten İsrail işgal devleti yapay bir devlet olduğu gibi "İsrailli" kimliği de yapay bir kimliktir. İşgalci Siyonist devletin kurulduğu topraklar "İsrail" değil Filistin topraklarıdır ve oraya yerleştirilen Yahudilerin yüzde doksan dokuzdan fazlası dışarıdan getirilmiş göçmenlerdir. O göçmenlerin geldikleri yere göre etiketlenmesi durumunda bugünkü Siyonist devletin yönetiminde bir tek "İsrailli" bulmak mümkün olmaz. Ama Siyonistler işlerine geldiğinde bu kimliği, işlerine gelmediğinde de göçmen vasfını kullanmaktadırlar. İşin gerçeğinde zikredilen kişi Filistin topraklarında oluşturulmuş Siyonist terör örgütlerinin hesabına ve onların murakabesinde kundaklama eylemini gerçekleştirmişti.
Siyonist devlet aynı zamanda kundakçıyı yargı haricinde tutabilmek için onun deli olduğunu ileri sürdü. Madem deliydi neden İsrail parlamento binasını veya herhangi bir binayı değil de özellikle Mescidi Aksa'yı ve planlı bir şekilde yakmaya kalkıştı? "Deli" nitelemesine veya buna benzer gerekçelere, işgalci Siyonist devletin gizli amaçlar için kullandığı adamlarını kurtarmada ve ileriye dönük benzer planlarında kendilerinden yararlanacağı elemanlarını cesaretlendirmede başvurduğunu biliyoruz.
Kutsal Mescidi Aksa dün olduğu gibi bugün de ciddi tehditlerle ve tehlikelerle karşı karşıyadır. Her şeyden önce işgalin devamı bu mabed için başlı başına bir tehdit ve tehlikedir. Ancak bu mabedi işgalden kurtarmak ve Siyonist tehdide karşı ona sahip çıkmak sadece Filistinlilerin görevi değildir. O mabed tüm ümmete emanettir. Ona sahip çıkan Filistinlilere de İslâm ümmetinin sahip çıkması, onların işgale karşı sürdürdükleri direnişe destek vermesi gerekir.