13 Temmuz 2005 Çarşamba, Vakit gazetesi
İsrail işgal devleti Ağustos'ta Gazze'den çekilme planını uygulamaya geçirme çalışmalarını sürdürüyor. Ancak bu çekilme işleminden de zararla değil en büyük kârla çıkabilmek için yoğun faaliyetler sürdürüyor ve muhtelif oyunlar oynuyor. Biz de bugünkü ve müteakip yazımızda bu konuyla ilgili önemli gördüğümüz bazı bilgileri ve değerlendirmeleri size sunmak istiyoruz.
Daha önce değişik vesilelerle dile getirdiğimiz gibi burada bir kez daha vurgulayalım ki işgalci siyonistlerin Gazze'den çekilmeleri "barış" yolunda bir adım değil, Güney Lübnan'daki gibi bir yenilgidir. Bu da işgal altındaki vatan topraklarından işgalcileri çıkarma amacıyla sürdürülen meşru mücadelenin bir zaferidir. Bu, işgale karşı direnişin ve silahlı mücadelenin haklılığını ortaya koyduğu gibi gerekliliğine de delil teşkil etmektedir. İşgalci siyonistler gerek Güney Lübnan'da ve gerekse Gazze'de kendilerini kuyruklarını toplayıp çekilmeye zorlayan bir silahlı mücadeleyle ve kararlı direnişle karşı karşıya gelmeselerdi yapacakları tek şey oranın asıl sahiplerini yurtlarını terke zorlamak için zulmün trendini her gün biraz daha yükseltmek olacaktı.
Sürdürülen direniş ve mücadele haklı da olsa mutlaka bir bedeli olacaktır. Bu sebeple bazılarının, "direnişi sürdürenlerin eylemlerinin, mücadelelerinin geriye dönüşünü, ezilen halka maliyetini de hesap etmeleri gerekir" demeleri belki birçoklarına "akılcı" gelebilir. Ama unutmamak gerekir ki suskunluğu, zulmü artırmak için daha iyi bir zemin olarak gören işgalci ve yayılmacı anlayış karşısında direnişsiz ve mücadelesiz kalmanın ezilen topluma, yurdu işgal edilen halka maliyeti çok daha fazladır. Özellikle "Büyük İsrail" idealini kendi ideolojik çizgisinin ütopik bir hedefi haline getiren yayılmacı siyonist şiddet politikaları önünde bu maliyet katlanarak artmaktadır.
Bu açıdan Siyonist işgalciler ve onların arkasında duran emperyalist güçler de dâhil olmak üzere bütün herkesin bilmesi gerekir ki kutsal Filistin toprağı işgal kirinden temizleninceye kadar haklı ve meşru mücadele de sürecektir. Bu mücadeleye gönül verenler bedelini de zaten işin başında göze almış ve "eş-Şehadetu fi sebilillah a'lâ emâninâ: Allah yolunda şehit olmak en yüce temennimizdir" demişlerdir. Bu konudaki kararlılığın bir ifadesi de HAMAS'ın askeri kanadının her bildirisinin sonuna adeta bir mühür gibi basılmaktadır: "İnnehu le cihâd nasrun ev istişhâd: Bu öyle bir cihaddır ki ya zafer ya da şehadete çıkar." Bu mücadeleye ihlâs ve samimiyetle gönül verenler Yüce Allah'ın: "Allah yolunda cihad eden ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmayan bir topluluk" (Maide, 5/54) sözünde kastedilenlerden olmanın gayreti içindedirler.
Siyonistlerin gerek Güney Lübnan'dan ve gerekse Gazze'den çekilmeye zorlanmaları çağdaş emperyalizmin ve onun himayesindeki güçlerin savaş teknolojisinin ihlâs ve kararlılık karşısında yenilgisidir. Bu sebeple emperyalizmin "yıldızları da vuruyormuş" görünerek yürüttüğü psikolojik savaş kimseyi ümitleri kaybetmeye yöneltmemeli. Unutmamak gerekir ki ümit hayattır ve "havf ve recâ (korku ve ümit)" arasında olmak imanın kurallarındandır. Korku ihmalkârlığa düşmemek, her şeyi sağlama aldık diye düşünüp de tehlikeyi basite almamak için gereklidir. Korku ve ihtiyatın her zaman gerekli olduğunu Yüce Allah, Huneyn savaşında mü'minlere açık bir şekilde gösterdi ve vahiy yoluyla da uyarılarını yaptı. Ümit ise azmi, kararlılığı kısaca canlılığı, diriliği sürdürebilmek için zorunludur ki bunun da Kur'an-ı Kerim'de delilleri mevcuttur.
"Ey iman edenler! Siz eğer Allah'a (O'nun dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam tutar." (Muhammed, 47/7)
"Kendilerinin Allah'a kavuşacakları kanaatini taşıyanlar ise: "Nice az topluluk vardır ki, Allah'ın izniyle, kalabalık topluluğa üstün gelmiştir. Allah da sabredenlerle beraberdir" dediler. Bunlar Calut'un ve askerlerinin karşısına çıktıklarında da: "Ey Rabbimiz, bize bolca sabır ver, ayaklarımızı sağlam tut ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!" dediler. Allah'ın izniyle onları yenilgiye uğrattılar ve Davud Calut'u öldürdü." (Bakara, 2/249-251)
"Size bir yara dokunduysa karşı topluluğa da benzer bir yara dokundu. Allah'ın gerçekten iman etmiş olanları ortaya çıkarması ve aranızdan şehidler edinmesi için bu günleri böyle aranızda döndürürüz. Allah zalimleri sevmez." (Ali İmrân, 3/140)
14 Temmuz 2005 Perşembe, Vakit gazetesi
Gazze'den çekilme konusunda İsrail kendi içinde sorunlar yaşıyor. Bazı "aşırı siyonist" kesimler İsrail'in çekilmesine karşı çıkıyorlar. Hatta bu konudaki tepkilerini ortaya koymak için "turuncu eylem" adını verdikleri bir eylem başlattılar. Çekilme programını destekleyen ve İbranice gazetelerin en tanınmışları olan Yediot Aharanoot ile Maariv'in satın alınmaması için "seni ısıran köpeği besleme" sloganıyla kampanya başlattılar. (Bizi en keskin dişleriyle üstelik zehirli salyalarıyla ısıranları bol keseden besleyenlerin dikkatlerine sunulur.) Bir ara bu "turuncu eylem"e karşı Gazze'den çekilmeyi destekleyenler de İsrail bayrağındaki "mavi-beyaz" renkleriyle eylemler düzenlemeye başlamışlardı ve bir "renkler savaşı" başlamıştı. Bazı gösterilere ve eylemlere polislerin müdahale etmesi çatışmalara sebep olmuştu. Ama ilginçtir ki Filistinli annelerin kucaklarındaki bebeklerini öldüren Siyonistler herhangi bir özür veya pişmanlık açıklaması yapma ihtiyacı duymazken, "aşırı" olarak niteledikleri siyonist göstericilere polis müdahalesinden dolayı yaralananların ailelerine ziyarette bulunarak özür dilediler.
Bütün bu olaylar İsrail'in kendi iç sorunları olarak görünse de işin içinde bazı çetrefillikler ve oyunlar var. İşgal devletinin medyasında bir ara Gazze'de ikamet edenlerin artık hayattan bıktıkları vurgulanıyordu. Çünkü onlar Filistinli direnişçilerin füze, roket ve havan topu saldırıları sebebiyle kendilerini tetik üzerinde görüyorlardı. Hatta bir tanesi söz konusu şartlar sebebiyle bir yıl önce 150 bin şikele aldığı evi 50 bin şikele satamadığını vurguluyordu. Bunların Gazze'de kalmakta ısrarlı davranmaları söz konusu olamaz. Zaten kendilerinin, İsrail'in bölgeye asker yerleştirmesi için amigo olarak kullanıldıklarının farkındalar. Gösteriye katılmalarının amacı ise Gazze'de kalınmasında ısrar değil zararlarının telafi edilmesidir. Bu eylemlerde sürükleyici konumda olan "aşırı" gruplar ise Kudüs ve Mescidi Akça'yı hedef alan eylemlerde de aynı roldedirler. İşgal devleti onları bazı hesapları için kullandığından böylesine rahat faaliyet sürdürmelerine imkân tanımaktadır. Ama bazen başlarını biraz fazla kaldırmaları durumunda onların da başlarına vurma ihtiyacı duyuyor. Fakat sonra gidip özür dilemeyi de ihmal etmiyor.
İşgal devleti bütün bu tepkileri ve eylemleri şimdi kâra dönüştürmenin gayreti içinde. ABD'den Gazze'den çekilme işleminin telafisi için iki milyar iki yüz milyon dolar para istiyor. Oysa onun Gazze'deki varlığı gayri meşru bir işgaldir ve para almak yerine 1967'den buyana kullandığı imkânlardan, oradaki insanlara eziyet vermesinden dolayı kendisinin tazminat ödemesi gerekir. Eğer ki dünya genelinde adaletin icrası söz konusu olsaydı böyle olması gerekirdi. Ama işgal devleti zikrettiğimiz eylemleri gerekçe göstererek ABD'den adeta tazminat benzeri büyük bir para koparma çabası içinde.
İşgal devletinin önemli bir oyunu da Gazze'den çekilme işlemiyle Kudüs'ü dıştan çevreleyen utanç duvarının bitirilmesi işlemini aynı döneme denk getirmesidir. Kendisi Gazze'den 5-6 bin civarında Yahudi yerleşimciyi başka yere naklederken söz konusu duvar vasıtasıyla 55 bin Kudüslüyü bu kutsal şehrin dışında bırakacak olan duvarı tamamlama çabalarını artırdı. Gazze'den çekilme işleminin tamamlanmasıyla söz konusu duvarın tamamlanmasını aynı zamana yani 1 Eylül'e denk getirmeyi amaçlıyor. Muhtemelen duvarın tamamlanması gecikirse belki Gazze'den çekilme işlemini de birtakım bahanelere dayanarak geciktirebilir.
Biz Kudüs'teki yahudileştirme planının önemli bir parçasını teşkil eden bu planla ilgili olarak daha önce web sitemizde (www.vahdet.com.tr) bir haber yayınlamıştık. Muhterem Abdurrahman Dilipak da dünkü yazısında bu konuyu gündeme getirerek ayrıntılı bilgi verdi. Bu yüzden de kendisine teşekkür ediyor, şükran ve minnetlerimizi arz ediyoruz.
İşgalci siyonist devlet Kudüs'teki yahudileştirme çalışmalarını hızlandırmak amacıyla yoğun bir faaliyet yürütmektedir ve ırkçı ayırım duvarı vasıtasıyla Kudüs nüfusuna kayıtlı Filistinli nüfusun üçte birinin dışarıda bırakılması söz konusu olacaktır ki bu büyük bir tehlikedir. Bu aynı zamanda Mescidi Aksa'nın geleceği açısından da son derece büyük bir tehlikedir. İşgalci devletin Gazze'den çekilme işleminin gölgesine işte böyle bir tehlikeyi yerleştirmesi Kudüs'ün Müslüman kimliğinin bombalanması anlamına gelmektedir. Ümmetin bu tehlike karşısında sessiz kalmaması ve Kudüs'e sahip çıkması gerekir.